<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. İsmet Galip Yolcuoğlu</title>
	<atom:link href="http://ismetgalip.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://ismetgalip.com</link>
	<description>SOSYAL HİZMET UZMANI</description>
	<lastBuildDate>Fri, 06 Jan 2012 20:44:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Sosyal Alanda İnovasyon ve Toplumsal Sorunların Çözümü</title>
		<link>http://ismetgalip.com/sosyal-alanda-inovasyon-ve-toplumsal-sorunlarin-cozumu-2/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/sosyal-alanda-inovasyon-ve-toplumsal-sorunlarin-cozumu-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Dec 2011 21:56:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Sorunlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=362</guid>
		<description><![CDATA[Toplum; kültür, yapı, ilişki, etkileşim gibi varlık ve süreçlerle, hep bu bir araya gelmenin sonunda ortaya çıkmış bir olgudur. Sosyal bilimler, toplumsal olay ve olgular, toplumsal varlıklar arasındaki ilişki ve ortak noktaları, doğuş ve yokoluşlarındaki, işleyiş mekanizmaları, ilkeleri ve düzenlilikleri ortaya çıkarmaya çalışır (Kongar, 2010: 26). Sosyal bilimler açısından bakıldığında örneğin sosyoloji, daha çok insanların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img title="sosyal_inovasyon" width="150" class="size-thumbnail wp-image-363  alignleft" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2011/12/sosyal_inovasyon-150x150.jpg" alt="" height="150" />Toplum; kültür, yapı, ilişki, etkileşim gibi varlık ve süreçlerle, hep bu bir araya gelmenin sonunda ortaya çıkmış bir olgudur. Sosyal bilimler, toplumsal olay ve olgular, toplumsal varlıklar arasındaki ilişki ve ortak noktaları, doğuş ve yokoluşlarındaki, işleyiş mekanizmaları, ilkeleri ve düzenlilikleri ortaya çıkarmaya çalışır (Kongar, 2010: 26). Sosyal bilimler açısından bakıldığında örneğin sosyoloji, daha çok insanların ilişkilerini ve bu ilişkilerin nasıl ortaya çıktığını, ne yönde değiştiğini; sosyal antropoloji, bu insanların değerleri, inançları ve gelenekleri üzerinde odaklaşırken; sosyal hizmet, toplumsal refahı ve insanın iyi olma halini desteklemek ve geliştirmek için toplumun nasıl etkilenmesi gerektiği konularıyla ilgileni Toplumlar ancak kişilerarası, fakat tarihsel boyutu da bulunan ve bu nedenlerle karmaşık görüntüler kazanan ilişkiler içerisinde açıklanabilmektedir.<span id="more-362"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Gordon Childe (akt., Sezer, 2006) “toplumu, ihtiyaçlarını karşılayacak üretim yolları bulmak için, yani kendini yeniden üretmek ve yeni ihtiyaçlar yaratmak için kurulmuş bir işbirliği örgütü” olarak tanımlamaktadır. Yani insanlar, gereksinimlerini karşılamak yolunda doğa karşısında güçlenebilmek için en geçerli çözümü, “toplum” biçiminde örgütlenmekte bulmuşlardır. Marshall (2005)’a göre ise toplum, genel olarak ortak bir kültürü paylaşan belli bir toprak parçasında yerleşmiş, kendilerini birleşik ve özgün bir varlık olarak gören insanlardan oluşan bir gruptur. Berelson ve Steiner (1964) toplumu, “kendi kendini devam ettiren, belli bir fiziksel yeri olan, varlığını uzun zaman sürdüren ve bir hayat şeklini paylaşan insanlar topluluğu” olarak tanımlamaktadır. Durkeim gibi sosyologlar ise “topluma”, kendi ayakları üzerinde duran bir gerçeklik, gözüyle bakmaktadırlar. Esasında birey-toplum ilişkileri, karşılıklı bir anlaşmaya ve çatışmaya indirgenemeyecek kadar karmaşıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet açısından büyük önem taşıyan “toplumsal değişme”, toplumun yapısındaki temel ve geniş değişmeler olarak; ailenin örgütlenişindeki, gelir elde etme ve geçinme yollarındaki, dinsel davranışlardaki, insanlar tarafından benimsenen değerlerdeki ve kullanılan teknolojideki yani kısacası, toplumsal eylem ve etkileşim kalıpları olan, toplumsal yapıdaki değişmelerdir (Berelson ve Steiner, 1964). Dolayısıyla toplumsal değişme, toplumun yapısındaki değişme olduğuna göre ve toplumun yapısı, toplumsal kurumların belirlediği toplumsal ilişkilerden meydana geldiğine göre değişme, esasında insan ilişkilerinin değişmesidir. Kongar (2010)’a göre toplumsal değişmeyi, insan-doğa çelişkisinin belirlediği teknoloji ile insan-insan çelişkisinin belirlediği ideoloji arasındaki etkileşim biçimlendirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal görüntüye bakıldığında, ülkemizde son on yıllarda kırdan büyük kentlere doğru sosyal hizmetin müdahalesinden yoksun yaşanan kontrolsüz göç, büyük kentlerde evsiz, işsiz, hiçbir geliri olmayan ve dilencilik, hırsızlık, suç gibi marjinal olaylara yönelen çok problemli yüz binlerce nüfus kitlesini yaratmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Karmaşık sanayi toplumlarında, özellikle de büyük şehirlerde insanların sık sık tecrübe ettikleri, kişinin içinde bulunduğu topluma, gruba, kültüre ya da bizzat kendisine yabancılık duyması halini ifade eder. Bu durum, örneğin bürokrasi karşısında kişiliksizleşme, toplumsal olay olguları etkileyebilme gücünden yoksunluk ve diğer insanların yaşamlarıyla bütünlük kuramama gibi insanın “nesneleşmesi” deneyimlerine yol açar.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel süreçte sosyal hizmet mesleği, geleneksel kurumlara göre daha sonra gündeme gelen ‘sosyal refah kurumu’na işlerlik kazandırma gerekçesine bağlı olarak, ortaya çıkmış bir meslek ve disiplin (Kut, 1999) olarak, bireyin “özne” olması yönünde etkinliklerini sürdürür. Bunu gerçekleştirebilmek için mesleğin amaçları, bireyin toplumsal işlev ve rollerini yerine getirebilmesine yardım etmek; toplumsal koşulları, bireyin gelişmesine olanak sağlayacak biçimde değiştirmek ve geliştirmek; insan haklarını güvence altına almak ve toplumun gelir, hizmet dağılımını dengelemek olarak sıralanabilir (Kut, 2001). Sosyal hizmet politikalarının hedeflediği gruplar, toplumla bütünleşmesi engellenen ve bu yüzden toplumun üretken ve işlevsel bir üyesi olarak toplumsal yaşama katılamayan, diğer bir deyişle sosyal işlevselliğini yerine getiremeyen ya da yerine getirmekte büyük zorluklar yaşayan, bu yönüyle, sosyal sorunları oluşturan nüfus gruplarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemiz her zaman, az gelişmiş ülke statüsünde değerlendirilmektedir. Peki nedir bu “az gelişmişlik?”. Öncelikle “az gelişmişlik”, ancak bir toplumun başka bir toplumla yapılacak karşılaştırmasında ancak anlam kazanılabilecek bir değer yargısıdır. Çünkü bir toplum ancak, kendisinden daha çok gelişmiş bir topluma oranla “az gelişmiş” sayılabilir. Azgelişmiş ülkelerin kalkınabilmesi konusu, sosyal bilimler açısından her zaman üzerinde önemle durulan netameli bir sorun alanı olagelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Azgelişmişliğin tanımlandırılmasında üç gösterge kullanılmaktadır;</p>
<p style="text-align: justify;">I. Uluslar arası gelişme farklılıkları: Ülkelerin gelişmişlik düzeyinin saptanmasında ve gelişmişlik sıralamasındaki yerin belirlenmesinde en çok kullanılan ölçüt, kişi başına düşen gelirdir.</p>
<p style="text-align: justify;">II. Kaynak kullanım durumu: Bu yaklaşımda kullanılan oranlar ve değerler; işsizlik düzeyi, atıl kapasite oranı, ekilebilir arazinin kullanım oranıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">III. Toplumsal ve bireysel temel gereksinimlerin karşılanması: Eğer bir ülkede, nüfusun büyük çoğunluğu, toplumsal ve bireysel gereksinimlerini gideremeyecek durumda ise, o ülke az gelişmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Azgelişmiş ülkelerini milli gelirleri ve kişi başına düşen gelirleri düşüktür. Örneğin Zaire, Nijer, Etiyopya, Somali, Uganda gibi birçok Afrika ülkesinde, kişi başına düşen gelir 1000 doların altındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya Bankası, gelişmişlik kriteri olarak kişi başına düşen gelir ölçütünü kullanmaktadır:</p>
<p>-Düşük gelirli ülkeler: Kişi başına 745 dolar ve daha az GSMH’lı ülkeler,</p>
<p>-Orta gelirli ülkeler: Kişi başına 745-9.205 dolar arası GSMH’lı ülkeler,</p>
<p>-Yüksek gelirli ülkeler: Kişi başına 9.205 dolar ve daha fazla GSMH’lı ülkeler.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan az gelişmişliği tanımlamak için 15’i bulan ölçüt ileri sürülmüştür (akt. Sezer, 2006):</p>
<p>1. Besin ekonomisinin yetersizliği,</p>
<p>2. Tarım kesiminin halen önemini koruması,</p>
<p>3. Zayıf bir endüstrileşme,</p>
<p>4. Az enerji tüketimi,</p>
<p>5. Ticaret kesiminin anormal büyüklüğü,</p>
<p>6. Ekonomik bağımlılık,</p>
<p>7. Gizli işsizlik,</p>
<p>8. Yaşam düzeyinin ve ulusal gelirin düşüklüğü,</p>
<p>9. Toplumsal yapıların geriliği,</p>
<p>10. Orta tabakaların önemsizliği,</p>
<p>11. Ulusal birliğin zayıflığı,</p>
<p>12. Eğitim düzeyinin düşüklüğü,</p>
<p>13. Sağlık hizmetlerinin yetersizliği,</p>
<p>14. Doğum hızı yüksekliği,</p>
<p>15. Endüstriyel gelişim ve batılılaşmanın, partiler üstü resmi bir siyaset oluşu.</p>
<p style="text-align: justify;">Esas hedefi bireylerin sosyal işlevselliği ve iyi olma hali olan sosyal hizmet, genellikle birçok olumsuzlukların kaynağının, bireylerin karşılanmayan gereksinimleri olduğunun farkındadır. Bu nedenledir ki çocuk odaklı, birey odaklı ve aile merkezli etkinliklerinde, dikkatini bireylerin iyilik haline ve karşılanmamış gereksinimlerine vermiştir. Sosyal hizmet uzmanları, zor koşullarda yaşamaya çalışan bireylerle yaptıkları görüşmelerde, onların seslendirdikleri gereksinimleri ve müracaatçıların yakınmalarını temel alarak mesleki çalışmalarının süreç raporunda kullanır. Hangi tür hizmetlere ne kadar insanın gereksinim duyduğu, kaç kişinin ne türde bir “sosyal koruma”ya gereksinim duyduğu, ne şekilde sosyal hizmet organizasyonlarının ve hizmetlerinin verilmesi gerektiği, işin niteliği ve niceliği ancak geniş kapsamlı alan çalışmalarıyla ortaya konulabilecek bir husustur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireyin iyilik hali, genellikle yaşamın 6 boyutu arasındaki hassas denge olarak düşünülebilir. Stres de bu yaşam boyutlarından herhangi birinden dolayı ortaya çıkabilmektedir. Fiziksel, sosyal, kültürel, duygusal, entelektüel ve ruhsal açılardan bireyin kendisini yeterince iyi hissetmesi, iyilik haline işaret eder. Sosyal hizmet mesleki uygulamalarının asıl hedef kitlesini oluşturan ve iyilik hali içinde olmayan bu mağdur, kolay incinebilir ve kırılgan kitle, sosyal adaletsizliğin, toplumsal ihmalin, işsizliğin, göçün ve yoksulluğun kurbanı haline getirilmiş yurttaşlardır. Psikolojik sorunlar genellikle, bireysel ve sosyal süreçlerdeki bozukluk ve dengesizlikler sonucu ortaya çıkarlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan, sosyal hizmetin başka bir önemli kabulüne göre de, ciddi sorunları bulunmayan, belli bir sosyal işlevsellik düzeyine ulaşmış bireylerinde kendilerini daha ileri seviyede geliştirmeye, bu yönde desteklenmeye gereksinimleri vardır. Bu açıdan mesleğin misyonu, her bireyin optimal gelişimin sağlamak olduğu kadar vizyonu da tüm bireylerin gereksinimlerini karşılanması yoluyla, her toplumun da optimal gelişmişlik seviyesine ulaşabilmesine çalışmaktır. Çünkü modern dünyada, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde her toplum, kendi bireylerini gelişimine ve talihini pozitif yönde değiştirebilmesine, zengin olanaklar yaratmak durumundadır. İşlevsellik sorunu olmayan bireylerin, beceri ve kapasitelerini yükseltilmesi, güçlendirilerek, maksimum gelişme olanaklarının yaratılması, toplum kalkınmasının da önemli bir unsurudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak sosyal hizmetin temel müdahale alanı, olanaksızlıklar içerisinde yaşama tutunmaya çalışan, kapasiteleri ölçüsünde tüm girişimlerine karşın bir türlü toplumsal sisteme “tutunamayan”, iyilik hallerinden söz edilemeyecek, “risk altında yaşayan” bu ihtiyaç sahibi kitledir. Mesleğin misyonu, bu kitlenin talihini ve dolayısıyla kişisel tarihini değiştirebilmektir. Modern bir sosyal hizmet yapılanmasında, yoksunluklarla örüntülenmiş bu bireylerin yaşamında pozitif değişim yaratmak için sosyal hizmet disiplinini repertuarında, “planlı değişim sürecinin” tüm enstrümanları bulunmak zorundadır. Çünkü bu olanaklar ve kaynaklar, sosyal hizmet uygulamalarının, makro düzeydeki nihai hedefi olan, “sosyal adalet” düşüncesinde başarıyı yakalamasının, “olmazsa olmaz” gereklilikleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet uzmanları, insanın gelişim dönemleri bilgisi, sosyal sistem kuramı hakkındaki bilgileri bireylerin karşılaştıkları sorunların çözümü ve bireysel gereksinimlerin karşılanmasına yardımcı olunmasına yardımcı olur (Johnson, 1998). Onların, yaptıkları ev ziyaretleri ve görüşmeler yoluyla, partnerleri olan müracaatçılarıyla birlikte ortak düşünmeleri, ortak hareket etmeleri sonucunda “gerekli erken müdahale” olanakları yaratıldığı takdirde, suç, ihmal, istismar, kişisel yıkıcı davranışlar gibi sosyal sorunların büyük bir bölümü ortaya çıkmadan çözümlenebilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu anlayış ve sosyal politikanın mağdur ve kimsesiz nüfus kitlelerinin iliklerine kadar bir türlü işleyememesi nedeniyle gelişmiş ülkeler “insani süreçleri” değerlendirirken, toplum olarak biz hala sadece “sonuçları” konuşuyoruz. Bu kadar adli olayın, çocuk ihmallerinin, istismarların, suç davranışlarının, toplumsal çözülmenin neden ortaya çıktığını sorguluyoruz. Esasında her türlü olumsuzluğun nedeni, bireylerin karşılanmayan gereksinimlerinden başka bir şey değildir. Kırsal kesimde çaresiz ve seçeneksiz bırakılan, ailecek büyük ümitlerle metropollere akın eden ve burada da hayal ettiği iş ve aş olanaklarını yakalayamayan milyonların daha büyük çaresizliklere garkolmasının sonucu, bugünkü yaşananlardan başka ne olabilir ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bakımdan sosyal hizmet, insanların belli bir iyilik haline ve sosyal işlevselliğe ulaşabilmeleri için, o toplumun mesleğe sağladığı olanaklar ve mağdur kitlelere lütfettiği kaynaklar çerçevesinde, “sosyal koruma” misyonunu gerçekleştirmeye odaklanır. Sosyal koruma, muhtaçlık içerisinde yaşayan bireylere barınma, beslenme, korunma, giyim, eğitim, sağlık gibi temel gereksinimlerini karşılamak ve kendisini bu topluma ait bir birey olarak hissedebilmesi, toplumsal kabul görmesi konularındaki mesleki çabaları ve düzenlemeleri kapsar. Yani sosyal korumanın etkinlik alanı, toplumun kaynakları ölçüsünde, ihtiyaç sahibi bireylerin mümkün olduğunca çaresizliklerini, mağduriyetlerini gidermeye çalışan, kendilerini iyi hissetme olanaklarını sunmaya uğraşan çalışmalardan ibarettir. Sosyal korumaya örnek olarak, evsiz bireylere ev, beslenme, sağlık vb. olanaklarının sağlanması; kocası öldü için çocuklarını yuvaya vermek isteyen kadınlara ailecek birlikte yaşayabilecekleri ev, beslenme, sağlık ve çocukların eğitimi olanaklarının sağlanması, özürlü ve yaşlı bireylere bakım-korunma olanaklarının yaratılması gibi durumlar gösterilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmetin erken müdahale olanaklarının genellikle kaçırıldığı ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde sosyal hizmet uzmanları, daha çok “sosyal tedavi” ile hemhal olmaktadırlar. Sosyal tedavi, bireyin ya da aile üyelerinin düşünce, duygu ve davranışlarındaki işlev bozukluklarını gidermek ya da düzeltmek için tasarlanmış etkinlikler bütünüdür (Duyan, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet, toplumun sahip olduğu ekonomik kaynaklar, fırsat ve sorumlulukların paylaşımı ve adil dağıtımına da vurgu yapan, sosyal adalet düşüncesine ulaşma ve statükonun mağdur, yoksul bireyler lehine değiştirilmesi ve kaynakların “yeniden dağıtımı” misyonunu sırtlanmış bir meslektir. Bu nedenle sosyal hizmet uzmanları, sosyal ve ekonomi politikalarının, insanların temel hak ve özgürlüklerini gözetmesi gerektiğine, yürekten inanarak yoksunluklar içerisinde yaşayan kitlelerin savunuculuğunu yaparlar. Ancak ülkemizdeki sosyal politika, sosyal hizmet mesleğine henüz statükonun yoksunluklar içerisinde yaşayan bireyler lehine değiştirilmesini sağlayacak güç ve olanakları vermemiştir. Bu aşamada, sosyal hizmet uzmanlarının toplum ile politika yapıcılar ve karar vericilerin, devlet ve hükümetlerin, insani gereksinimlerin örgütlü ve yaygın biçimde karşılanması ve toplumsal sorunlara çözüm bulma konusundaki bakış açılarının farklılıkları, sosyal değişimleri sağlayabilmek için, “siyasal eylemi” gerektirir (Duyan, 2010). Bu siyasal eylem çabaları, sosyal adalet ile insanların olanaklarını artıracak ve bireylerin içinde yaşadığı günlük koşulları geliştirebilecek, sosyal politikalar, sosyal sistemleri ileri aşamalara taşıyacak etkinlikleri kapsamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan (2010)’a göre, sosyal hizmet uzmanlarının diğer bir hedefi de örgüt ve toplumla çalışırken, destekleyici, kolaylaştırıcı, sorun çözümleyici ve hoşgörülü bir sosyal çevrenin ortaya çıkarılmasıdır. Sosyal hizmetin bu “koruyucu” ve “önleyici” müdahalesi, sosyal, ekonomik, psikolojik ve insani sorunların oluşumuna katkı yaptığı bilinen, “risk yaratan etmenlerin” ortadan kaldırılarak, “koruyucu ve güçlendirici mekanizmaları” etkin kılınmasıdır. Bireylerin direncinin, gücünün artırılması yoluyla iyilik hallerini koruma yönünde desteklenmeleri de sosyal hizmet uygulamalarının önemli bir mihenk taşıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan (2010), sosyal korumanın 3 düzeyini vurgular;</p>
<p style="text-align: justify;">Birincil koruma düzeyi, bireylere ve topluma yönelik olup gelişmekte olan sorunların önlenmesine ve engellenmesine yönelik eylemleri kapsar (McWhinney ve Freeman, 2009). Bu düzeyde sosyal sorunları tetikleyen, bireylerde problemlerin oluşmasına katkı sağlayan, potansiyel olarak yıkıcı, zararlı dinamikleri, sosyal koşulları etkisiz hale getirme ve yıkıcı-bozucu etkilerini azaltma etkinlikler sürdürülür. Bu aşama, sosyal hizmetin en önemli işlevlerinden biri olan koruyucu-önleyici görevi, bireylerin, ailelerin ve toplumların, sosyal ve ruhsal sağlıklarının korunması, geliştirilmesine yönelik, organize edilmiş sistematik çabalara odaklanılan seviyedir. Bu çerçevede temel amaç, birey ve içinde bulunduğu çevre arasındaki karşılıklı uyumu gerçekleştirme, uyum içinde bireyin duygusal, fiziksel ve sosyal kapasitesini geliştirme yoluyla gereksinimlerinin karşılanmasını sağlamaktır (Duyan, 2010). Bu amaca ulaşabilmek için, sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesi, müdahalenin ilk adımıdır (Şimşek, 2001). Koruma amaçlı yapılacak müdahalelerin, yüksek kalitede kanıtlara dayalı, veri-temelli olması çok önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkincil koruma düzeyi, sosyal hizmet açısından sorunu daha ilk aşamalarında, embriyo halinde iken tespit ederek, kolay bir müdahaleyle değiştirilebilecek bir durumdayken onu çözmeye yönelik eylemlerdir (Sheafor ve Horesji, 2003). Bu düzeyde, alan taramalarının gerçekleştirilerek erken müdahaleye uygun vakaların bulunması, mesleki açıdan gerekli tespitlerin yapılması ve problemlerin erken çözümü söz konusudur. Bu hizmetler, yoksunluklar içerisinde yaşanan evlerde, okullarda, sağlık kurumlarında ve toplum merkezlerinin tamamında yürütülebilmektedir. Burada amaç, sorunların geri döndürülemeyecek denli ciddi boyutlara ulaşmasına engel olmak olduğundan, kurumlarda, sosyal sorunlar yaşama riski altında yaşayan bireyler belirlenerek, erken dönemde tanı konulup, daha etkili ve radikal çözümler getirecek mesleki müdahaleler yapılabilir. Sosyal hizmetin bu ikincil koruma düzeyinde, “bir restorasyon dönemi olarak” adlandırılabilecek; sosyal hizmet danışmanlığı, acil hizmetler, eğitimsel rehberlik hizmetleri, beceri kazandırma çalışmaları ve krize müdahale önemli alanları biçiminde kendini gösterir (Şimşek, 2001).</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet uygulamalarında üçüncül koruma düzeyi, artık ciddi bir hal almış bireysel ve sosyal sorunların daha da kötüleşmesine veya ilave zararlar vermesine, daha da yıkıcı olmasına, sorunun başka alanlara sıçramasına engel olmaya yönelik eylemleri içerir (Sheafor ve Horesji, 2003). Bu düzey sosyal hizmetin, ekolojik sistem kuramına uygun “erken müdahale yaklaşımının” artık devreden çıkmış olduğu ve bireylerin uzun dönemli hatta bazen yaşam boyu bakımını içeren bir durumdur. Bu aşamada, bireyin yapısında yer etmiş işlevsizliklerin, sağlıksız örüntülerin, mevcut problemlerin daha da ilerleyerek komplike hale gelmesini, nüksetmesini önlemeye dönük müdahaleler denenmektedir (McWhinney ve Freeman, 2009). Esasında bu ileri problem düzeyini, sosyal korumanın ötesinde tedaviye yakın bir tanımlamayla betimlemek daha doğru olacaktır. Örneğin sigara içmeye ilk başlama aşamalarında bir gencin uygun bilişsel müdahalelerle ikna edilerek, bu zararlı alışkanlığa başlamaması önemli bir “erken müdahale” çabasıdır. Sigaraya başlamış bir yetişkinin bu alışkanlığın yıkıcı etkilerinden en az etkilenebilmesi için, azaltılması yaklaşımı ikincil düzey bir müdahaleye ve artık sigaradan dolayı akciğer rahatsızlıklarından kanser vb. ileri hastalık düzeylerine ilerlemiş bir aşamada, üçüncül düzey koruma ile daha kötü seviyelere, başka organlara yayılmasını önleme çabaları söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet mesleğinin odağı, sosyal hizmet uzmanlarına uygulama için gerekli olan vizyonu sağlamaktadır. Bu açıdan sosyal hizmet, sadece birey ve ailelerin sosyal işlevselliklerine odaklanan bir meslek olmayıp, aynı zamanda sosyal koşullar ve sosyal sorunlarla ilgilenen yani hem bireye hem de çevresine odaklanan, özgün bir meslektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Değerlendirme ve Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal gündemimizde sürekli olarak, insan-insan çelişkisi olan ideolojiyi, farklılıkları öne çıkarmak, nerdeyse birbirine düşman olan milyonlarca kitle yaratmanın ülkemizin sağlıklı gelişimine ne gibi bir faydası olabileceği düşünülmektedir ki sürekli böylesi bir tutum benimsenmektedir? “Allah’ın merhameti bütün kainatı kaplamıştır” İslami felsefesi ve hümanizm düşüncesine sıkı sıkıya bağlı bu kadim geleneğimizdeki, “düşmanına bile insanlığı sen öğret” diyen bir referansı mevcut iken, herkesin birbirine bu kin ve nefreti niye?</p>
<p style="text-align: justify;">Modern toplumlarda her zaman insanın, ötekiyle birlikteliğinin mümkün olduğu vurgulanmaktadır. Bu birliktelik sanıldığı gibi, benzerlikler üzerine değil, “farklılıklar üzerine kurulmakta”dır. Kişi illa ötekine uymak, ya da kendini ona uydurmak mecburiyetinde değildir. Bu saygı ve kabul temelli toplumsal birliktelik ve uzlaşma kültürü, diğerkâm bir ahlakın taşıyıcısı konumunda işlev görmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet disiplini açısından, birey, grup ve ailelerin iyilik halini ve sosyal işlevselliklerini sağlayabilmek için, toplumun, bu amaçların gerçekleşmesine hizmet edecek “sosyal koşullar” oluşturması zorunluluğu vardır. Ekonomi politika aktörleri ve tüm yurttaşlar açısından, birey, aile, kurum ve kuruluşların, birbirine bağlı, karşılıklı bir etkileşim ve dayanışma halinde olması, sosyal ilişkilerin ve toplum olanaklarının, işlevsel bir toplum yaratılabilmesi içi seferber edilmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’nin kendine özgü sorunları ve yine kendine özgü zayıf ve güçlü yanları bulunması nedeniyle, bu sorunların çözümlenmesinin yeni ve özel yöntemlerle açıklanması ihtiyacı söz konusudur. Mardin (2006), Türkiye için kısa vadede iyimser olmadığını ama uzun vadede ümitli olduğunu, çünkü toplumda devamlı problemler bulunduğunu ve ülkemizin sosyolojik özelliği itibariyle bunların çorap söküğü gibi devam edeceğini ve Türkiye’nin kendine has problemlerinin, sekülarizm, laisizim, devlet, merkez-çevre gibi unsurlar olduğunu vurgulamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüz dünyasında, toplumların yüz yüze kaldıkları sorunların birçoğu evrensel nitelikler taşımakla birlikte her toplum, her meslek ve disiplin, evrensel bilimsel ilkelere sadık kalarak, kendi özelliklerini tanımak ve kendine özgü sorunlarına çözüm bulabilmek için yerel bir yol izlemek zorundadır. Diğer taraftan sosyoloji disiplini, sosyal hizmetle etkin bir işbirliği içerisine girerek, sadece toplumsal olayları ve olguları saptamakla yetinmemeli, sorunlara geçerli çözümler önermekle de yükümlü olmalıdır. Sosyal sorunların çözümlenmesi, ancak topluma kimliğini kazandıran ana ilişkilerin, olaylara ve olgulara yön veren yapısal etmenlerin birbirleriyle etkileşiminin anlaşılmasıyla olanaklı hale gelebilecektir.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aron, Raymond. (2004). Sosyolojik Düşüncenin Evreleri. Bilgi Yayınevi.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan, Veli. (2010). Sosyal Hizmet: Temelleri, Yaklaşımları ve Müdahale Yöntemleri. SHU Derneği Yayınları, No: 16, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Johnson, L.C. (1998). Social Work Practice: A Generalist Approach. USA: Allyn and Bacon.</p>
<p style="text-align: justify;">Kağıtçıbaşı, Çiğdem. (2010). Benlik Aile ve İnsan Gelişimi. Koç Üniversitesi Yayınları. İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıray, B. Mübeccel. (1999). Toplumsal Yapı Toplumsal Değişme. Bağlam Yayınları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Marshall, Gordon. (2005). Sosyoloji sözlüğü. Çev. Osman A. ve Derya K. Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">McWhinney, I.R. ve Freeman, T. (2009). The Enhancement of Health and Prevenet of Disease. Textbook of Family Medicine. New York: Oxford University Press.</p>
<p style="text-align: justify;">Sheafor, B.W. ve Horesji, C.R. (2003). Technniques and Guidelines for Social Work Practice. (6 th ed.) Boston: Allyn&amp;Bacon).</p>
<p style="text-align: justify;">Polanyi, Karl. (2003). Büyük Dönüşüm. Çev. Ayşe Buğra. İletişim Yay. İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Sezer, Baykan. (2006). Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları. Kızılelma Yayıncılık, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimşek, Z. (2001). Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Psikometrik Değerlendirilmesi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/sosyal-alanda-inovasyon-ve-toplumsal-sorunlarin-cozumu-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kurulması, SHÇEK Genel Müdürlüğü’nün Kapatılması Konusunun İrdelenmesi</title>
		<link>http://ismetgalip.com/aile-ve-sosyal-politikalar-bakaligi-kurulmasi-ve-shcek-genel-mudurlugunun-kapatilmasi-ve-tasra-teskilatinin-il-ozel-idarelere-devredilmesi-konusunun-irdelenmesi/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/aile-ve-sosyal-politikalar-bakaligi-kurulmasi-ve-shcek-genel-mudurlugunun-kapatilmasi-ve-tasra-teskilatinin-il-ozel-idarelere-devredilmesi-konusunun-irdelenmesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Aug 2011 06:49:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Koruma Sistemi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=315</guid>
		<description><![CDATA[GİRİŞ Sosyal hizmet disiplininde birinci düzey koruma, tüm bireylerin işlevselliğinin sosyal risklere karşı korunmasını gerektirmektedir. Bilindiği gibi bu düşüncenin makro düzeydeki dayanağını oluşturan “sosyal politika, bir ülkede yaşayan tüm bireyler için ancak özellikle de ayrı bir bakıma ve korunmaya gereksinimi olan nüfus grupları için koruyucu, güçlendirici, sosyal adaleti ve eşitliği sağlayıcı hizmetlerin bütünü olarak tanımlanabilir”. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><img title="aile_sosyal_politika" class="alignleft size-thumbnail wp-image-316" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2011/08/aile_sosyal_politika-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet disiplininde birinci düzey koruma, tüm bireylerin işlevselliğinin sosyal risklere karşı korunmasını gerektirmektedir. Bilindiği gibi bu düşüncenin makro düzeydeki dayanağını oluşturan “sosyal politika, bir ülkede yaşayan tüm bireyler için ancak özellikle de ayrı bir bakıma ve korunmaya gereksinimi olan nüfus grupları için koruyucu, güçlendirici, sosyal adaleti ve eşitliği sağlayıcı hizmetlerin bütünü olarak tanımlanabilir”. Sosyal politika, sosyal refah sistemlerinin oluşturulması, kapsamlı hizmetlerin sunulması ve bu yolla sosyal sorunların önlenmesiyle ancak gerçek anlamını bulabilmektedir. Ülkemizde yaşanmakta olan sosyal sorunlar; tüm diğer ülkelerde olduğu gibi, tarihsel perspektifte ekonomi, politika, sosyal bilimler etkileşiminin doğal bir parçası olagelmiştir.<span id="more-315"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal politikanın en önemli ayağını oluşturan “aile ve çocuk politikaları ise genel anlamda devletin, doğrudan veya dolaylı olarak, aileyle ilgili olarak saptadığı çocuk yardımından, aile planlamasına, sosyal yardımlardan doğrudan gelir aktarımına tüm politika, karar ve icraatları kapsayan geniş kapsamlı faaliyetler bütünü şeklinde tanımlanabilir” (Kontaş, 1992).</p>
<p style="text-align: justify;">Barker (2003)’a göre, “aile politikası denilince, genel olarak devletin gelir dağılımı düzenlemeleri, konut, sağlık, eğitim politikaları yanında; spesifik olarak, doğum hızı, aile büyüklüğü, çalışan ebeveynler için çocukların bakımına ilişkin hizmetler, koruyucu aile programları gibi konularda odaklanmış politikalar akla gelmektedir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Dumon (1991: 6), genellikle üç tür aile politikası uygulamasından söz etmektedir: “Birincisi, aileyi sürekli gelir sahibi yapacak, iş bulmasını sağlayacak ekonomik önlemleri içeren, ‘aileyi güçlendirme’ politikalarıdır. İkinci grup, ‘eğitim ve danışma hizmetleri’ gibi aile hayatını geliştirme ve rahatlatmaya yönelik hizmetleri kapsamaktadır. Üçüncü tür uygulama ise, ‘ailenin yerini tutacak’ aile dışı kurumsal yapıların oluşturulmasını (kreşler, koruyucu aile hizmeti gibi) öngören düzenlemelerdir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde, tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinin aile politikaları vardır. Gelişmiş ülkelerde aile politikalarıyla hedef alınan grup, aileler değil çocuklardır. Aile üyeleri, çocukların ebeveynleri olarak ele alınmakta ve bu çerçeve içerisinde aile desteklenmektedir (Kamerman ve Kahn, 2001).</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Birliği ülkelerinde aile politikasının niteliğini büyük ölçüde sosyal güvenlik uygulamaları belirlemektedir ve tüm ülkelerde bugün yaygınlaşmış üç sosyal güvenlik aracı vardır. Birincisi, sosyal sigorta sistemi ikincisi, sosyal yardım sistemi ve üçüncüsü ise sosyal koruma sistemidir. Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde, ailede çocuğu destekleyen tüm önlemler alınmıştır. ‘Sosyal koruma sistemi’, vatandaşların devlet tarafından korunmasını içermekte, sosyal yardımlarla aileler açıktan desteklenmektedir. Ülkelerin çoğunda, destek programları çocuk yardımları biçiminde yürütülmektedir. Ailenin gelir düzeyinden bağımsız olarak verilen bu yardımlar, çocuğun yaşına göre artış göstermektedir. Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya, İngiltere ile Belçika ve Hollanda’da tek ebeveynli ailelere özel çocuk yardımları olanakları bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel süreçte, ülkelerin gelişmişlik seviyesiyle de bağlantılı olarak sosyal refah politikaları, yasal ve örgütsel açıdan önemli değişimler geçirmiştir. İhtiyaç sahibi bireye bakış açısındaki ve sosyal refah politikalarındaki bu gelişmeler,  hizmet sunum sistemlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Günümüzde modern sosyal hizmet sistemleri; ailenin işlevselliğini destekleyici, gereksinimlerini karşılama yönünde güçlendirici ve özellikle çocuk refahı hizmetlerinin organize edildiği gelişmiş yapılardır. Çocuk koruma sistemleri de buna paralel, ÇHS gereğince çocuğun ihmal ve istismardan korunması, toplumsallaşması gibi ‘çocuğun yüksek yararı’nı temel alan hizmetlerin yürütüldüğü yasal ve örgütsel yapılardır. Çocuk koruma sistemleri, ülkelerde yaşanan sosyal sorunlar, göçler, mülteci sorunları, işsizlik ve yoksulluk gibi çocukların iyilik halini tehdit eden risk faktörleri karşısında, onların gereksinimlerini karşılamak ve çocuk ihmallerini önlemek hedefiyle, çağdaş toplumsal refah sistemlerinde yerlerini almışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet sunum sistemi ve çocuk koruma sistemi bu amaçlara hizmet ederken, toplumda varolan diğer sosyal sistemlerle de sürekli olarak karşılıklı etkileşim ve işbirliği içerisinde bulunmaktadır. Uluğtekin (1991)’e göre; “kuşkusuz tüm bu sosyal refah sistemleri de içinde bulundukları toplumun yapısından, yani toplumdaki üretim ve mülkiyet ilişkileri, teknolojik düzey, siyasal düzen, hukuk düzeni ile demografik koşullardan etkilenir. Başka bir deyişle, gerek sosyal refah sistemi gerekse çocuk koruma sistemi, içinde bulunduğu toplumsal ekonomik yapının bir parçası olarak ondan etkilenir ve onu etkiler. Sistemler arası ve sistemler içi ilişkiler bu genel yapının koşullarınca belirlenmektedir”. Genel olarak bakıldığında, her ülkenin kendi gelişmişlik düzeyi, ekonomi uygulamaları ve sosyal politikalarının aynı şekilde  sosyal hizmet sunum sistemine ve ÇKS’lerine yansıdığı söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>I. ABD İngiltere ve Türkiye Örneğinde ÇHS Temelinde Bir Tarihsel Perspektif Karşılaştırması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">A.B.D.’de yirminci yüzyılın başlarında, çocukların gereksinimlerini saptamak ve buna göre çocuk refahı hizmetlerini planlamak üzere, “Beyaz Saray Konferansları” düzenlenmeye başlanmış ve ilk konferans 1909 yılında, başkan T. Roosevelt tarafından, çocuk sorunlarıyla ilgili tüm resmi kurumlar ve gönüllülerin katılımıyla toplanmıştır. Bu konferanstan çıkan önerilerde yer alan “Çocuk Büroları” kurulmuştur. Bu konferanslar, her on yılda bir çocuk sorununa ilişkin olarak yapılmaya devam edilmiş, çocuk refahı hizmetlerinin kapsamının genişletilmesi, standart hale getirilmesi, çocuk suçluluğunun önlenmesi, çocuk sağlığı gibi çocuk sorunlarını içeren önemli temalar işlenmiştir. Tespit edilen sorunların çözümüne yönelik, gereksinim duyulan politika değişiklikleri, yasal ve örgütsel düzenlemeleri belirlenmiş ve uygulamaya konulmuştur. Örneğin, 1921 yılında Analık ve Çocukluk Kanunu, 1935’de Sosyal Güvenlik Kanunu, 1939 yılında ise Çalışma Standartları Kanunu çıkartılmıştır. 1953 yılında Sağlık, Eğitim ve Refah Bakanlığı kurularak çocuk büroları bu bakanlığa bağlanmıştır. 1958 yılında “Sosyal Güvenlik Yasası”nda çocuk koruma hizmetlerine yönelik bir takım değişiklikler yapılmış, 1960 yılında hazırlanan “Çocuk İstismarı Raporu” doğrultusunda 49 eyaletin çocuk koruma sistemlerinde, yasal ve örgütsel iyileştirmeler gerçekleştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">1974 yılında, “Çocuk İstismarını Önleme ve Tedavi Kanunu (CAPTA)” çıkartılmış ve federal fonların çocuk hizmetleri ve araştırmalarına yönelik olarak geniş bir çerçevede kullanılması olanaklı hale getirilmiştir. Bu yasa, 1988 tarihinde “Çocuk İstismarını Önleme ve Aile Hizmetleri Yasası” olarak yeniden düzenlenmiş, 1990 yılında evsiz çocuklar ve ailelerine yönelik eklemeler yapılmış, 1992’de “Çocuk İstismarını Aile İçi Şiddeti Önleme ve Aile Hizmetleri Yasası” olarak düzeltilmiştir. 2003 yılında, “Çocuklar ve Ailelerinin Güvenliği Kanunu” ile çocukların yararına yönelik düzenlemeler en üst düzeye taşınmıştır. A.B.D. çocuk koruma sisteminde, risk altında olup yoksulluk yardımı yapılan her çocuk ve ailesine sağlanan sosyal yardım, sağlık yardımı vb. harcamaların yıllık ortalama 35.000 dolar olduğu hesaplanmıştır (U.S Child and Family Department, 2008).</p>
<p style="text-align: justify;">A.B.D.’nin Minnesota eyaletinde, Loman ve Siegel (2004)’in çocuk koruma sistemini (child protection system-CPS) daha etkili bir hale getirmek için yaptıkları sosyal çalışma uygulamalarında; geleneksel yanıt yerine alternatif yanıtla (alternative response), ailelerle ortak olarak çalışılarak, çocuklar çok daha ciddi şekilde zarar görmeden erken müdahale yoluyla yapılacak derinlemesine vaka değerlendirmelerinin önleyici bir işlev gördüğü kanıtlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı Avrupa çocuk koruma sistemini yansıtan İngiltere örneğinde ise, korunması gereken çocuklara yönelik hizmetlerdeki gelişmelerin en önemli dönüm noktası 1868 yılında çıkartılan Yoksullar Yasası (Poor Law)  olmuştur. 1889 yılında çıkartılan ve çocuklara karşı kötü muamelenin önlenmesi amacını taşıyan yasa ile de çocuklarını istismar eden ebeveynlere, devletin müdahale etme yetkisi verilmiştir. 1908 yılında ilk kez çocuk mahkemelerinin kurulması, evlat edinmenin yasal altyapısının oluşturulması ve çocuklarına cinsel istismarda bulunan ensest ilişki vakalarında ebeveynlerin cezalandırılmasına olanak sağlayan yasal düzenlemeler yapılmıştır. 1933 tarihli “Çocuk ve Gençler Yasası” ile ilk kez “çocuğun yararı” kavramı gündeme getirilmiş ve çocuk mahkemelerinin etkinliği artırılarak, “çocuğun korunması” ile ilgili iyileştirmelere yönelik yeni yasal düzenlemeler yapılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">1945 yılı İngiltere’de, çocuk konusu bir dönüm noktası oluşturmuş ve sosyal hayatın her cephesinde, II. Dünya Savaşı nedeniyle önemli değişiklikler ve yenilikler getirilmiştir. 1944 yılı Eğitim Kanunu, 1945 Ailelere Yardım Kanunu (Family Allowance Act), 1948 Milli Yardım Kanunu (National Assistance Act) süratle ve sırasıyla uygulamaya konulmuştur. 1948 yılında “Çocuk Yasası (Chidren Act)” çıkartılmış, bu yasa ile ailelerin parçalanması sonucunda büyük sayıda çocuk grubunun bakıma ihtiyaç duyduğu tespitle, bütünüyle aileyi desteklemek, bireyleri ekonomik ve sosyal sıkıntılardan kurtarmak hedeflenmiştir. Her ilde bulunan “Çocuk Komiteleri” ve “Çocuk Şubeleri”ne bağlı olarak, yerel yönetimler tarafından çocukların gereksinimlerini tespit etmek üzere, “İlk Müracaat Merkezleri (Reception Home)” kurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">1960 yılına bakıldığında, İngiltere çocuk koruma sisteminde korunma altındaki çocuk sayısı 61.729 olup bunların yarısı koruyucu aile yanında kalmaktadır. Başka bir deyişle çocuk koruma sisteminde işlem yapılan çocukların % 50’si topluma entegre edilmiş durumdadır. Bu durum, yirminci yüzyılın ortalarında bile İngiltere’de toplum temelli çocuk hizmetlerinin ne derece gelişmiş olduğunu göstermektedir. 1963 yılı İstatistiklerine göre, Londra’da doğan her 10 çocuktan biri evlilik dışıdır (Gökçe, 1971: 47). 1968 tarihli “ Sosyal Hizmet Yasası” ile yerel yönetimlere sosyal hizmet örgütü kurma, çocukların yerleştirilmesi, refahı ve sağlık, gözetim koşullarının iyileştirilmesi, risk altındaki aileler ve çocuklarının durumlarının değerlendirilmesi görevleri ve “çocuk ihmali” konusunda araştırmalar yapma sorumluluğu verilmiştir. 1969 yılında çıkartılan “Çocuk ve Gençler Yasası” İngiltere’de çocuk refahı sisteminin gelişmesinde önemli bir kilometre taşı olmuştur (Uluğtekin, 2004). 1970 tarihli “Yerel Yönetimler Yasası”, çocuklarla ilgili hizmetleri ve çocuk bakım hizmetlerinin birleştirilmesini, bütünleştirilmesini sağlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">1989 Çocuk Yasası, her çocuğa ihmal ve istismardan korunma hakkı vermektedir. Temel ilke olarak çocuğun en iyi bakımının kendi aile ortamında yapılabileceği ilkesi benimsenmiştir. 1995 yılında, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne dayanılarak çocuk yasasına üç temel ilke eklenmiş; çocukların her türlü ayrımcılıktan korunması, çocuğun refahının sağlanmasına birinci derecede öncelik verilmesi ve çocuğun görüş ve düşüncelerinin dinlenmesi ilkeleri kabul edilmiştir. 2003 yılında Margaret Hodge ilk “Çocuk Bakanı” olarak atanmış ve elektronik ortamda her çocuğun sağlık, eğitim ve hizmetlere ilişkin sorunları, görüş ve önerileri alınarak çocuk komisyonu ve yerel otoritelerce ihtiyaçlara uygun hizmetlerin geliştirilmesi ve çocukların güveninin kazanılmasına yönelik çalışmaların yapılması kararlaştırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere’de de, diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi “aile odaklı” sosyal çalışma modelleri geliştirilmiştir. Bunun yanı sıra çocuğun aile içinde desteklenmesi yaklaşımı benimsenerek buna yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başında çocuk refahı çalışmaları ciddi şekilde politika değişikliğine uğrayarak klasik, sığ “çocuk koruma odağı”, yerini “çocukların gereksinimlerini kapsayan” yeni ve geniş bir bakış açısına bırakmıştır. Bu yeni odakla ilgili sonuçlar ve çocuk politikasındaki değişiklikler,  yapılan alan çalışmalarında çocuklar ve onların ailelerinin gereksinimlerinin incelenmesi sonucunda ortaya çıkartılmıştır (Department of Health, 2000). Sosyal hizmet uzmanlarının, çocukların geniş yelpazedeki potansiyel gereksinimlerini karşılamaya yöneldikleri bu politika değişimi, “çocuk sorunu üzerine yeniden odaklanma” olarak isimlendirilmiştir (Little, 1997).</p>
<p style="text-align: justify;">Aile ve çocuk değerlendirme konusunda araştırma yapan Holland, 1997-2001 tarihleri arasında “Kent Çocuk Koruma Servisi” ile “Hillside Aile Merkezi”nde aileler hakkında derinlemesine değerlendirmeler yaparak, düzenlenen raporları çocuk mahkemesine göndermiştir. Derinlemesine aile ve çocuk değerlendirme çalışmalarında, ailenin ve çocuğun gereksinimlerinin ayrıntılı ve doğru biçimde tanımlanmasının sorunun çözümünde anahtar nokta olduğu ortaya çıkartılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı Avrupa’da refah seviyesi yüksek ülkelerde, çocuk koruma sisteminde kurum bakımının yerini toplum temelli koruma ve bakım almıştır. Bunda toplumların, sosyal çalışma alanına verdikleri önemin yanında ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmişliklerinin de payı vardır. Örneğin bugün, nüfusu ülkemize yakın olan İngiltere’de sosyal hizmetlerle ilgili kamusal hizmetlerde çalışan sosyal hizmet uzmanı sayısının 100.000’in üzerinde olduğu görülmektedir (Department of Health, 2007). Bu sayı, gelişmiş ülkelerin politika ve sosyal çalışma uygulamaları açısından, nicelik ve nitelik olarak sosyal alana verdikleri önemin en açık göstergelerinden biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanayi devrimi sonrasında teknolojik, ekonomik ve sosyal açılardan meydana gelen hızlı gelişmelerle, batı Avrupa ülkelerinde aile odaklı  uygulamaları geliştirilmiş, korunması gereken çocukların yetimhane yaklaşımından uzak durularak toplum temelli düzenlemelerle korunması amaçlanmıştır. Ülkemizde, halen korunması gereken çocuklara yönelik çağdaş anlamda çocukların ve ailelerinin gereksinimlerini temel alan, çocukların görüşlerine yer veren böylesine risk-temelli, gereksinim temelli, toplum temelli hizmetler geliştirilmemiş olup bu makalenin yazılmasının bir nedeni de budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelişmiş ülkelerde, çocuk hizmetlerine yönelik bütçeden ayrılan pay ve sosyal politika düzenlemeleri geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Sosyal hizmetlerle ilgili örgütsel düzenlemeler, tüm toplumsal kurumların entegre olduğu ve özellikle çocukların gereksinimlerinin karşılanmasını amaçlayan plan, program ve uygulamalarla donatılmıştır. Dolayısıyla, çocuk koruma sistemleri de güçlü ve toplumdaki tüm çocukların korunmasına yönelik uygulamaları içermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde 1924 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün de imza koyduğu Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi ile başlayan süreç, II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile kesintiye uğramış, uluslar arası planda yürütülen çocuk hakları temelli çalışmalar, savaş sonrası kurulan Birleşmiş Milletler (BM) örgütünün önderliğinde sürdürülmüştür. “Dünyadaki çocuklara asgari bir özen gösterilmelidir” ilkesini temel alan “Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi”, 1959 yılında BM Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. 1979 yılında ilan edilen “Dünya Çocuk Yılı”nda başlatılan çalışmalar, 20 Kasım 1989 tarihinde ÇHS’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır (Müftü, 1997: 18-19).</p>
<p style="text-align: justify;">ÇHS’nin 3. maddesinin 1. bendine göre; “çocuğu ilgilendiren bütün faaliyetlerde,  ‘çocuğun yararı’ temel düşüncedir”. Sözleşmede, her çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal toplumsal gelişmesini sağlayacak yeterli bir hayat seviyesine hakkı olduğu kabul edilmektedir (Madde 27/1). Çocuğun gelişmesi için gerekli hayat şartlarının sağlanması sorumluluğu, sahip oldukları olanaklar çerçevesinde öncelikle çocuğun ana-babasına veya çocuğun bakımını üstlenen diğer kişilere düşmektedir. Sözleşmeye taraf devletler, ulusal durumlarına göre ve olanakları ölçüsünde, ana-babaya, çocuğun bu hakkının uygulanmasında yardımcı olmak amacıyla gerekli önlemleri almakla ve gereksinim olduğu takdirde özellikle beslenme, giyim ve barınma konularında maddi yardım ve destek programları uygulamakla yükümlüdürler.</p>
<p style="text-align: justify;">Her toplum, çocuklarının iyi ve sağlıklı yetişebilmesi için uygun aile, çevre ve toplum koşullarının sağlanmasını öngörür. Ancak, gene de her toplumda uygun olmayan koşullarda yetişen belli sayıda dezavantajlı çocuklar vardır. Bazı ailelerin, türlü nedenlerle çocukları için yeterli düzeyde gerekli olanakları sağlayamaması söz konusu olabilmektedir. Bu gibi koşulları ortadan kaldırmak, her çocuğun yetenekleri ve kapasitesi ölçüsünde gelişebilmesi, en alt düzeyde aile ve en üst düzeyde toplum korunması için elverişli koşullar yaratmak, çocuk refahı politikalarının en temel amaçlarından birisidir. Bu nedenle toplum sistemi, çocuklarını yetiştirmede ana-babaya yardımcı olmak, görevlerini daha rahat yerine getirebilmeleri için onların haklarını korumak durumundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇHS’nin 9. madde 1. bendine göre, “Yetkili makamlar uygulanabilir yasa ve usullere göre ve temyiz yolu açık olarak, ayrılığın çocuğun yüksek yararına olduğu yolunda karar vermedikçe, Taraf Devletler çocuğun; ana babasından, onların rızası dışında ayrılmamasını güvence altına alırlar. Ancak, ana babası tarafından çocuğun kötü muameleye maruz bırakılması ya da ihmal edilmesi durumlarında ya da ana babanın birbirinden ayrı yaşaması nedeniyle çocuğun ikametgâhının belirlenmesi amacıyla karara varılması gerektiğinde,  bu tür bir ayrılık kararı verilebilir. Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca girişilen her işlemde, ilgili bütün taraflara işleme katılma ve görüşlerini bildirme olanağı tanınır”. Oysa, Türkiye’de ÇKS’ndeki alan uygulamalarında çoğu zaman çocuğun görüşü alınmadan ailesinden kopartıldığı, kurum bakımına alındığı görülmektedir. ÇHS’nin temel kriterleri, çocuğun yaşama, gelişme ve korunması hakkı, çocuğun öncelikli yararının gözetilmesi, çocuğun görüşünün alınması, ilkelerinin sadece sözde değil uygulamada yerine getirilmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇHS, uluslararası düzeyde çocukların haklarının korunması ve geliştirilmesi bakımından atılan ilerici ve modern bir adımdır. Sözleşmeyi kabul eden ülkelerin çocuk koruma sistemlerinin de bu felsefeye uygun olarak ‘çocuğun yüksek yararını’ temel alan bir sistem olarak çalışmasını öngörülmektedir. ÇHS, modernitenin tüm yapıları ve değerleriyle hâkim olduğu 20 yüzyılın ikinci yarısında kabul edilmiştir. ‘Modernlik’, teknolojik, bilimsel gelişmelerin toplumsal kurumlara nüfuz etmesi anlamına gelmektedir. Gelişmiş bir çocuk koruma sisteminde de ‘çocukluk’ döneminin, özen gösterilmesi gereken bir dönem olarak ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan, çocukların korunması, sağlıklı bireyler olarak yetişebilmeleri konusunda ÇHS’de belirtildiği gibi ailenin ve devletin sorumlulukları olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Modern çocuk koruma sistemlerinde, çocuklar ve ailelerin gereksinimleri temel alınarak, sosyal çalışma uygulamalarında özellikle çocuğun iyilik halinin sürdürülmesi konusunda odaklanılmaktadır. Sosyal refahın gerçek anlamını bulduğu ve sosyal hizmet örgütlenmelerinin de buna paralel geliştiği modern toplumlarda, tüm çocukların ve ailelerinin iyilik halini desteklemeye yönelik kapsamlı düzenlemeler, ÇHS’nin ruhuna uygun eksiksiz aile ve çocuk politikaları uygulanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelişmiş ülkelerde, çocuk refahı temel alınarak çocuk koruma sistemi organize edilmekte, çocukların ve ailelerinin gereksinimlerini sağlamak sistemin özünü teşkil etmektedir. Bu çerçevede, toplumsal riskleri içeren politika ve planlar ailelerin gereksinimlerini temel alarak gereksinim temelli faaliyet gösterdiğinden, birçok risk henüz oluşmadan önlenebilmektedir. Bu yolla, risk yaratan etmenler ortadan kaldırılarak, ailelerin direncini artırmak suretiyle kurum bakımına alınmadan, çocuğun yararına birçok çözüm üretilebilmektedir. Bu açıdan, çocuk koruma sisteminde aileye sosyal çalışma müdahalesi ve gereksinim duyduğu alanlarda ailenin güçlendirilmesi anlayışı, bu araştırmanın temel hareket noktasını oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>I.I. Türkiye’de</strong> <strong>Çocuk Koruma Sisteminin Tarihsel Gelişimi ve Bugünkü Yapısal Özellikleri </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de Cumhuriyet dönemine geçmeden önce, Osmanlı İmparatorluğu’nda korunması gereken çocuk olgusuna ve sosyal koruma çabalarının tarihsel gelişimine kısaca bakmak yararlı olacaktır. Bilindiği gibi sosyal refah devleti olgusu, tüm nüfus gruplarına yönelik düzenlemelerin felsefi ve ideolojik altyapısını oluşturmaktadır. Dolayısıyla, çocuğa yönelik düzenlemeler, hangi tarihsel dönemde ele alınırsa alınsın bir bütün olarak sosyal koruma anlayışıyla beraber değerlendirilmelidir. Dünyada, çocukluğun özel olarak korunması gereken bir dönem olduğu anlayışı 1700’lü yıllardan sonra gündeme gelmeye başlanmıştır. Bu nedenle, dünyadaki diğer ülkelerdeki gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da tüm nüfusu ve özellikle çocukları kapsayan bir sosyal refah sistemi olmadığı bilinen bir gerçektir. Sosyal refah benzeri uygulamalar, uzun yıllar boyunca yerel vakıflar ve yardımlaşma sandıkları ile özellikle İmparatorluğun değişik dönemlerdeki başkentlerinde yürütülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nda, korunması gereken çocuklara yönelik hizmet veren ilk kurum olan “vakıflar” aracılığıyla, özellikle yetim ve yoksul çocuklara İslâm dininin hayırseverlik duyguları çerçevesinde yardım edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Özbek (2002: 10)’e göre;</p>
<p style="text-align: justify;">“Türkiye’de Cumhuriyete kadar çocukların korunması, günümüzdeki anlamıyla devletin sosyal sorumluluğunun bir sonucu olarak değil, padişahların kendi meşruiyetlerini korumasının bir aracı olarak hayır yapma konusu olmuştur. Merkezi devletin sosyal alana müdahale imkânının sınırlı olduğu tarihsel koşullarda aile ve kan bağı ilişkileri, mahalle, köy, cemaat dayanışmaları, lonca gibi üretim temelli dayanışmalar, tarikat, zaviye gibi dini içerikli odaklaşmalardan oluşan bir dizi beşeri ilişki, bireyin ailevi, sosyal ve doğal krizler karşısında korunmasını sağlayan bir refah sisteminin temellerini oluşturmuştur. Osmanlı’da, Bursa, Edirne, İstanbul gibi kentlerde ve bölgelerde merkezi ve yerel elitin çeşitli kesimlerinin girişimleriyle oluşturulmuş ve çoğunlukla vakıf gelirleriyle desteklenen sosyal kurumların varlığı iyi bilinen bir gerçektir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı İmparatorluğu’nda, önemli olan genel güvenliğin sağlanmasıdır; devletin geleceği ve güvenliği her zaman asıl üstünde durulan konudur. Vatandaşların korunması sorunu, yerel destek sistemleri ve yardımlaşma vakıflarına bırakılmıştır. Toplumsal yapı, ortaya çıkan sorunların çözümü için kendi iç dinamiklerine özgü yöntemler geliştirmiş ve kimsesiz çocukların evlat edinilmesi, kimsesiz kız çocuklarının ‘besleme’ ismi altında, aile yanında bakılıp gözetilmesi köklü bir gelenek olarak yerleşmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyadaki gelişmelerle bağlantılı olarak, 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı’nın sosyal olaylara ve kurumlara ilgisi artmaya başlamıştır. II. Mahmut’tan itibaren meydana gelen gelişmelerle; kamu sağlığı hizmetleri, dul ve yetimlerin maaşlarının düzenlenmesi, yetim çocuklara yönelik vasilik düzenlemeleri, eğitim-öğretimin yaygınlaştırılması, yoksullara yardım amaçlı düzenlemeler gibi konulara devletin girmesi, yeni bir yönetim anlayışının belirtileri olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetici grubu, Avrupa ve özellikle Fransa’daki gelişmelerden ve çağdaş düzenlemelerden etkilenmiş, devletin bu sosyal düzenlemeleri Tanzimat’ı ortaya çıkartan dinamiklerden güç almış ve bu değişime öncülük eden dönemin aydınları, aynı zamanda yeni Cumhuriyetin temellerini inşa etmişlerdir (Okay, 1999).</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı’da, 19. yüzyılın sonlarına doğru çocuklar için bazı kurumların açıldığı görülmektedir. Örneğin, 1868 yılında Tuna Valisi Mithat Paşa tarafından çocuklar için “ıslahhaneler” açılmıştır. 1872 yılında da “Darüşşafaka”, çocuklara yönelik sosyal hizmetleri yürütmek üzere faaliyete başlamıştır (Çengelci, 1998). Dilenciliği meneden nizamnamenin çıkarılmasının ardından, 1896 yılında açılan “Darülaceze”; kimsesiz, yoksul ve terk edilen çocukların korunduğu belli başlı kurumlardan biri olmuştur. Yine II. Abdülhamit zamanında 1909 yılında açılan ve daha sonra kapatılan “Darülhayr-i Ali” ile yoksul çocuklara yetimhane olarak hizmet verilmiştir (Okay, 1999). 1920’li yıllara gelindiğinde, 13 yaşın altındaki tüm çocukların korunması amacıyla açılan “Islahhaneler” ve yalnızca kimsesiz ve yoksul çocukları korumak ve eğitmek amacıyla açılan darüleytamlar dikkat çekmektedir (Uluğtekin, 2004). 1917 yılında, 65 Darüleytamda yaklaşık 11 bin çocuğa bakım ve eğitim verilirken, parasızlık nedeniyle bunların kapatılması gündeme gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Himaye-i Etfal Cemiyetinin kuruluş tarihi konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Cemiyetin yayınlarında ve birçok makalede kuruluş tarihi, 1921 olarak belirtilmektedir. Ancak, Okay (1999)’a göre cemiyetin aslında 1917 yılında İstanbul’da kurulduğunu gösteren kaynaklar da vardır. Balkan Savaşı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi peş peşe yaşanan savaşlarla, şehit olanların geride bıraktıkları yetim çocuklarına yardım etme gereksinimi ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine, 30 Haziran 1921 tarihinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatları ile konu devlet kademelerinde özel bir önemle ele alınmış ve Ankara’da, Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumunun temellerini oluşturan Himaye-i Etfal Cemiyeti kurulmuştur. Bu çalışmada, “Himaye-i Etfal Cemiyeti”nin 1917 yılında kurulduğu kabul edilmekle beraber, asıl büyük atılımların Atatürk’ün konuyu devlet kademelerine taşımasıyla, 1921 yılından sonra ortaya çıktığı ve cemiyetin daha fazla etkinleştirildiği benimsenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun korunmasına ilişkin ilk esaslı hükümler, 17 Şubat 1926 tarih ve 743 sayı ile kabul edilen Türk Medeni Kanunu’nda bulunmaktadır. Bu kanunun 241-320. maddeleri nesebin tarifiyle, anne çocuğa karşı mükellefiyetleri, evlat edinme, velayet, çocuk malları, nesebi sahih olmayan çocukların durumu refah müesseseleriyle ilgili hükümler bulunmaktadır (Gökçe, 1971). Bu kanuna dayanılarak 1928 yılında Dahiliye Vekaleti tarafından, “öksüz,  kimsesiz ve işçi çocukların barınması” için Belediyelerin bütçeleri elverdiği ölçüde, tüm illerde “Barınma Evleri” kurulması kararlaştırılmıştır (Sapmazlı, 1943; akt. Uluğtekin, 2001: 10).</p>
<p style="text-align: justify;">Özbek (2002: 20)’e göre; “Cumhuriyet Türkiye’sinde, devletin sosyal alana müdahalesinin çalışma hayatı, sendikalaşma, işçi sigortaları ve sosyal güvenlik eksenli bir rotaya oturması ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası Milletler Cemiyeti’nin etkileriyle ülkemizde, oldukça önemli düzenlemeler yapılmıştır”.</p>
<p style="text-align: justify;">1930 yılında çıkartılan 1593 sayılı “Umumi Hıfzıssıhha Kanunu”ndan sonra, 1949 yılında 5387 sayılı kanun; 1957 yılında 6972 sayılı “Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkında Kanun” ile yeniden düzenlenmiştir. Bu kanunla, kimsesiz ve korunmaya muhtaç çocukların bakımı konusunda mahalli idarelere de yetki verilmiş, 5387 sayılı yasadaki yetersizlikleri gidermek amacı ile valiliklerdeki koruma birliklerine de sosyal hizmetlere ilişkin görev ve sorumluluklar yüklenmiştir. Cumhuriyet döneminde, sosyal hizmetler alanında yapılan ilk kapsamlı düzenleme de 23 Mayıs 1949 yılında çıkartılan 5387 sayılı “Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkındaki Kanun”dur. Bu kanunla, “beden ruh ve ahlak gelişimleri tehlikede olan; ana ve/veya babası belli olmayan ve Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre, haklarında korunma kararı alınması zorunlu görülen çocukların” korunması amaçlanmıştır. Bu yasanın en büyük önemi, çocuklara yönelik hizmetlerin ilk kez kurumsal bütünlük içerisinde sunulmaya yönelik hedefleri içermesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de sosyal alana ilişkin en önemli düzenlemeler, 1960’lı yılların gelişiyle hız kazanmıştır. Sosyal devletin gelişme dönemi olarak anılan 1960-1970 yılları arasındaki 10 yıllık dönemde; sosyal güvenlikle ilgili önemli gelişmeler yaşanmış, işsizlik sigortası, tam istihdam, bakım sigortası gibi önemli kurumlar hayata geçirilmiştir. Bu dönemde, tüm dünyada toplumların refah seviyesi önemli derecede artmış, insanların yaşam kalitesi yükselmiştir. Türkiye de bu gelişmelerden etkilenmiş ve bunun en önemli yansıması 1961 Anayasasının kabulü olmuştur. 1961 Anayasası’yla beraber, çocuğa ve aileye yönelik ifadeler 43. maddede, “çocuklar, gençler, kadınlar özel olarak korunur” ibaresi ile yer almıştır. 1960’lı yıllarda, Çocuk Esirgeme Kurumu (ÇEK)’nu yakından ilgilendiren ve daha sonraki yıllarda çocuğun korunmasına yönelik yasal, örgütsel yapıyı doğrudan biçimlendirecek ilerlemeler kaydedilmiştir. Bunlardan en önemlisi, 1959 yılında “Sosyal Hizmetler Enstitüsü”, 1961 yılında da “Sosyal Hizmetler Akademisi”nin kurulmasıdır. 1963 yılında ise 225 sayılı Kanun ile SSYB merkez teşkilatı bünyesinde Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü kurulmuş, 20 sene yürürlükte kaldığı süre içerisinde,  faaliyetlerinin niteliği ve kazanımları ile 1983 yılında kurulacak SHÇEK’e temel oluşturmuştur. Böylece Türkiye’de ilk kez, “sosyal çalışma” profesyonel anlamda ele alınmaya ve bir meslek olarak filizlenmeye başlanmıştır. Diğer taraftan da 1949 ve 1957 yılında çıkartılan kanunların, korunmaya muhtaç çocuklar sorununa bütüncül bir bakış açısı taşımadığı anlaşılarak, 1979 yılında 2253 sayılı “Çocuk Mahkemeleri Kanunu” kabul edilmiş, yönetmelik 1982 yılında yürürlüğe girebilmiş ve 1987 yılı sonunda da mahkemeler ancak fiilen iki ilde kurulabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu gelişmelerle, çocuk sorunu konusunda, kamu ağırlığını hissettirmeye başlamış ve sivil toplum örgütü olan ÇEK’in etkinliği azalmıştır. Sonuç olarak, dönemin Devlet Başkanının Ankara Keçiören’deki çocuk yuvasında yaptığı denetimde, çocukların kötü beslendiği, koşullarının iyi olmadığı tespit edilerek, 5 Mayıs 1981 tarihinde 51 No’lu Milli Güvenlik Kurulu Kararı ile ÇEK feshedilmiş ancak tamamen ortadan kalkması 1983 yılını bulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu gelişmeler, 1983 yılında, sosyal hizmetlerin tek elde toplanması amacını güden 2828 sayılı SHÇEK Kanunu çıkartılmasına temel oluşturmuştur. Bu kanunla, dağınık haldeki çocuk koruma hizmetlerinin belirli ölçülerde bir araya toplanması amaçlanmıştır. En büyük yenilikler, yeni kurumun muhtaç kişilere “aile bütünlüğü” içinde parasal ve malzeme olarak sosyal yardımlar sağlaması yetkileriyle donatılması ve korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili hizmetler merkezi idarenin sorumluluğu altında ve tek kuruluş bünyesinde yürütülmesi anlayışı olmuştur. Bu yeni kuruma, hizmetlerin geliştirilmesi ve düzenlenmesi konusunda geniş bir mevzuat hazırlama yetkisi verilmiştir. Böylelikle 1940’lı yıllardan itibaren çocuğa ilişkin iyi niyetli ancak ağır aksak yürüyen düzenlemeler ve Türkiye çocuk koruma sistemi, hiç değilse çağdaş bir anlayış açısından önemli bir aşamaya ulaşmıştır. Uluğtekin (2001: 17); yasanın önemini belirtmekle beraber, “bu yasanın aileyi ve çocuğu bir arada desteklemeyi amaçlayan yaygın politika ve örgütlenme biçimine sahip olmadığı” eleştirisini getirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 41, 58, 60, 61, 65. maddeleri genelde ailenin özelde de çocuğun korunmasını içeren hükümler taşımaktadır. 1982 tarihli T.C. Anayasası’nda çocuk kavramı ailenin içinde ele alınmış, çocuğun ve ailenin devlet korumasında olduğu ifade edilmiştir (Kontaş, 1992). Anayasanın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sosyal devlet olduğuna dair bağlayıcı hüküm yer almakta, bu hüküm Devlete; bireylerin ihtiyaçlarını sağlaması, fakirlik ve eşitsizlikleri asgariye indirmesi, vatandaşların insan onuruna uygun yaşayabilmesi ve yarın endişelerinin azaltılması için gerekli önlemleri alması ve hizmetleri vermesi sorumluluğunu yüklemektedir. “Ailenin Korunması” başlıklı 41. maddesine göre; “Aile, Türk toplumunun temelidir ve Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle anne ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır, teşkilatları kurar” ifadesi yer almaktadır. Sosyal güvenlik hakkını düzenleyen 61. maddede ise, “Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır ve bu amaçla gerekli teşkilatı ve tesisleri kurar veya kurdurur” denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde, 2001 yılında yürürlüğe giren 4722 sayılı Yeni Türk Medeni Kanununun 185. maddesinde “Eşler, aile birliğinin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler” denilmektedir. Çocuğun yerleştirilmesini düzenleyen 347. maddeye göre ise, “çocuğun menfaati ve bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunur ve çocuk manen terk edilmiş halde kalırsa hâkim, çocuğu bir aile yanına veya bir kuruma yerleştirebilir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde 1983 yılına kadar değişik kurum ve kuruluşlar aracılığı ile dağınık bir şekilde sunulan ve bu durumdan kaynaklanan sorunlar nedeniyle tek elde toplanmasını öngören 2828 sayılı Sosyal hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu 27/05/1983 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunla kurulan Sosyal hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü Merkez teşkilatı Ankara’da olmak üzere 81 ilde ve bazı ilçelerde teşkilatını oluşturmuş; çocuk, genç, yaşlı, özürlü ve ailelere yönelik Sosyal Hizmetleri ülke genelinde uygulayan en etkin ve yaygın kurum haline gelmiştir. Tek elden yönetmenin avantajı ile hizmetlerde kalite ve standardın belirli düzeye çıkması sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha önce belirtildiği üzere; “çocuk koruma sistemi” denilince, bir toplumda çocukların ihmal ve istismardan korunması için, çocuğun tam iyilik halinin devamını hedefleyen hizmetlerin organize edildiği yasal ve örgütsel yapıdan bahsedilmektedir. Türkiye’de çocuk koruma sistemi, SHÇEK tarafından biçimlendirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizdeki ÇKS’de yapılan en temel yasal düzenleme olan 2828 sayılı ve 1983 tarihli,  SHÇEK kanunuyla; “öncelikli olarak, korunmaya muhtaç çocuklara, gençlere, ailelere yönelik sosyal hizmetleri planlamak, uygulamak, rehberlik hizmetleri sağlamak, yönlendirmek, koordine etmek ve denetlemek hedeflenmiştir”. SHÇEK kanunun üçüncü maddesine göre ‘korunmaya muhtaç çocuk’; “beden, ruh ve ahlak gelişimleri veya şahsi gelişimleri, güvenlikleri tehlikede olup;</p>
<p style="text-align: justify;">Ana veya babasız, ana ve babasız,</p>
<p style="text-align: justify;">Ana veya babası veya her ikisi de belli olmayan,</p>
<p style="text-align: justify;">Ana veya babası veya her ikisi tarafından terk edilen,</p>
<p style="text-align: justify;">Ana veya babası tarafından ihmal edilip; fuhuş, dilencilik, alkollü içkileri veya uyuşturucu maddeleri kullanma gibi her türlü sosyal tehlikelere ve kötü alışkanlıklara karşı savunmasız bırakılan ve başıboşluğa sürüklenen çocuk” tur.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin (1993: 8)’in sistemle ilgili eleştirisine göre;</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu tanıma uyan çocukların sayısı hakkında elde kesin bir bilgi yoktur ve kuşkusuz bu, büyük bir eksikliktir. Çünkü, hizmetlerin niceliği ve niteliğini değerlendirirken ve yeni hizmetlere duyulan gereksinmeyi ortaya koyarken, sayılar çok önemlidir. Bugün Türkiye’de, bir görüşe göre beş yüz bin, bir diğer görüşe göre bir milyon civarında korunmaya muhtaç çocuk bulunmaktadır. Halen, 19.732 çocuk devletin korunması altındadır. Diğer bir deyişle eğer ülkemizde bir milyon civarında korunması gereken çocuk varsa; devlet, bunun sadece % 1.97’sine ulaşabilmektedir. Bu durumda korunmaya muhtaç çocuk olduğu varsayılan çocukların büyük çoğunluğu nerededir ve ne yapmaktadır?”</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim, günümüzdeki alan uygulamalarında sadece kuruma yapılan müracaatlar değerlendirilmeye çalışılmakta, toplumsal sistemde risk altında yaşayan bütün çocukların korunması konusunda mevcut durumu belirlemek için, herhangi bir envanter çalışması ya da uygulamanın halen bulunmadığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de, sosyal güvenlik denildiğinde akla ancak sosyal sigorta sistemi (prim karşılığı çalışanların korunması) ve dar kapsamlı sosyal yardım sistemi (ihtiyaç sahiplerine karşılıksız ayni/nakdi yardım) gelmektedir. Dumon (1991)’un aile ve çocuk politikaları konusundaki sınıflandırmaları doğrultusunda; ülkemizde aileyi sürekli gelir sahibi yapacak, iş bulmasını sağlayacak güçlendirme politikalarının bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Türkiye’de, bu sistemin son derece yetersiz olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca, devlet memurlarına kira yardımı (lojman tazminatı), eş yardımı, çocuk yardımı, doğum ve ölüm yardımı gibi katkıların son derece düşük tutarlarda oluşu, aile politikası anlayışında ne kadar ciddi eksiklikler olduğuna ilişkin somut örneklerdir. Ayni ve nakdi yardımların dağıtımı ve örgütlenme biçimi açısından çok dağınık olduğu, SHÇEK, SYDV, Belediyeler, sivil toplum kuruluşları gibi birbirinden farklı birçok kurum ve kuruluşun bu hizmetleri sunmaya çalıştığı, hak temelli ve geniş kapsamlı çağdaş sosyal yardım uygulamalarından uzak sadaka biçiminde yardımların dağıtıldığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocukların korunması ve sağlıklı bireyler olarak yetiştirilebilmesi açısından kurum bakımı modelinin, çocukların fiziksel, duygusal ve zihinsel gelişimlerini  ve sağlıklı sosyalleşmelerini sağlamakta yetersiz kaldığı bilinmektedir. Kurum bakımındaki çocukların korunma altına alınma nedenlerinin başında, ailelerin “ekonomik yetersizliklerinin” olduğu bir gerçektir. Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin araştırmasında, (2006) SHÇEK’in Türkiye genelinde bulunan yetiştirme yurtlarında bulunan çocukların % 68.1’inin ekonomik yoksunluk nedeniyle korunma altına alınmış olduğu belirlenmiştir. Sosyal yardımların en önemli işlevi, kurumun öncelikli hedef grubu olan korunması gereken çocukların, kurum bakımına alınma nedeninin ekonomik yoksunluk olması halinde, bu çocukların korunma altına ya da kuruluşa alınmadan, sosyal yardımla desteklenerek, ailenin parçalanmadan bir arada yaşamasına olanak sağlamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK, 2007 Yılı Değerlendirme Raporuna göre; “SHÇEK’in faaliyetleri için; 2005 yılında 340 milyon TL olan ödenek, 2007 yılında % 100’e yakın artışla 618 milyon TL’na yükseltilmiştir”. Devletin sosyal hizmetler alanına daha fazla kaynak aktarması yanında, 2000 yılında, kurumda 811 SHU ve 150 Psikolog ve 65 doktor görev yaparken, 2006 itibariyle bu sayı 1.140 SHU ve 221 Psikolog ve 108 doktora yükseltilmiştir. Modern sosyal hizmetleri organize eden gelişmiş ülkelerle kıyasladığımızda bu sayıların niceliği bile, ülkemizde sosyal politika uygulama düzeyinde sosyal sorunların çözümü, sosyal hizmetlerin yürütülmesi konusuna ne kadar büyük mesafelerin kat edilmesi gerektiğini önüne sermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>I.II.1.</strong> <strong>Çocuğun Aile İçinde Bakımı ve Korunması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun aile içinde bakımı ve korunması, toplum-temelli bir hizmet modeli olarak bu araştırmada korunması gereken çocuklara yönelik çocuğun yararını gözeten ideal uygulaması olarak ele alınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm anne babalar çocuklarını en iyi biçimde yetiştirmek isterler ancak ana babaların yaşam koşulları ve yaşam olayları her zaman bunu olanaklı kılmamaktadır. Bazı aileler, aile bütünlüğü dağıldıktan sonra fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik nedenlerle güçsüz kalarak, sorunlarını çözemez bir hale gelerek çocuklarına bakamayacak duruma düşebilmektedirler. Ailedeki çözülemeyen problemlerden dolayı, çocukları kurum bakımına alındıktan sonra, aileler normal koşullarına döndüklerinde ya da ailelerin gereksinimleri karşılandığında, aileye sosyal çalışma müdahalesi yoluyla “ailenin yeniden birleştirilmesi” çözümü sonucu, çocuklar ailesine dönebilecek ve normal yaşamlarına devam edebileceklerdir. Zaten, çocuk için sosyal hizmetin temel felsefesi açısından doğru olan yöntem de budur.</p>
<p style="text-align: justify;">2828 sayılı SHÇEK Kanunu’nda yer alan sosyal yardım uygulamaları ile temel gereksinimlerini karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere sosyal yardım sunulmaktadır. 28.09.1986 tarihinde yürürlüğe giren; 29.12.1993, 10.04.1997, 31.03.2005 ve 01.07.2006 tarihlerinde bazı maddeleri değiştirilen “Ayni Nakdi Yardım Yönetmeliği” hükümleri çerçevesinde verilen “sosyal yardım”; yoksulluk içinde olup temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük seviyede dahi sürdürmekte güçlük çeken kişilere ve ailelere kaynakların yeterliliği ölçüsünde yapılan ayni ve nakdi yardımları kapsamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yönetmeliğe göre, çocuklar açısından ayni nakdi yardımdan yararlanabilecek öncelikli nüfus grupları şunlardır;</p>
<p style="text-align: justify;">Korunma kararlı kuruluşta bakılan çocuklardan ailesi yanında bakılabilecek olanlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Korunma kararlı olup yuvaya yerleştirilmek için sırada bekleyen çocuklar,</p>
<p style="text-align: justify;">Hakkında korunma kararı alınmak talebiyle başvuruda bulunulup, korunma kararı alınmaksızın ekonomik destek ile ailesi yanında bakılabilecek durumda olan çocuklar,</p>
<p style="text-align: justify;">Korunma kararı olmamakla birlikte, eğitimine devam etmekte ekonomik güçlükler yaşayan ilk ve orta öğretim öğrencileri.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kapsamda SHÇEK Genel Müdürlüğü’nde, kurum bakımı altına alınmış olan çocukların tekrar aile veya akraba yanına döndürülmesi ‘ailenin yeniden birleştirilmesi’ yönünde çalışmalar yapılmaktadır. 2005 yılından sonra; Türkiye çapında 1.839 çocuğun, İstanbul’da ise 222 çocuğun aile ve akraba yanına döndürüldüğü bildirilmektedir (SHÇEK, 2007).</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK 2007 Yılı Faaliyet Raporuna göre; “bir yıllık sürede, toplam 16.526 çocuğa ayni nakdi olarak sosyal yardım sağlanmıştır. Bunlardan 4.640’ı korunma kararı olan çocuklar, 10.225’i korunma kararlı statüde olup kurum bakımına alınmadan sosyal yardım yapılanlar, 1.661’i ise korunma kararı olmaksızın yardım yapılan çocuklardır”. Rapora göre, kurum bakımında yuvada kalan çocukların aylık maliyeti 900 TL, aile yanında desteklenen çocukların maliyeti ise 300 TL’dir. Dolayısıyla aile ve akraba yanında çocuğun desteklenmesi hem 1/3 oranında daha ekonomik, hem de çocuğun sağlıklı kişilik gelişimi için çok daha elverişlidir. Ancak, SHÇEK’de yürütülen uygulamalarda olduğu gibi, aileye sadece para yardımı yapmak yeterli değildir. Ailenin duygusal gereksinimleri, psiko-sosyal sorunlarının çözümü konusunda aile danışmanlığı ve rehberlik hizmetleri geliştirilmeli, aileye sosyal çalışma müdahalesi yoluyla ailenin iyilik halinin devamı sadece maddi bakımdan değil bütün açılardan desteklenmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizin çocuk koruma sistemi olan SHÇEK’te, kurum bakımında bulunan 20.000 çocuğa oranla 2007 yılında 24.340 çocuğa sosyal yardım verilmesi ve SHÇEK’e ayrılan bütçenin son beş yılda üç katına çıkartılması daha önceki dönemlere kıyasla olumlu gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Ancak sosyal politika açısından, ‘çocuğun korunması’ konusunu devlet politikası haline getirerek, tüm toplumun entegre edileceği, yeterli kaynak ve finansman sağlanan çağdaş bir çocuk koruma sistemi oluşturmak gereksinimi kendini göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan, SHÇEK Kanunu’nda, suça sürüklenen çocuklar korunması gereken çocuk tanımı yapılırken kapsam dışı bırakılmıştır. Bu eksiklik, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun çıkartılmasının temel nedenlerinden biridir. Temmuz 2005 tarihli Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK, md. 1)’nda, korunma ihtiyacı olan veya suça sürüklenen çocukların haklarının ve esenliklerinin güvence altına alınmasını hedeflenmektedir. Kanuna göre, “korunma ihtiyacı olan çocuk”  bedensel,  zihinsel,  ahlaki,  sosyal ve duygusal gelişimi tehlikede olan,  ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuk olarak tanımlanmaktadır (Madde 3/a-1). Bugün ülkemizde 33 ilde toplam 73 çocuk mahkemesi ve 7 ilde çocuk ağır ceza mahkemesiyle birlikte çocuklara yönelik mahkemelerin sayıları toplam 93’ü bulmaktadır. 2005 yılının sadece ilk 6 ayında, 29.968 çocuk şüpheli tespit edilmiş olup, çocuk mahkemelerinde yıllık ortalama beş binden fazla dava dosyasına bakılmaktadır. Hırsızlık vb. olaylarda her 100 şüpheliden, 25’i çocuk olup, şu an cezaevinde bulunanların % 3’ünü çocuklar oluşturmaktadır (<a href="http://www.adalet.gov.tr/">Adalet </a>Bakanlığı, 2008).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>I.II.2.</strong> <strong>Çocukların </strong><strong>Koruyucu Aile Yanında Bakılması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aile parçalanmaları sonucunda, çocuklar bir süre ailesinden ayrılmak zorunda kalabilmektedirler. İşte bu süre içerisinde ailesinden ayrılmaları yönünde karar verilen çocukların, bu süreci kurum bakımı yerine başka bir aile yanında geçirmeleri daha yararlı olacağı düşüncesi, bu bakım türünün geliştirilmesini sağlamıştır. Buradaki amaç, çocukların ailelerinden ayrı oldukları bu zorlu dönemi en asgari zararla, fazla örselenmeden geçirmelerini sağlamaktır. Koruyucu aileler, sosyal hizmet uzmanılar tarafından ayrıntılı sosyal inceleme ve değerlendirmelerle seçilen geçici anne babalardır. Çocukların, kendilerini koruyacak, sevecek, destekleyecek, onlara güven sağlayacak, sosyo kültürel ve ekonomik gereksinimlerini karşılayacak bir aileye ihtiyacı olduğu düşüncesi bu uygulamanın temelini oluşturmuştur. Çocukların kendi ailelerince bakım ve korunma olanağı bulamadığı durumlarda, onları kurum bakımına almak yerine bu süreci başka bir aile yanında geçirmeleri ve normal yaşamlarına devam etmelerini sağlamak, çocuğun yararı için en doğru çözüm olarak görülmektedir. Türkiye’de koruyucu aile bakımı, 1961 yılında uygulanmaya başlamıştır. SHÇEK 2007 Yılı Değerlendirme Raporuna göre, 240 çocuk koruyucu aile yanına yerleştirilmiş, halen, 973 çocuk koruyucu aile yanında bakılmakta olup, 1983 yılından bugüne kadar toplam 4.353 çocuk koruyucu aile hizmetinden yararlandırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelişmiş ülkelerde, korunması gereken çocukların % 75’i koruyucu aile yanında bakılmakta iken, Türkiye&#8217;de bu oran sadece % 4’dür. Bunun nedenlerinden birinin ÇKS’nde, sosyal hizmet uzmanı sayısının çok yetersiz oluşu sonucu aile ve çocuk değerlendirmesinin gerektiği ölçüde ayrıntılı ve hızlı yapılamaması olduğu düşünülmektedir. Bir diğer neden de SHÇEK tarafından koruyucu ailelere ödenen ücretlerin 300 TL’ye yükseltilmesine karşın, bu toplum temelli bakım hizmetine toplumun gerektiği ölçüde katılım göstermemesidir. Ayrıca, bugünkü yönetmeliğe göre koruyucu aile işlemleri İl Sosyal Hizmetler Müdürlüklerince yürütülmekte olup, dosyayı tamamlama ve il müdürlüğüne sunma yetkisi yuva müdürlüklerine verildiği takdirde, bürokrasi azaltılarak, koruyucu aileye yerleştirilen çocuk sayısının artırılabileceği düşünülmektedir. Çünkü koruyucu aileler, çoğunlukla il müdürlüğü yerine direkt olarak kuruluşlara bu yönde müracaatlarda bulunmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II. SHÇEK’in Taşra Teşkilatının Özel İdarelere Devrinin İncelenmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Önce, yuva-yurt-huzurevi vb. tüm sosyal hizmet kuruluşlarının başlanacağı öngörülen il özel idarelerini yapısını incelemek yararlı bir çerçeve sağlayacaktır. 5302 sayılı il özel idareler kanunu incelendiğinde; il özel idarelerinin mali ve idari bakımından özerk bir kurum olduğu ve il genel meclis, İl encümeni ve vali ile idare edildiği görülmektedir. “İl özel idaresi”, il halkının mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idarî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisini ifade etmektedir. Kurumun, bulunduğu ilin müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamayı misyon edindiği  ve sağlık, eğitim, sosyal yardımlar, sosyal hizmetler, büyük şehir belediyesinin olmadığı ilin köy ulaşımı ve su işleri  konularda hizmet götürdüğü görülmektedir. Ayrıntılı incelendiğinde il özel idarelerinin sağlık, gençlik ve spor, tarım, sanayi ve ticaret; belediye sınırları il sınırı olan büyükşehir belediyeleri hariç ilin çevre düzeni plânı, bayındırlık ve iskân, toprağın korunması, erozyonun önlenmesi, kültür, sanat, turizm, sosyal hizmet ve yardımlar, yoksullara mikro kredi verilmesi, çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtları; ilk ve orta öğretim kurumlarının arsa temini, binalarının yapım, bakım ve onarımı ile diğer ihtiyaçlarının karşılanmasına ilişkin hizmetleri il sınırları içinde yapmakla yetkili olduğu dikkat çekmektedir. Ayrıca, merkezi idare tarafından yürütülen görev ve hizmetlere ait yatırımlardan ilgili bakanlıkça uygun görülenler, il özel idareleri eliyle de gerçekleştirilebildiğinden; geçmiş yıllarda da birçok çocuk yuvası, yurt bina yapımı, tadiatı ve tefrişinin daha hızlı bir biçimde gerçekleştirildiği de bilinen bir gerçektir. Görüldüğü üzere esasında zaten il özel idaresi, ilde bulunan kurumların taşra teşkilatıyla hemen hepsiyle bağlantılı ve bunların işlerine müdahil olma yetkisiyle, belli ölçülerde donatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İl özel idaresinin en önemli organlarından İl genel meclisinin görev ve yetkileri şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">a) Stratejik plân ile yatırım ve çalışma programlarını, il özel idaresi faaliyetlerini ve personelinin performans ölçütlerini görüşmek ve karara bağlamak.</p>
<p style="text-align: justify;">b) Bütçe ve kesin hesabı kabul etmek, bütçede kurumsal kodlama yapılan birimler ile fonksiyonel sınıflandırmanın birinci düzeyleri arasında aktarma yapmak.</p>
<p style="text-align: justify;">c) Belediye sınırları il sınırı olan Büyükşehir Belediyeleri hariç İl çevre düzeni plânı ile belediye sınırları dışındaki alanların imar plânlarını görüşmek ve karara bağlamak.</p>
<p style="text-align: justify;">d) Borçlanmaya karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">e) Bütçe içi işletmeler ile Türk Ticaret Kanununa tâbi ortaklıklar kurulmasına veya bu ortaklıklardan ayrılmaya, sermaye artışına ve gayrimenkul yatırım ortaklığı kurulmasına karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">f) Taşınmaz mal alımına, satımına, trampa edilmesine, tahsisine, tahsis şeklinin değiştirilmesine veya tahsisli bir taşınmazın akar haline getirilmesine izin; üç yıldan fazla kiralanmasına ve süresi yirmi beş yılı geçmemek kaydıyla bunlar üzerinde sınırlı aynî hak tesisine karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">g) Şartlı bağışları kabul etmek.</p>
<p style="text-align: justify;">i) İl özel idaresi adına imtiyaz verilmesine ve il özel idaresi yatırımlarının yap-işlet veya yap-işlet-devret modeli ile yapılmasına, il özel idaresine ait şirket, işletme ve iştiraklerin özelleştirilmesine karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">j) Encümen üyeleri ile ihtisas komisyonları üyelerini seçmek.</p>
<p style="text-align: justify;">k) İl özel idaresi tarafından çıkarılacak yönetmelikleri kabul etmek.</p>
<p style="text-align: justify;">l) Norm kadro çerçevesinde il özel idaresinin ve bağlı kuruluşlarının kadrolarının ihdas, iptal ve değiştirilmesine karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">m) Yurt içindeki ve yurt dışındaki mahallî idareler ve mahallî idare birlikleriyle karşılıklı işbirliği yapılmasına karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">n) Diğer mahallî idarelerle birlik kurulmasına, kurulmuş birliklere katılmaya veya ayrılmaya karar vermek.</p>
<p style="text-align: justify;">o) İl özel idaresine kanunlarla verilen görev ve hizmetler dışında kalan ve ilgililerin isteğine bağlı hizmetler için uygulanacak ücret tarifesini belirlemek.</p>
<p style="text-align: justify;">İl genel meclisinin aldığı kararları tam metnini 15 gün içinden valiye gönderir ve vali uygun görmesi halinden alınan bu kararı onaylar uygun görmediği zaman 7 gün içinden gerekçesini açıklayarak iade eder valiye gönderilmeyen veya valinin onaylamadığı kararlar geçersiz sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">İl özel idarenin personelini vali atar ve ilk meclis toplantısında il genel meclisi üyelerinin bilgisine sunulur. İç ve dış denetim 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu hükümlerine   göre yapılır. Kurum tüm resmi kurumlar gibi 4734, 4735 sayılı kanunlarına ve 2886 sayılı Devlet İhale kanuna tabi olup; katma değer vergisi ile özel tüketim vergisi hariç her türlü vergi, resim, harç, katkı ve katılma paylarından muaftır.</p>
<p style="text-align: justify;">Personele yapılan ek ödeme açısından, bazı illerde çalışanlara 200 TL ile 400 TL arasından sosyal yardım veya öğlen yemek ücreti adı altından ek bir ödemelerin yapıldığı ve encümen kararı ile personelin % 10’unu geçmeyecek biçimde yılda en fazla iki kez ikramiye ödenebildiği (1200 TL civarında); büyükşehir belediyelerinin olduğu yerlerde (1800 TL civarında) bilinmektedir. İdari ve mali açıdan özerk bir yapıya sahip olan özel idarelere devredilecek yuva, yurt personeli için ek ödeme alma şansı olabileceği görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>III. Genel Değerlendirme Sonuç ve Öneriler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Modern sosyal hizmet sistemleriyle karşılaştırıldığında, mevcut veriler ülkemizde halen “sosyal sorunlar” ve özellikle “çocuk sorunu”na ne kadar yüzeysel yaklaşıldığını ve sorunların gerektiği ciddiyette ele alınmadığını sergilemesi bakımından önem taşımaktadır. Türkiye’de, çocukların korunmasını sağlamaya yönelik politika eksiklikleri nedeniyle yeterince güçlendirilemeyen ve kurumsallaşamayan SHÇEK, kendi olanakları ve gücü ölçüsünde bir takım uygulamalar yapabilmiştir. Oysa tüm çocukların korunması ancak tüm kamu kurum ve kuruluşlarının dahil olduğu entegre politikalarla olanaklı hale gelebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizin toplumsal yapısı hızla değişmekte olup bu değişim, aileleri derinden etkilemekte ve durmadan büyüyen sosyal sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Korunması gereken çocukların bakımı ve yetiştirilmeleri, çocuk refahının sağlanması, ailenin korunması konularında öncelikli politikaların bulunmadığı ve aile kurumunun her bakımdan güçlendirilerek, kalkınmaya paralel olarak ekonomik ve sosyal yapıdaki değişme ve gelişmelere uyum sağlamasına yardımcı olacak tedbirlerin devlet tarafından yeterince alınmadığı söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluslararası çalışan çocukla ilgili örgütlerin öne çıkardığı gibi sosyal ve ekonomik kalkınmanın iki önemli unsurundan birisi “çocuk” diğeri ise “kadın”dır. Bunun nedeni, kalkınmada çocuğun önemi ve geleceğe yönelik bir misyonu olması, kadının ise sağlıklı bir geleceğin ortaya çıkmasındaki etkili rolüdür.  Sosyal hizmet mesleğine, insan refahının güçlendirilmesi ve toplumsal gereksinimlerinin karşılanmasını hedefleyen düşüncenin ürünü olarak, küreselleşmenin ortaya çıkarttığı sorunlara çözüm bulmada hayati bir rol ve görev düşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde sosyal hizmetle ilgili son gelişmelere bakıldığında, Bakanlar Kurulu’nun 03 Haziran 2011 tarihinde aldığı kararla kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 8 Haziran 2011 tarihli Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sosyal hizmetler ve sosyal yardım sunan kurumların dağınıklığı ve koordinasyon eksikliği, hizmette bir standardın bulunmayışı gibi konularda eleştiriler uzun zamandır kamuoyunda tartışılmaktaydı. Hükümet yetkilileri bu alanda bir “icracı bakanlık” kurulması çalışmalarını sürdürdüklerini çeşitli vesilelerle açıklamışlardı. Seçim sonrası hükümetin ilk uygulamalarından biri olacağı beklenen bakanlık, genel seçimlerden üç gün önce, diğer bazı bakanlıklarla birlikte kurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmetler ve sosyal yardımlar alanında hizmet standardının sağlanması ve mevcut yapıdaki dağınıklığın giderilmesi, bu anlamda icracı bir bakanlığın kurulması gerekli olduğu bu konularla ilgilenen herkesin hemfikir olduğu bir gelişmedir. Ancak, yeni oluşturulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Teşkilat Kanunu, kamuoyunda tartışılmadan ve üniversitelerin sosyal hizmet bölümleri, sosyal hizmet uzmanları derneği gibi önemli sosyal tarafların ve uzun yıllar alan tecrübesi olan sosyal hizmet uzmanlarının, ilgili kesimlerin görüşleri alınmadan “hızla” çıkarılmış olması, yöntem açısından sakıncalı görülmektedir. Bakanlığın adının daha kapsayıcı, sosyal hizmet disiplinin bilimsel özünü ve sunulan hizmetin niteliğini ifade eden tarzda olması gereklidir. Örneğin bakanlığın adı, “Sosyal Hizmet ve Sosyal Yardım Bakanlığı” olabilirdi. Ayrıca, yeni kurulan bakanlık bünyesinde öngörülen yapı, hizmetten yararlanan toplum kesimlerinin bundan nasıl etkileneceği ve bu alanda çalışan personelin durumuna ilişkin birtakım belirsizlik ve çelişkiler bulunması, bu pozitif gelişmelere gölge düşürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameyle; 23 Mayıs 1983’de kurulun, neredeyse 30 yıllık birikimi olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü (SHÇEK), Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Aile ve Sosyal Araştırmalar Kurumu, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü, Özürlüler İdaresi Başkanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü kapatılmıştır (Geçici madde 1). Bu kurumların taşınır ve taşınmaz malları, personeli, hak ve yükümlülükleri v.b.  Bakanlığa devredilmiş sayılmaktadır (Geçici madde 2). Sayılan kurumlardan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü’nün taşra teşkilatında bulunan sosyal hizmet kuruluşları, personeli, taşınır taşınmaz malları v.b.  il özel idarelerine devredilmiştir.  Devir işlemlerinin esasları Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecektir (Geçici madde 9). Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının teşkilatlanmasının tamamlayacağı 31.12.2011 tarihine kadar Bakanlık görevleri, yukarıda sayılan kurumların mevzuatı, birimleri ve ilgili personeli tarafından yürütülecektir (Geçici madde 1).</p>
<p style="text-align: justify;">1983 yılında çıkartılan 2828 sayılı kanunla kurulan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü Merkez teşkilatı Ankara’da olmak üzere 81 ilde ve bazı ilçelerde teşkilatını oluşturmuş; çocuk, genç, yaşlı, özürlü ve ailelere yönelik sosyal hizmetleri ülke genelinde uygulayan en etkin ve yaygın kurum haline gelmiştir. Tek elden yönetmenin avantajı ile hizmetlerde kalite ve standardın belirli düzeye çıkması sağlanmıştır. Öncelikle belirtmek gerekir ki Ak Parti iktidar döneminde, SHÇEK kurumun üst yönetim anlamında yetkilendirilmesi gereken bilim adamı donanımıyla güçlendirmemiş olması, son 9 yılda bütçesi neredeyse 8 kat artırılmış olan bir kurumun birçok açıdan başarısız olmasına ve zeminini iyice zayıflatılmasına ve kapatılmasına neden olmuştur. Sağlık Bakanlığında uzun yıllar alan tecrübesi bulunan akademisyenlerden (Profesör, Doçent vb.) oluşan ve sağlıkta dönüşümü başarıyla gerçekleştiren stratejik müdahale, SHÇEK’te sosyal hizmet uzmanı akademisyenleri etkili kılınarak pekala başarılabilirdi. Devlet bakanlığı yerine yeni icracı bakanlık oluşturularak, SHÇEK’in yapısı yılların deneyimiyle güçlendirilerek, oluşturulacak sinerjiyle sosyal hizmet alanında başarının yakalanması olanaklı hale gelebilirdi. Ayrıca, sadece 1.000 sosyal hizmet uzmanıyla dahi bugün 310 bin ağır özürlüye evde bakım ücreti bağlanmasına yönelik ev ziyaretleri ve sosyal incelemeler, büyük bir fedakarlıkla yerine getirilmiş ve yüzbinlerce yurttaşımızın sosyal iyilik hali önemli ölçüde yükseltilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın görevleri, kadın, çocuk, özürlü ve yaşlılar, şehit yakınları ve gaziler, yoksullara yapılacak sosyal yardımlar dâhil, toplumun çeşitli kesimlerine sunulacak her türlü sosyal yardım ve sosyal hizmetlerin planlanması, koordine edilmesi ve uygulanması olarak sıralanmaktadır (Madde 2).</p>
<p style="text-align: justify;">Bakanlık bünyesinde 14 hizmet birimi kurulacaktır. Bunlardan 5’i doğrudan sosyal hizmet ve sosyal yardımlarla ilgili olarak kurgulanmış olup genel müdürlük düzeyindedir: Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü,  şehit ve gazi yakınları ile ilgili çalışmaları yürütecek olan birim Daire Başkanlığı olarak kurulacaktır (Madde 6).</p>
<p style="text-align: justify;">Kararname dikkatle incelendiğinde öncelikle; merkez ve taşra teşkilatından oluşacak Bakanlığın merkez teşkilatı, kapatılarak Bakanlığa devredilen Genel Müdürlük ve Başkanlıkların personeli ve taşınır taşınmaz malları vb. ile oluşturulurken, taşra teşkilatının nasıl kurulacağı belirlenmemiştir (Madde 23). Bakanlığın taşra teşkilatının kurulup kurulmayacağı belirsizdir. Bakanlığın “icracı bir bakanlık” mı? “planlayıcı bir bakanlık” mı? olduğu net biçimde anlaşılamamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bakanlık merkez teşkilatında kurulacak genel müdürlüklerin görevleri, çocuk, kadın, yaşlı, özürlü, yoksullar v.b. toplum kesimlerine sunulacak hizmetlerin planlanması, koordine edilmesi, bu alanlarda araştırma ve proje geliştirme, izleme ve değerlendirme v.b. gibi sıralanmaktadır. Doğrudan sosyal hizmet sunulan çocuk yuvası, yetiştirme yurdu, huzurevi, rehabilitasyon merkezi, sığınmaevi gibi sosyal hizmet kuruluşlarının bu zor kuruluşları üstlenebilecek gücü olmadığı görülen il özel idarelerine devredilmesiyle, bu genel müdürlüklerin nasıl bir işlevinin olacağı belirsizdir. Yeni bakanlığa bağlı genel müdürlüklerin, İçişleri Bakanlığı’na bağlı il özel idarelerinin yönetimi altındaki bu sosyal hizmet kuruluşlarının çalışmaları nasıl koordine edebileceği anlaşılamamaktadır. Oysa 30 yılllık bir bilgi ve uygulama birikimine sahip sosyal hizmet il müdürlüklerine bağlı sosyal hizmet kuruluşlarının il özel idarelerine devredilmesi yerine, bakanlığın taşra teşkilatı yapılması çok daha başarılı bir strateji olabilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bakanlığın kurulmasıyla kapatılan ve taşra teşkilatı il özel idarelerine devredilen Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü, mevcut haliyle ülke genelinde sosyal hizmet sunan tek kapsamlı kurumdur. Yeni yapıda, “hizmet sunumu nasıl organize edilecek?” Örneğin, korunmaya muhtaç çocuklar, il özel idarelerine bağlı çocuk yuvalarında bakılırken, evlat edindirme ve koruyucu aile hizmetlerini koordine etme görevi Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğüne verilmiştir. Bu iki kurum arasında olması gereken, etkili işbirliği nasıl oluşturulacaktır? Benzer şekilde, sosyal yardım talep eden bir vatandaş, bu talebini hangi birime yapacaktır. Bakanlık bünyesinde kurulacak olan Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü, iller düzeyinde nasıl örgütlenecek ve hizmet sunacaktır?</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet kuruluşlarının, hizmet sundukları toplum kesimleri ve sunulan hizmetin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, il özel idarelerine devri de tartışılması gereken bir durumdur. İl özel idarelerinin siyasi yapısı ve sürekli olarak değişen yapısı bir yana, bu kurumlar ihale yapma vb. konularda uzmanlaşmış olmasına karşın, sosyal hizmetlerin zor misyonunu üstlenebilecek bir donanıma sahip olmadıkları söylenebilir. Hizmet sunumunun iki ayrı bakanlık düzeyinde “parçalanması” başta yetki kargaşası olmak üzere, başka ciddi sorunları da beraberinde getirebilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapatılan Genel Müdürlükler ve Başkanlıkların Merkez teşkilatında görev yapan personel, Bakanlık kadrosuna aktarılırken, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu taşra teşkilatında görev yapan personel, il özel idarelerine aktarılmaktadır. Personelin özlük hakları ve diğer hususlar konusundaki belirsizlik ve karışıklıklar, oldukça hassas kuruluşlar olan sosyal hizmet kuruluşlarında çalışanları olumsuz etkileyecektir. Sosyal hizmetler alanında çalışan sosyal hizmet uzmanı, psikolog, çocuk gelişimi uzmanı, fizyoterapist, çocuk eğiticisi, hemşire, öğretmen, doktor gibi doğrudan insanla çalışan ve toplumun incinebilir kesimlerine hizmet sunan bu meslek gruplarının durumu belirsizleştirilmiştir. Bunun yanı sıra, Bakanlığın merkez teşkilatı birimlerinde istihdam edilmek üzere, Aile ve Sosyal Politikalar Uzmanı ve Uzman Yardımcıları ile Aile ve Sosyal Politikalar Denetçileri ve Denetçi Yardımcıları kadroları getirilmektedir (Madde 31). Sosyal hizmet ve sosyal yardım alanında hem nitelik hem de nicelik olarak yetersiz personelle hizmet sunan sosyal hizmet kuruluşlarının personel sayısının arttırılması yerine, kariyere yönelik uzmanlık kadroları oluşturulması ne derece doğru bir girişimdir?</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmetler ve sosyal yardımlar alanındaki dağınık yapıyı ortadan kaldırmak ve daha etkin hizmet sunmak iddiasıyla kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, bu haliyle, bürokratik yapıyı daha da arttırabilecektir. Oluşturulan yeni kadrolarla (bakan yardımcısı, müsteşarlar, uzmanlar) hizmet amaçlı olmak yerine hizmet “araç” haline getirilmekte, sosyal hizmetler ve sosyal yardımlar alanında, kariyere yönelik yeni kadrolar oluşturulması düşüncesi akla gelmektedir. Müsteşar yardımcısı kadrolarına, alanda sözü geçen sosyal hizmet akademisyenlerin atanması, işgörenlerin tereddütlerini giderecek, geri bildirimler sağlayacak ve örgütsel gelişmelere, düzeltmelere bilimsel bir temel teşkil edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK taşra teşkilatında çalışan personelin il özel idarelerine aktarılması, personelin özlük haklarında belirsizlikler getirmesiyle, oldukça hassas olan çalışanların, zaten zor olan bir hizmeti belli ölçülerde tükenmişlik seviyelerinde yürüttüğü bilindiğinden verimliliği, moral-motivasyonu olumsuz yönde etkilemiş ve işgörenlerde statü kaybı algılaması oluşmuştur. Sürecin uzaması, bu negatif etkileşimi daha da derinleştirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">KHK ile taşrada bulunan İl Müdürlükleri dışındaki kuruluşlar da İl Özel idarelerine devredilmesi çok doğru bir karar olarak görülmemekle birlikte, diğer taraftan yerelleşmenin ve yerinden yönetimin daha etkili ve hızlı sonuçlar verdiği dikkate alınarak bakanlığın taşra teşkilatının direkt olarak valiliklere bağlanması daha doğru olabilecektir. Çünkü özel idaresi sosyal hizmet alanında profesyonel bir kurum olmadığından, bütüncül hizmetler açısından işleyişinin yetersiz kalacağı dikkate alındığında ulusal sosyal hizmet politikasına katkı vermekten uzak olacağı ve sorunların ortaya çıkacağı söylenebilir. Oysa valilikler, zaten SHÇEK’le birlikte hizmetleri yürüttüğünden, sosyal hizmetlerden sorumlu vali yardımcıları, yerel ölçekte ciddi aksiyonlar, dönüşümler ve stratejiler planlayabilecek denli bilgili ve deneyimlidirler. Diğer taraftan sosyal hizmet kuruluşlarının il özel idarelerine devredildikten sonra çalışma ortamı daha bir politize olacağı, politika ve politikacıların daha fazla söz sahibi olduğu bu yapı içinde çalışanlar ve hizmet alanlar yönetime hakim olan siyasal bakış açısı ile değerlendirileceği, liyakat denilen özelliğin zaten yeterince bulunmadığı SHÇEK’ten sonra böyle bir yapının olumsuzlukları devam ettireceği endişeleri dikkate alınmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK bünyesinde hizmetlerin tek elden yürütülmesi ve yönetilmesi devri biteceğinden, dezavantajlı kesimlere götürülen hizmetler parçalanacak; siyasi kadrolaşama daha da hızlanacak ve siyasi vesayet artacak gerek çalışanlar ve gerekse hizmet alanlar bakımından daha politik bir ortamın oluşması kaçınılmaz hale gelebilecektir. Oysa, sosyal hizmet meslek örgütünün ve akademisyenlerin resmi otoritenin keyfi düzenlemeleri ve liyakattan uzak atamaları, yönetim yanlışları üzerindeki etki ve katkısının yükseltilmesi “yönetişim” olgusunu işlevsel kılacak ve örgütsel gelişmeye çarpan etkisi yapacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu yorumlar bir yana; SHÇEK&#8217;in yeni bakanlığa devredilmesi ve bakanlar kurulunun kararıyla bütün bu ayrıntılı belirsizliklerin hangi usül ve esaslarla gerçekleşeceğinin ortaya çıkması, çok daha doğru tespitler ve önerilerde bulunabilmeyi kolaylaştıracaktır. Ancak şunu belirtmek gerekir ki &#8220;sosyal sorunları&#8221; çözebilmek için, sosyal alanı modern anlamda önemseyen ve bilimsel anlamda ele alan kararlı bir politik irade, güçlü bir sosyal politika, güçlü bir örgütsel yapı ve özellikle sosyal hizmet uzmanı vb. olarak güçlü bir insan kaynağı sağlayabilen bir ele alış gerekmektedir. Bu yapı kurulduktan sonra, hizmetlerin yerelleşme yoluyla il özel idarelerinde yürütülmesi, süreç içerisinde yasal-örgütsel düzeltmelerin yapılabilmesi çok da zor olmayacaktır.  Yani önemli olan, makro düzeyde sorunu bilimsel olarak ele alış ve modern ülkelerin sosyal alanı yapılandırdığı güçlü yapıların oluşturulabilmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>III.I. Öneriler</strong></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Özellikle büyük metropoller olan İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere göç, gecekondulaşma, yoksulluk ve işsizlik sorunun boyutlarının ne kadar geniş çaplı olduğu görüldüğünden, “yoksulluk, işsizlik, göç ve sosyal sorunları” belirlemeye yönelik ayrıntılı, sosyal doku haritasının çıkartılması gerekmektedir. Çünkü İstanbul ölçeğinde hizmetlerin niteliği ve niceliğini belirleyecek olan veri, ne kadar sayıda insanın ne tür sorunları ve gereksinimleri olduğunun belirlenmesidir.</li>
<li>Sosyal sorunların daha çok kırdan kente göçe dayalı olarak yaşanan bir gerçeklik olarak, aile içi şiddet, yoksulluk, işsizlik, ihmal gibi birçok değişkenle ilişkili olduğu ortaya çıkartılmış olup bu açıdan; ailelerin işlevsiz hale gelmesini engellemek amacıyla ailelere yönelik hizmetlerin, sorunun karmaşıklığına yanıt verecek biçimde tasarlanması önem göstermektedir. Özellikle yoksulluk vb. riskler altında yaşayan tüm ailelere ve çocuklara yönelik politikalar geliştirilmelidir. Çocuklarına bakabilmeleri için yoksul ailelere, kira yardımı ve doğrudan gelir desteği sağlanmalı, ‘çocuk sorunu’ üzerine üst düzeyde politika anlamında odaklanılarak, artık kangren haline gelmiş bu soruna, toplumumuzun geleceği için radikal bir şekilde müdahale edilmelidir. Çünkü, erken çocukluk dönemindeki yaşam koşulları, çocukların beyinsel gelişimini fazlasıyla etkilemektedir. Bu yolla, sağlık, öğrenme, sosyal davranış vb. konularında yetişkinlikte insanın iyilik haline etki eden birçok faktör erken çocukluk döneminde şekillenmektedir. Bu araştırmada, çocukların daha sonraki yaşamlarında telafi edilemeyecek birçok unsurun çocukluk döneminde bulunduğu gerçeğinden hareketle, devletin birincil ve ikincil risk altındaki tüm çocuklara ve ailelerine yönelik ‘erken müdahale’ programları geliştirmesinin önemi ve gereği tartışılmaz bir biçimde ortaya çıkmıştır.</li>
<li>Göç yoluyla büyük şehirlere gelen ve uyumsuzluk, işsizlik vb. risk faktörleriyle başa çıkamayan ailelerin ve kırsal kesimin iticiliğinde çıkış noktası bulmakta zorlanan ailelerin, çocuklarını kurum bakımına verme potansiyelleri ve yoksulluk vb. sebeplerden aile içi şiddet yaşama, işlevsiz kalma riskleri yüksek olduğu anlaşıldığından, özellikle bu yönde önleyici sosyal hizmet programları devreye sokulmalıdır.</li>
<li>Aile merkezli ve çocuk odaklı sosyal hizmet müdahaleleriyle, ailelerin sahip olduğu güçler, psikososyal beceriler belirlenerek bunların geliştirilmesi yoluyla toplumsal düzlemde ailelerin daha güçlü hale geleceği öngörülmektedir. Bunun için büyük şehirlerde ilçe düzeyinde sosyal hizmet merkezlerinin yaygınlaştırılması, aile içi şiddetin, çocuk ihmal ve istismarlarının önlenebilmesi için yeterli sayıda sosyal hizmet uzmanı ve psikologun istihdam edilmesi yoluyla,  tüm ilçeler düzeyinde sorun gruplarına rehberlik hizmeti için “İlçe Sosyal Hizmet Büroları” oluşturulmalıdır.</li>
<li>A.B.D’de 2007 yılında 3 milyon çocukla ilgili ihbar ya da müracaatla ilgili sosyal inceleme ve ev ziyareti gerçekleştirilmiş, bunlardan 700 bininde çocuk ihmal-istismarı rapor edilmiştir. Ülkemizde, 70 milyon nüfusa rağmen bir yılda yapılan sosyal inceleme sayısının on bini geçmediği düşünülmektedir. Oysa çocuk ihmal ve istismarlarının yaşanmaması için binlerce sosyal hizmet uzmanının müracaat beklenmeksizin risk altında yaşayan ailelere yönelik ev ziyaretleri yoluyla sosyal incelemelerde bulunması ve politik iradenin de ailelerin yoksunluklarını önleyici enstrümanlar geliştirerek, problem çözme odağında sosyal hizmet uygulamalarını zenginleştirmesi gerekmektedir.</li>
</ol>
<p>Dr. İsmet Galip YOLCUOĞLU / Sosyal Hizmet Uzmanı</p>
<h2 style="text-align: justify;">KAYNAKÇA</h2>
<p style="text-align: justify;">Acar, H. (2006). Sokak Çocuklarına Yönelik Hizmetlerin Değerlendirilmesi: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Örneği. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu, (Yayınlanmamış Doktora Tezi).</p>
<p style="text-align: justify;">Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının teşkilat ve görevleri hakkında 633 sayılı Kanun Hükmünde Kararname, 8 Haziran 2011 tarih ve 27958 mükerrer sayılı Resmi Gazete.</p>
<p style="text-align: justify;">Ashman, K. K. ve Hull, G. H (1999). Understanding Generalist Practice. Chicago: Nelson Hall Publisher.</p>
<p style="text-align: justify;">Barker, R. L. (2003). The Social Work Dictionary. Silver Spring,  Md: NASW Press.</p>
<p style="text-align: justify;">Barut, Y., Balcı, T. (1999). Yetiştirme Yurdu ile Ailesi Yanında Kalan Öğrencilerin Kişisel ve Sosyal Uyum Düzeylerinin Okul Başarılarına Etkisi. I. İstanbul Kurultayı Bildiriler Kitabı. İstanbul Çocukları Vakfı Yayın No:2, ss. 459-467.</p>
<p style="text-align: justify;">Bıyıklı, L. (1982). Yetiştirme Yurduna Yuvadan Gelen 7-11 Yaş Çocukların Zihinsel ve Psiko-Sosyal Gelişimlerinin İncelenmesi. (Yayımlanmamış Doçentlik Tezi). Ankara Üniversitesi.</p>
<p style="text-align: justify;">Cılga, İ. (1999). Türkiye’de Çocuk Hakları Çalışmaları. B. Onur (Ed.),  Cumhuriyet ve Çocuk 2.   Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi.  Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları,  No: 2.</p>
<p style="text-align: justify;">Çamur Duyan, G. (2000). Aile İşlevleri ile Ailenin Sosyal Demografik ve Ekonomik Nitelikleri ve Yaşam Döngüsü Arasındaki İlişkiler. Ankara. H.Ü. SHYO, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi).</p>
<p style="text-align: justify;">Çengelci, E. (1998). Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1997). T.C. Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Yayını, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk Koruma Kanunu. (ÇKK). 5395 Sayılı Kanun. 03.07.2005.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet Denetleme Kurulu (DDK), (2003). Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Çalışmalarına İlişkin Rapor. Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Department of Health (2000). Framework for the Assesment of Children in Need and Their Families. London.</p>
<p style="text-align: justify;">Dumon,  W. (1991). Avrupa Topluluğu Ülkelerinde Aile Politikaları. W. Dumon (Der.),  T. C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları No. 69,  Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan, V. (2003b). Sosyal Hizmetin İşlev ve Rolleri. Toplum ve Sosyal Hizmet. Ankara: H.Ü. SHY Yayını, Volume 14(2): 1-22.</p>
<p style="text-align: justify;">Fraser, W. M. (1997). Risk and Resilience in Childhood an Ecological Perspective. Nasw Press,  Washington.</p>
<p style="text-align: justify;">Gökçe, B. (1971). Memleketimizde Cumhuriyet Devrinde Kimsesiz Çocuklar Sorunu ile İlgili Tutumun Sosyolojik Mukayeseli Tahlili ve İzahı. Ankara: T.C. SSYB Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü Yayınları, Yayın No: 55.</p>
<p style="text-align: justify;">Holland, S. (2004). Child and Family Assesstment in Social Work Practice. Sage Publicatons.</p>
<p style="text-align: justify;">Kamerman, S. B. ve Kahn, A. J. (2001). Child and Family Policies in The United States at The Opening of The Twenty-First Century. Social Policy ve Administration, Vol. 35 No. 1, pp. 69-84.</p>
<p style="text-align: justify;">Kontaş, Y. M. (1992). Çeşitli Ülkelerde ve Türkiye’de Aile Politikası Uygulamaları ve Türkiye İçin Politika Önerileri. Devlet Planlama Teşkilatı Sosyal Politika Genel Müdürlüğü, Araştırma Dairesi Başkanlığı, Uzmanlık Tezi.</p>
<p style="text-align: justify;">Little, M. (1997). The Re-Focussing of Children’s Services. N. Parton (Ed.),  Child Protection and Family Support.   London: Routledge.   pp. 25-38.</p>
<p style="text-align: justify;">Müftü, G. (1997) Çocuk Haklarına Dair Sözleşme. Emniyet Genel Müdürlüğü Küçükleri Koruma Hizmetleri Yönetici Seminer Notları, T.C. Emniyet Genel Müdürlüğü, Yayın No.3, 17-24, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Nazlı, S. (2003). Aile Danışmanlığı. Ankara: Anı Yayıncılık, 3. Baskı.</p>
<p style="text-align: justify;">Okay, C. (1999) Belgelerle Himaye-i Etfal Cemiyeti: 1917-1923. İstanbul: Şule Yayınları.</p>
<p style="text-align: justify;">Özbek, N. (2002). Osmanlı İmparatorluğunda Sosyal Devlet: Siyaset, İktidar ve Meşruiyet. 1876-1914. İstanbul: İletişim Yayınları.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK Çocuk Koruma Sisteminin Değerlendirilmesi. (2006). Nihai Rapor, Sosyal Araştırmalar Merkezi (SAM), Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK Genel Müdürlüğü 2007 Yılı Faaliyet Raporu.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK Genel Müdürlüğü, Web Sitesi.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Kanunu. 2828 Sayılı Kanun. Resmi Gazete. 18059, (27 Mayıs, 1983).</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S. (1991). Hükümlü Çocuk ve Yeniden Toplumsallaşma. Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S. (1993). Çocuk Mahkemeleri ve Sosyal Hizmet Kuruluşları. M.Ü. Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumu, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S. (1993). Çocuk Yuvaları: Uygulamanın Son Araştırmalar Işığında Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi SHYO Dergisi. 11, 1-2-3: 35-56.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S. (2001). Yirminci Yüzyılda Türkiye’nin Çocukları: Sorunlar ve Beklentiler. Sosyal Hizmette Yeni Yaklaşımlar ve Sorun Alanları: Prof. Dr. Nihal Turan’a Armağan. H.Ü. SHYO Yayın. No:8, ss. 7-19, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S., Cılga, İ. ve İl S. (2002). Çoğulcu Demokratik Toplum İçin Aile Eğitim Projesi. Aile ve Toplum Dergisi, 2(5), 29-35.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S. (2004). Çocuk Mahkemeleri ve Sosyal İnceleme Raporları. Ankara: Türkiye Barolar Birliği Yayınları. İkinci baskı, Yayın. No: 71.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/aile-ve-sosyal-politikalar-bakaligi-kurulmasi-ve-shcek-genel-mudurlugunun-kapatilmasi-ve-tasra-teskilatinin-il-ozel-idarelere-devredilmesi-konusunun-irdelenmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Hasar Tespiti ve Sosyal Hizmet Müdahalesine Yer Açarak Sosyal Bütünleşmeye Ulaşmak</title>
		<link>http://ismetgalip.com/sosyal-hasar-tespiti-ve-sosyal-hizmet-mudahalesine-yer-acarak-sosyal-butunlesmeye-ulasmak/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/sosyal-hasar-tespiti-ve-sosyal-hizmet-mudahalesine-yer-acarak-sosyal-butunlesmeye-ulasmak/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Feb 2011 17:57:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Sorunlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=287</guid>
		<description><![CDATA[Sosyal politika, sosyal hizmet mesleğinin bir disiplin olarak ortaya çıktığından beri her zaman bu mesleğin teorisi ve uygulamalarında yaşamsal bir değere sahip olmuştur. Çünkü sosyal politikanın sosyal gelişme, sosyal adalet, sosyal bütünleşme, bireyin iyi olma hali, toplumun iyi olma hali gibi hedefleri, sosyal hizmet disiplininde de öne çıkan ortak olgulardır. Bu yönüyle sosyal hizmet, açlık, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong></strong><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-300" title="yıkılmisim" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2011/02/yıkılmisim-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Sosyal politika, sosyal hizmet mesleğinin bir disiplin olarak ortaya çıktığından beri her zaman bu mesleğin teorisi ve uygulamalarında yaşamsal bir değere sahip olmuştur. Çünkü sosyal politikanın sosyal gelişme, sosyal adalet, sosyal bütünleşme, bireyin iyi olma hali, toplumun iyi olma hali gibi hedefleri, sosyal hizmet disiplininde de öne çıkan ortak olgulardır. Bu yönüyle sosyal hizmet, açlık, yoksulluk, işsizlik, muhtaçlık, sosyal dışlanma gibi sosyal sorunları çözerek, bireylerin sıkıntılarının azaltılması, daha işlevsel hale gelebilmeleri misyonunu üstlenmiş bir meslektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalenin odağını, sosyal hizmet ve sosyal politika açısından sosyal sorunların belirlenmesi ve çözümü sürecindeki pozitif etkileşimlerin ortaya çıkartılması yollarının irdelenmesi oluşturmaktadır. Bu kapsamda, uzun yıllardır ihmale uğramış sosyal politika ve sosyal hizmet uygulamaları açısından, toplumsal düzlemde bir &#8220;sosyal hasar tespiti&#8221; yapmanın, sosyal alanın yeniden inşası bakımından her şeyin başlangıcı olacağı konusu tartışılacaktır.<span id="more-287"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sosyal Politikanın Paradigması </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel açıdan bakıldığında, 18. yüzyılın ikinci yarısında buhar makinesinin James Watt adlı İngiliz mühendis tarafından icat edilmesi ve bunu enerji kaynağı olarak kullanması ile başlayan Sanayi Devrimi, insanlığın o tarihlere kadar yaşadığı en büyük yenilik ve buna bağlı değişim döneminin başlangıcı olmuştur. Diğer taraftan ise sanayi devrimi ile ortaya çıkan açlık, yoksulluk, sömürü, insanlıkla bağdaşmayan çalışma koşulları gibi olumsuzluklarla da yeni bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Bu açıdan Dünya tarihi, zengin (güçlü) ve yoksul (güçsüz) insan sayılarının genellikle de güçsüzlerin sayılarının milyarlarca insanı bulduğu dönemlere tanık olmuştur. Aydınlanma dönemiyle ortaya çıkan en önemli gelişme, dünyanın bütün insanlığa ait olduğu ve varolan nimetlerden herkesin faydalanması gerektiği görüşü ve bunun doğurgusu olan bir “sosyal politika” düşüncesidir. Bu yeni anlayış, toplumu oluşturan bireylerin refah içerisinde huzurlu yaşamalarına yönelik düzenlemeleri hedefleyen ve hümanist bir bakış açısının ürünü olarak, sosyal adalet ve insan haklarını temel alan modern devletin de temel felsefesini oluşturmuştur. Sosyal politikayı, “çıkarları uyuşmayan sınıflar arasında tırmanan çatışmaları önleyerek toplumsal uyumu garanti altına almak” biçiminde tanımlamak olanaklıdır (Şenkal, 2005: 26).</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzyıllar boyunca insan topluluklarının dünyadaki en önemli sorunu, sağ kalabilmek olmuş, neredeyse 20. yüzyıl sonuna kadar, devletin varlığını korumasının yolu savaşlardan geçmeye devam etmişti. Ancak günümüzde devletler dış tehditlerden ziyade, sınıflar arası çatışma ve çekişmelerle, yoksulluk sunucu artan suç riskleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Öyle ki 18. yüzyılda Avrupa devletlerinde şiddetli sınıf çatışmaları, ülkelerin varlığını tehdit eder duruma ulaşmış ve bu içinden çıkılmaz durum devletleri, yaşanmakta olan sosyal sorunları önlemeye yönelik müdahale etmeye zorunlu kılmıştır. Buradan başlayarak devletin, sosyal sorunlara müdahale alanının zaman içerisinde genişlemesi, sosyal politikanın da gelişmesine yol açmıştır (Şenkal, 2005: 26).</p>
<p style="text-align: justify;">Adam Smith, kapitalist ekonomi sisteminin sürdürülebilmesi için sosyal politikaların uygulamaya sokulması gerektiğini belirterek, “hiçbir topluluk, bireylerinin büyük çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içindeyken bir ilerlemede bulunamaz ya da mutlu olamaz” önermesinde bulunmuştu. Bu önemli anlayış ve aydınlanma, Avrupa’da yoksulların insan haklarını teslim eden farklı bir anlayışın ortaya çıkmasına çarpan etkisi yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa devletleri liberal-sosyal sentez modelini benimseyerek, devletin toplum refahını gözeten bir rol oynamasını, “gelirin yeniden dağıtılması” gibi piyasaya ait bir işlev görmesini kabul etmektedirler. Avrupa refah devletinin sosyal güvenlik, sosyal hizmetler, yoksullara gelir transferi, sosyal hakların kurumsallaşması, bazı konularda herkese minimum bir düzey sağlanması gibi birçok sosyal hizmet enstrümanları olduğu görülmektedir. Toplumun güçsüz ve risk altında yaşayan kesimlerine yönelik belirli bir sosyal güvenlik düzeyi, sağlık ve refah hizmetlerinden serbestçe yararlanma olanağı, belirli bir yaşa kadar eğitim olanağı, asgari bir gelir düzeyi, konut yardımları öncelikli sosyal politika programları olarak göze çarpmaktadır. Çünkü Marshall (1965: 91)’ın vurguladığı gibi “vatandaşlık”, bir toplumun üyelerine verilen bir statüdür ve bu statüyü elinde tutan herkes, bu konumun kapsadığı tüm haklar ve görevler açısından eşittir. Avrupa refah devletinin niteliği bakımından bireysel gereksinimlerin karşılanması bağlamında “vatandaşlık” kavramı kapsamında, devletin, vatandaşlarının sosyoekonomik koşullarının iyileştirilmesi, temel gereksinimlerinin karşılanması gibi bir sorumluluğu olduğu kabul edilmektedir. Refah devleti, üstlenmek zorunda kaldığı bu koruyucu rolünü, bazen yasalarla, bazen istihdam politikalarıyla, bazen kamu hizmeti yoluyla, bazen doğrudan gelir transferi sağlayarak yerine getirmek zorunda kalmaktadır. Bütün bu mantıklı nedenlerle, sosyal koşulların iyileştirilmesi ve bireylerin temel gereksinimlerinin karşılanabilmesi için devletin etkili bir “sosyal politikası ve yönetimi” olmalıdır. Bu bağlamda, sosyal refahı artırmaya yönelik politikaların, bir taraftan bireylerin maddi koşullarını iyileştirme diğer taraftan da vatandaşlık kurumunun sosyal saygınlığını ve toplumdaki rolünü artırma biçiminde önemli işlevleri vardır. Peki devlet bunu nasıl ve hangi yöntemle yapacaktır? Marshall (1965: 114)’a göre bunun öncelikli yolu, herkes için asgari bir gelir düzeyinin (national minimum) sağlanmasıdır. Çünkü bu ilk basamak, sosyal sorunları ortaya çıkaran risklerin bertaraf edilmesi ve sosyal eşitliğin sağlanması bakımından yaşamsal bir önem taşımakta, özellikle çocukların optimal gelişimine katkı yapacak nitelikleri de içinde barındırmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal politika, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası kapitalist ekonomilerde sanayileşme ile ortaya çıkan sorunlar, artan eşitsizlik ve güvensizlik karşısında siyasi hakların gelişmesiyle, devletin seyirci kalamayacağı düşüncesinden hareketle gelişerek daha ileriye taşınan bir anlayıştır. Çünkü çağdaş kabule göre refah devleti, bireylere asgari gelir güvencesi veren, onları toplumsal tehlikelere karşı koruyan, sosyal güvenlik olanağı sağlayan, toplumsal konumları ne olursa olsun tüm yurttaşlara eğitim, sağlık, barınma gibi sosyal hizmet alanlarında asgari standartlar getiren devlettir (Flora, Heidenheimer, 1981: 50). Yani Briggs (2000: 17)’in ifadesiyle, çalışma ve mülkiyetin piyasa değerine bakılmaksızın vatandaşlarına minimum bir geliri garanti eden devlettir. Şenkal (2005: 321)’a göre refah devleti, örgütlü emeğin sahip olduğu gücün her alanda kullanıldığı ve yönetimin piyasa güçlerinin rolünü en az üç yönde değiştirme çabası içinde olan devlettir. Bu üç yönün birincisi, bireylere ve ailelere minimum gelir garanti etmek. İkincisi, bireysel ya da ailesel krizler gibi olumsuz sosyal olasılıkların kapsamını sınırlamak veya daraltmaktır (hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi). Üçüncü olarak da, statü ve sınıf ayrımında bulunmaksızın tüm vatandaşlara sosyal hizmetleri belirli ve en iyi standartta sunmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">1990 yılında İngiltere’de yürürlüğe giren “Ulusal Sağlık hizmeti ve sosyal Koruma Kanunu”na göre, sosyal politika ve sosyal hizmet 9 temel insan gereksinimini karşılamak için çalışan iki farklı disiplin ve uygulama alanıdır. Bunlar, kişisel ve sosyal koruma, sağlık bakımı, barınma, finans, eğitim, istihdam, serbest zaman değerlendirme, ulaşım, toplumsal hizmet ve kaynaklara ulaşabilme.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neoliberal Politikaların Refah Devletine Yansımaları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde, Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu ağır yoksulluk koşullarında yaşama savaşı vermekte olup, insanlığın % 24’ü günde 1 doların altında bir gelirle sağ kalmaya çalışmaktadır. 1997 yılı itibariyle, dünya nüfusunun en zengin % 20’siyle en yoksul % 20’lik dilimi arasında 74 kat fark bulunmaktadır (Şenkal, 2005: 194).</p>
<p style="text-align: justify;">1980’lerden sonra tüm dünyada egemen olan neoliberal politikalarla gelişmiş ülkelerde bile sosyal refah devleti açısından birçok olumsuzluğu beraberinde getirmiş, bu süreçte sosyal alan ihmale uğramıştır.Çünkü neoliberal ekonomi, küreselleşme büyümeyi, karlılığı, daha çok kapitali hedef edinirken, sosyal refah devleti ise tam tersine, sosyal güvenlik, sosyal sigorta, sosyal koruma, sosyal hizmetler ve sosyal yardım gibi kavramları öncelemektedir. Küresel ekonomik kalkınma gerçekleşmeden refahın artırılmasının olanaksızlığı (Ekin, 1996:1), rekabetle birlikte sosyal adaleti bir arada gerçekleştirmek, küreselleşme açısından önemli bir paradoks oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">21. yüzyılın ilk çeyreğinde bile, birçok ülke eğitim, altyapı, sağlık, konut, çevre, işsizlik, yoksulluk gibi sosyoekonomik ve sosyopolitik sorunları çözebilme konusunda yetersiz durumdadır. Az gelişmiş ülkelerin sosyal sorunlarını çözmede yetersiz kalmasının nedenleri, çağdaş yönetim bilimine aykırı kamu yararından uzak uygulamalar, ülkeyi oluşturan halka yeterince yatırım yapılmaması, aşırı dış borçlanma ve bu emanet parayı özellikle sosyal alanda iyileşmelere ivme kazandıracak biçimde kullanamayışları olarak sayılabilir. Ülkemizi de dahil ederek 1980 sonrası böylesine yanlış politika uygulamaları devletin sisteme dolaylı ya da dolaysız katılımı son yıllarda en çok tartışılan konulardan biri durumuna gelmiştir. Bu aşamada, her şeyi üreten, müdahale eden devlet yerine standartları belirleyen, kuralları koyan, etkili biçimde denetleyen, rant yaratan değil bunu engelleyen ve tüm vatandaşlarına olanaklar sağlayan, ileri teknolojiyi kullanan devlet düşüncesi kabul görmektedir (Ekin, 1996: 191). Devletin iki nedenden dolayı önemli bir rolü vardır. Birincisi, devlet; üretim, ticaret, gelişme ve iller arası eşitsizlik açısından, kamu harcamalarını yönetme, yönlendirme ve önemli kurumlar, politik istikrar, eğitim, sağlık ve alt yapı sağlayıcısıdır. İkincisi, bölgesel eşitsizlik ve gelişmişlik farkları, fırsat eşitsizliği, ekonomik ve sosyal güvencesizlik açısından kapsamlı sosyal refah programlarıyla devlet, yeniden dağıtıcı rolüyle yurttaşlarının talihini ve tarihini değiştirebilecek büyük bir güçtür.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan hareketle modern dünyada, bireyin tek değer olması ve bütün sosyoekonomik etkinliklerin bireye odaklanması yeni küresel düzende, sosyal ve etik değerlerle donatılmış bireyler tarafından düzenlenerek yönlendirilmesi ilkesini (Courchene, 2003: 3) ön plana çıkarmaktadır. Çünkü dünyada yeni oluşturulmaya çalışılan sosyal düzen, sivil bir dayanışma ruhunu oluşturmayı ve bireylerin iyilik halini gözeten bir yapı kurmayı hedeflemektedir. Pieper (1999: 38)’e göre böyle bir gelişme ve ilerleme hedefine ancak etik değerlerin yeniden kazanılmasıyla ulaşılabilir. Çünkü adil bir sosyal sistemin, etik değerler doğrultusunda ve bireylerin tümünün yararına işlev görmeksizin varlığını sürdürmesi olanaksızdır. Sırf bu nedenlerle, özünü etik değerlerden ve insan düşüncesinden almayan, toplumu oluşturan tüm sosyal sınıfların kendi görev, katkı ve sorumluluklarını paylaşmadığı ülkemiz gibi az gelişmiş toplumlarda, adil, insani gelişmeye çarpan etkisi yapacak, gelişmiş bir sosyal politika temeli bir türlü oluşturulamamıştır. Kamu ve sivil toplumun işbirliğinde, tüm yurttaşları esas alacak bu tür sosyal koruma çerçevesinin halen kurulamamış olması, 2000’li yılların bitiminde dahi toplumumuzun hak ettiği, özlediği, geniş tabanlı ilerlemeyi ve dönüşmeyi yaratamamaktadır. Oysa toplumda yaşayan güçsüz ve yoksul durumdaki bireylere karşı hassas, dayanışmacı bir tutum sergilemek, kamunun bakışı ve sivil toplumun bu yönde katılımı, sosyal politikanın ülke genelindeki zihniyet temeli açısından olmazsa olmaz bir ayağıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu ihmallerin bir sonucu olarak da mikro düzeyde bireylerde beklenen olumlu değişimler için gerekli altyapı kurulmadığından, aynı bireylerde negatif yönde etkileşimler oluşmakta ve bu da bazen sosyal çatışmayı gündeme getirebilmektedir. Diğer taraftan, Edwards, Sen (2000: 606; akt. Şenkal, 2005)’in belirttiği gibi, bencillik, açgözlülük, öfke, nefret gibi huylar edinip kavim, cinsiyet, sınıf, kast, milliyet, din ve ekonomik bloklar gibi kriterleri esas alan bir anlayışı benimsemek, toplumsal dayanışmayı hiçbir zaman sağlayamaz. Sosyal hizmet disiplininin ruhuna uygun biçimde, ancak mikro düzeyde bireylerin iyilik hali desteklendiğinde pozitif yönde bireysel dönüşümler, çocukların optimal gelişimleri ve sağlıklı toplumsal değişim söz konusu olabilir. Çünkü sağlıklı sosyal değişim ve toplumu oluşturan bireylerin davranışları arasında meydana gelen sürekli etkileşim, birbirine çarpan etkisi yapan yaşamsal bir değer taşıyan öğelerdir. Bireylerarası, birey-toplum ve birey-devlet ilişkilerini sağlıklı bir şekilde düzenleyip, sosyal politika zemininde, sorun yaratmama ve tam tersi sorun çözme becerileri gelişmiş bireyler yetiştirmek için sosyal hizmetin gereksinimlerine, önerilerine ve çözümlerine duyarlı hale gelmiş modern bir yönetsel ve toplumsal anlayış oluşturulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal gelişme, ekonomik gelişmenin dinamik süreciyle ilişkili bir bütün olarak nüfusun refah seviyesinin arttırılması için tasarlanan planlı sosyal değişim, sosyal çalışma, sosyal hizmetler idaresi, hayırseverlik ve gönüllülük gibi insan refahını arttırıcı diğer kurumsallaştırılmış yaklaşımların karşılıklı etkileşimini gerektirir. Toplum genelinde var olan sosyal sorunların çözümü, mevcut veriler ışığında hangi tür sosyal yardım ödemelerinin, özellikle çocukların optimal gelişimlerini sağlayarak toplumsal gelişmeye katkı yapacağının belirlenerek bu yönde uygulamalara ağırlık verilmesi toplumun da refah seviyesinin yükseltilmesi düşüncesine hizmet edecektir. Ülkemiz gibi ekonomik büyüklüğü küçümsenmeyecek, ancak kaynakların bölüşümünün sıkıntılı olduğu ülkelerde ekonomik gelişim, nüfusun ve özellikle çocuk nüfusunun refah seviyesini bir bütün olarak yükseltmediğinde, sosyal bakımdan fazla bir anlam taşımayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin sosyal harcamaları; sosyal sigorta, sosyal güvenlik, sağlık sigortası, beslenme-barınma-konut harcamaları, ailelere sağlanan doğrudan gelir desteği, aile yardımları, çocukların giderleri için nakit destek, öğrenci bursları, eğitim harcamaları, işsizlik tazminatları, kıdem tazminatı, sosyal hizmetler ve tarıma sağlanan sübvansiyonlar, sosyal yardımlardan oluşmaktadır. Sosyal kalkınmanın finansmanı bakımından konuyu incelersek, Dünya Bankası 2001 yılı ülkelerin gelişmişlik verilerine göre toplam devlet harcamaları içinde “sosyal harcamaların” payı; ABD’de % 53.8, İngiltere’de % 57.5, Hollanda’da % 63.9, Almanya’da % 69.8’dir. Gelişmiş ülkelerin genelinde, sosyal harcamaların toplumun varlıklı kesimlerinin sosyal politikaya katılımı olan vergilerle finanse edildiği ve neoliberal görüşlerin aksine, sosyal harcamaların gelişmiş ülkelerde yüksek bir oran teşkil ettiği görülmektedir. Sosyal harcamaların etkili biçimde yönetildiği takdirde sosyal refaha, sosyal kalkınmaya ve insani gelişmeye büyük katkı sağlayacağı açıktır. Çünkü devletin sosyal harcamalardan kaçınması, bu alandaki finansmanı azaltması, sosyal harcamaların etkili biçimde kullanılmaması, toplumun geleceğini belirleyen çocukların yaşam kalitesini direkt olarak olumsuz engellemektedir. Bu durumun daha vahim sonucu ise, eğitimsizliğin, fazla sayıda çocuk sahibi olarak sosyal sorunları arttırmanın, güçsüz kitlelerin sayısal artışının ve insani sorunların çözülememesi hatta “yeniden üretilerek” daha sonraki kuşaklara aynı biçimde aktarılması, kısır döngüsünün beraberinde getirmesidir. Mikro düzeyde eğitimle yola çıkılarak, insani gelişmeyle, gereksinimlerinin karşılanması ve bireylerin iyi olma halinin desteklenmesiyle talihi değiştirilemeyen bireyler, yaşadıkları ülkenin tarihini de pozitif anlamda değiştirebilecek donanıma bir türlü ulaşamayacaklardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Açısından Sosyal Hasar Tespitinin Önemi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik gelişmeden sorumlu hükümet kuruluşlarının sosyal hizmet kuruluşlarıyla etkili bir iletişiminin olmaması, yukarıda belirtilen başlangıç noktasının oluşturulmasının önündeki en büyük engellerden birisini oluşturmaktadır. Midglay (2001; akt. Şenkal, 2005)’e göre, sosyal gelişme yaklaşımlarının yürütülebilmesi için, ekonomik gelişme ve sosyal hizmet kurumlarının, bireysel ve toplumsal gelişme çerçevesi içinde daha fazla birlikte çalışması gerekir. Diğer taraftan aynı amaca hizmet edecek insani gelişmenin sağlanabilmesi için, güçsüz kitlelerin istihdam olanaklarını arttıran insan merkezli makroekonomik politikaların benimsenerek uygulanması da büyük önem taşımaktadır. Bu noktada, bireylerin sorunlarına çareler üreten, sorunlar ortaya çıkmadan müdahale edebilen, önleyici, onarıcı ve çare bulan geniş kapsamalı sosyal hizmetlere önem verilmesi gerekir. Sosyal harcamalar yoluyla insana yapılan yatırım, bireylerin eğitim ve becerilerini arttırma vurgusu içinde, ekonomik ve sosyal katılımı kolaylaştırma, teşvik etmek sosyal gelişmenin önünü açacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mevcut sosyal durum itibariyle çarpık kentleşme ve gecekondular yalnız kötü bir alt yapı, sağlıksız bir yerleşim alanı getirmemekte, kentlerde büyüyen işsizlik ve yoksulluk nedeniyle de, rant ekonomisi, hatta “kara paranın” döndüğü bir ekonomi ile hukukun pek geçerli olmadığı, güçlünün zayıfı ezdiği bir yaşam biçiminin, asıl beslendiği alanlar olmaktadır. Kuşkusuz, dayanışma,  yardımlaşma gibi geleneksel değerler tümüyle terkedilmiş olmasa da, yaşanan koşulların ağırlaşması ile kırdan kente göç eden aileler arasında dayanışmanın azaldığını gösteren işaretler de söz konusudur (Buğra ve Keyder, 2003: 31-32).</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük kentlerde gecekondu semtleri veya kenar mahalleler büyürken, artan umutsuzluk ortamında radikal duruşlar için de uygun koşullar büyümekte “kenar mahalleler” marjinal yerler olarak büyük bir kültürel merkezin “ötekisi” ve hor görülen sosyal faaliyetlerin, suçun, kokuşmuşluğun ve anti-rasyonelliğin “merkezi” haline gelmektedir (Akkaya, 2002: 207). Öte yandan kenar mahalledeki yoksullar, merkezdeki yoksullar gibi kaderini kabul etmiş ve pasif bir tutum içine girmiş olmaktan çok, önüne konulan seçenekleri reddedip farklı seçenekler yaratmak uğraşısı içinde, daha girişimci ve dinamiktirler (Işık ve Pınarcıoğlu, 2001: 39). Bu dinamizm içinde buralarda hem öfke ve şiddete, hem de suça olan eğilimlerin arttığı da bir gerçek.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu nedenle varoşlar, kentlerde işsizliğin ve sefaletin yan sıra suç oranının da yüksek olduğu bölgelerdir. Geçim sıkıntısı, kentlere uyum sorunu, eğitimsizlik ve en önemlisi umutsuzluk bazılarını kentlerden öç alırcasına suça itmekte, örneğin çete, mafya oluşumlarını hızlandırmaktadır. Kuşkusuz, birçoğu istediğinden değil çaresizlikten sokağa ve suça itilmektedir. Kentlerde sokağa itilen çok sayıda çocuğun ailesinin, çoğunlukla kentlere göç etmiş ve gecekondu bölgelerinde yaşamaya çalışan aileler olduğu ortaya çıkmaktadır. Örneğin bir araştırmada suç işleyen 1181 çocuktan % 70’inin gecekondularda oturduğu görülmektedir. Yine kentlerde sokağa itilen çok sayıda çocuğun ailesinin, çoğunlukla, kentlere göç etmiş ve gecekondu bölgelerinde yaşamaya çalışan aileler olduğu da bilinmektedir (Koray, 2008).</p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle 1980’lerden sonra sayıları çığ gibi büyüyen sokak çocuklarının sayısı resmi olmayan rakamlara göre yalnızca İstanbul’da 7 bin ile 10 bin arasındadır (Radikal, 2000). Başka bir araştırmada sokak çocuklarının yarısından fazlasının 6 ve daha üzeri fertlerden oluşan kalabalık ailelerden geldikleri, çoğunda ailenin parçalanmış olduğu ve yaklaşık yarısının ailesinin doğu Anadolu bölgesinden geldiği ortaya konmuştur (Alada, sayıta, Temelli 2002: 258-260).</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında gecekondular, varoşlar, yoksullar, ötekiler, sokak çocukları gibi kavramlarla anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız kent gerçekleri, hem çarpık kentleşmemizin hem çarpık büyümemizin bir aynası olarak karşımızda durmaktadır. Bu aynaya isteksizce baktıkça veya burada yansıyan gerçekleri görmezden geldikçe, sorunları çözebilmek olanaklı değildir. Oysa, örneğin sokak çocukları dediğimizde “suça bulaşan çocuklar, fuhuşa itilen çocuklar, kapkaç olayına karışan çocuklar ve köle olarak çalıştırılan çocuklar” gerçekliğini bilmemiz gerektiği gibi, bunun artık yalnızca “sokak çocukları” sorunu olmayıp yoksulların “topyekün karşı saldırısı” olarak görme noktasına geldiğimizi de bilmemiz gerekmektedir (Karatay, 2004). Sonuç olarak problemleri, yalnızca soyut kavramlar ve stilize edilmiş medyatik gerçeklikler içinde değil de kendi gerçeklikleri içinde görüp öğrenmek ve bu gerçekliklere ilişkin yaygın, kalıcı ve sürekli bir toplumsal iyileştirme politikasını oluşturmak gibi bir gereksinim var. Bu ihtiyacı, hep gündemde olan ekonomik göstergeler kadar, hatta onlardan da önemli olduğunu da giderek bozulan toplumsal dengeler göstermektedir (Koray, 2008: 194).</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde sosyal hasarın tespiti için veri-temelli çalışmaların yapılarak, mevcut durumun belirlenmesi gerekmektedir. Bu yapıyı kurabilmek için gerekli sosyal hizmet uzmanları, sosyal refahı çalışanları olarak toplum genelinde müracaatçıları olan ihtiyaç sahibi insanlara yaptığı ev ziyaretleri ve görüşmelerde topladığı bilgiler yoluyla düzenlediği “sosyal inceleme raporlarıyla” kimin ihtiyaç sahibi olduğunu ve ne tür bir mesleki müdahalenin uygun olduğunu bilimsel anlamda ortaya koyarlar. Bu müdahaleyle sosyal gelişme ve sosyal bütünleşme düşüncesiyle, olanaksızlıklar içinde yaşam mücadelesi veren sorunlu kitlelerin, kaynakların yeniden paylaşımı yoluyla aldıkları payla, birey-aile mikro düzeyinde, eğitim alarak ortaya çıkarttıkları iyileşmelerle, gelişmesini yeniden üreticisi durumuna da geçebileceklerdir. Bu sosyal bakış açısı, üretici, yatırımcı politika uygulamalarının ekonomik katılımı geliştireceği ve toplumsal gelişmeye pozitif bir katkı sağlayacağı öngörüsü üzerine kuruludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü sosyal refah, toplumsal zenginliğin ve olanakların; yoksullar, güçsüzler, incinebilir, kırılgan, korunma gereksinimi duyan bireyler için sosyal politikalar yoluyla dağıtılması anlamına gelmektedir. Ekonominin kurallarını öne çıkaran ve yeniden dağıtım modelini eleştirenlerin unuttuğu önemli bir nokta vardır. Devletin sosyal harcamalar yoluyla sosyal refah programlarını kitlelere ulaştırmaması, önce bireylerde çaresizlik, kin, öfke duygularının gelişmesi ve daha sonra da sosyal çatışmaların oluşması davranışlarına neden olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal politika, sosyal sorunların çözümü ve bu çerçevedeki çözümlere yönelik plan, program, hizmet ve uygulamaları biçimlendiren en önemli araç olarak, Ferguson (1975: 39-40)’ın deyimiyle sosyal hizmet ve sosyal politika çok sıkı ilişki içerisindedir. Nitekim, bir toplumdaki insanlara sunulan sosyal hizmetler o toplumda var olan sosyal sorunlar, mevcut sosyal politikalar doğrultusunda biçimlenir. Denney (1998: 36-37)’e göre sosyal sorunların tanımlanması, bu sorunlara neden olan gereksinimlerin belirlenmesi ve bu gereksinimlerin karşılanmasına yönelik, politika ve uygulamaların yaşama geçirilmesi sürecinde sosyal hizmet disiplini ve sosyal politika alanı her zaman karşılıklı bir etkileşim içerisindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal korumanın genişletilmesi düşüncesinde, modern dünyanın uygulamalarının incelenmesi yararlı ipuçları verebilir. “Sosyal güvenlik kanunu” (The Social Security Act) seviyesinde ilk kullanan ülke ABD olup halen, gönüllü kuruluşlarca da çeşitli kapsamlarda yürütülen çocuklara yönelik “gıda desteği programı” ilk defa 1939 ve 1943 yıllarında başlamış, 1964 yılında yapılan yasal düzenleme ile bugünkü kapsamına kavuşmuştur. Gıda desteği programı, esasen düşük gelirli ailelerin gıda alımına yönelik satın alma gücünü artırarak, özellikle çocukların yetersiz beslenme probleminin ortada kaldırılmasına yönelik bir programdır. 2006 yılı itibarıyla programdan faydalanan kişi sayısı 26 milyona ulaşmıştır (www.fns.usda.gov). Çocuk Yardımı Programı, 1975 yılında SG Kanununa yapılan bir ilave ile, daha önce yoksul ailelere yapılmakta olan yardımların, çocukların aile içinde yetişmesini teşvik etmeye yönelik bir programa dönüştürülmesi, özellikle evlilik dışı ilişkilerden oluşan çocukların etkin olarak korunması amaçlanarak geliştirilmiştir. 2005 yılı itibarıyla uygulama kapsamında yardım sağlanan çocuk sayısı 15.9 milyon civarındadır (<a href="http://www.acf.hhs.gov/">www.acf.hhs.gov</a>). Kadınlar, reşit olmayanlar ve çocuklara yönelik tamamlayıcı gıda yardımı programı kapsamında, düşük gelirli kadınlara hamilelik döneminde, doğum sonrasında ise kendilerine ve çocuklarına ve 5 yaşına kadar, düşük gelirli çocukların ailelerine beslenme ve gıda yardımı yapılmaktadır. Gıda yardımları, sağlıklı beslenme için öngörülen, vitamin, demir ve kalsiyum gibi unsurları dengeli şekilde içerecek şekilde yapılmakta olup bu program, Federal hükümet tarafından finanse edilmekte, ancak uygulaması eyaletler tarafından gerçekleştirilmektedir (Green Book). Yine çocukların sağlıklı gelişimlerine odaklanan başlangıç (eşit fırsatlar) programı, esasen, 1964 tarihli Ekonomik Fırsatlar Kanunu kapsamında 1965 yılından itibaren uygulanmaya başlamıştır. Temel amaç, 0-5 yaş arasında çocuğu olan düşük gelirli ailelerin çocuklarını okul öncesi dönemde çeşitli açılardan geliştirerek eğitimde fırsat eşitliği yaratmak olup, ülke çapında çocukların eğitim, sağlık, beslenme ve sosyal yetişme ihtiyaçlarının karşılanarak, zihni ve sosyal açıdan formel eğitim sürecine hazırlanmaları sağlanmaktadır (Green Book). Günümüzde ABD’in en kapsamlı kamu sosyal güvenlik harcamalarından birini, “ihtiyaç sahibi ailelere yönelik geçici yardımlar” (TANF) oluşturmaktadır. 1960’lı yıllardan buyana yapılmakta olan bu yardımlarda temel amaç, ihtiyaç içinde olan ailelere yardım yapılarak, çocukların aile dışına itilmelerini önlemek ve aile içinde bakılmalarını sağlamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sağlıklı ve bireylerin gelişmesine, daha işlevsel olmasına olanak sağlayabilen bir toplum modeline ulaşma hedefi, hem sosyal politika alanı hem de sosyal hizmet disiplininin ortak ülküsüdür. Toplumun ve bireylerin iyi olma haline ulaşılabilmesi ise sosyal politikaların genişletilmesi ve bu politikalara yön veren düşünce sisteminin geçerli kılınmasına bağlıdır. Ülkemizde sosyal hizmet henüz, sosyal politika ve programların genişletilmesi, stratejilerin oluşturulmasına katkıda bulunabilecek denli güçlendirilememiş ve işlevsel kılınamamıştır. Sosyal hizmet mesleğinin uygulayıcıları olan sosyal hizmet uzmanları, gerektiği ölçüde modern sosyal koruma enstrümanları ve yasal güçlerle donatılamamışlardır. Örneğin ABD’de 1945 yılında Edvard Lindeman, sosyal hizmet uzmanlarının rol ve işlevlerini tartışmaya açmış; bunun sonucunda, uzmanların, sağlık, bakım, eğitim, istihdam, ırk ayrımı ve demokratik katılım gibi alanlarda sosyal politikaların belirlenmesi sürecinde etkili rollerine kavuşmaları sağlanmıştır (Schneider ve Netting, 1999: 350).  Benzer şekilde Schorr (1985: 193), geçerli sosyal politikaların sürekli mağdur ve güçsüz kıldığı müracaatçılarla çalışırken, sosyal hizmet uzmanlarının günlük yaşamda her zaman politika konularıyla meşgul olacaklarının altınız çizmiştir. Sosyal hizmet uzmanları, bireylerin yaşam koşullarını iyileştirmek, sosyal adaleti sağlamak amacıyla uygulayıcılar olarak, sosyal adaleti gerçekleştirebilmek için sosyal politikayı sürekli olarak etkilemeyi bir mesleki sorumluluk olarak kabul etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan hakları uygulamaları ve toplumu oluşturan bireylerin yaşam niteliğini belirleyen unsur, devlet-vatandaş ilişkileri temelinde vatandaşlık hak ve özgürlüklerinin neler olduğudur. Çünkü sosyal hizmet yaklaşımı bireyi, sosyoekonomik koşulların bir ürünü olarak kabul eder ve olumsuz sosyoekonomik koşulların iyileştirilmesi açısından devletin önemli bir rolünü vurgular. Vatandaşlık kurumunun sosyal saygınlığını ve toplumdaki rolünü artırma işlevleri olan bu çağdaş düzenlemelerin, herkes için (national minimum) asgari bir gelir düzeyinin sağlanmasıyla hayata geçirilebileceği açıktır. Çünkü toplumuzu oluşturan bireylerin işlevlerine yerine getirebilmeleri için bu ilk basmak, sosyal eşitliğin sağlanması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu radikal çözüm önerisi, mevcut sosyal sorunların birçoğunu çözeceği gibi daha da önemlisi çocuk ihmal ve istismarının azaltılması ve çocukların eğitim ve yaşam kalitelerinin yükseltilmesine çarpan etkisi yaparak toplumumun geleceği bakımından da büyük bir güvence ve gelişmişlik temeli inşa edecektir. Çünkü eğitim, sağlık, adalet, sosyal hizmet, çalışma koşulları gibi temel konularda asgari güvence olanaklarının getirilmesi, herkes için alt düzeyde de olsa bir standardın yaratılması, daha ileri standartlara ulaşmanın da bir başlangıç noktasını oluşturacaktır. Hewwitt (1992: 27; akt. Şenkal, 2005)’e göre bu anlamda devlet, refah politikaları açısından bir “uzatma merdiveni” (extention ladder) gibidir. Modern refah devletleri, en başta sosyal riskler olmak üzere, bazı sosyal riskleri piyasanın dışına çıkarak, etkili sosyal koruma programlarıyla güvence altına almıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Midglay (2001; akt, Şenkal, 2005), sosyal hizmetlerin ticarileştirilmesi gibi neoliberal politikalara karşı çıkar. Bunun yerine, etkili sosyal hizmetlerde maliyet etkisini sağlayan, dış desteklerle sermaye birikimini teşvik eden, düşük gelirli ve özel ihtiyaç grupları arasında verimli istihdam olanakları yaratan, sosyal sermaye düzenlemelerinin ve insani donanımların değerini arttıran sosyal politikaların benimsenmesiyle sosyal gelişme, toplumsal kalkınma hedefine ulaşılabileceğini savunur. Bu tip müdahaleler, sosyal refahı gelişimi, toplum kalkınmasının özünü oluşturur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu modern sosyal hizmet paradigması paralelinde, özellikle son otuz yılda ülkemiz insanların meydana gelen olumsuzluklar konusunda, sosyal hizmet uzmanı sayısı gerektiği ölçüde artırılarak bir sosyal hasar tespitinin yapılması öncelikli adımı oluşturacaktır. Sosyal sorunlara yaklaşım olarak modern bir söylemi kullanan ve bireylerin sorunların erken müdahale edilmesini savunan sosyal sistem ve onun kurumları, uygulamada insan gücü, erken müdahale sistemi gibi temel unsurları oluşturamadığından etkili bir şekilde işlev görememektedir. Örneğin çocuk koruma sistemi SHÇEK kendisine yansıyan vakalarda çocukların korunması için tüm olanaklarını seferber etmektedir. Ancak bu çocukların ailelerindeki problemlerin önceden belirlenmesi ve çocukların ihmal-istismara uğramasındaki en büyük risk faktörü olan yoksullukla mücadele açısından, ülke çapında çocuklara yönelik “gıda desteği programı” uygulayan bir organizasyon bulunmamaktadır. Modern dünyanın en temel uygulamalarından olan gıda desteği programı, esasen düşük gelirli ailelerin gıda alımına yönelik satın alma gücünü artırarak, özellikle çocukların yetersiz beslenme probleminin ortada kaldırılmasına yönelik bir program olup, suçun önlenmesi ve azaltılmasında da pozitif sonuçlar doğurmaktadır.  Yoksul ailelere yapılmakta olan yardımların, çocukların aile içinde yetişmesini teşvik etmeye yönelik bir programa dönüştürülmesi, özellikle evlilik dışı ilişkilerden oluşan çocukların etkin olarak korunması amaçlanarak, yenilikçi programlar geliştirilmelidir. Kadınlar, reşit olmayanlar ve çocuklara yönelik tamamlayıcı gıda yardımı programı kapsamında, düşük gelirli kadınlara hamilelik döneminde, doğum sonrasında ise kendilerine ve çocuklarına ve 5 yaşına kadar, düşük gelirli çocukların ailelerine beslenme ve gıda yardımı programları oluşturulması temenniler biçimde söylemlerin yerine tüm çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişebilmesinin önünü açacaktır.  Gıda yardımları, sağlıklı beslenme için öngörülen, vitamin, demir ve kalsiyum gibi unsurları dengeli şekilde içerecek şekilde yapılmalı ve program hükümet tarafından finanse edilmelidir. Yine çocukların sağlıklı gelişimlerine odaklanan Eşit fırsatlar programı oluşturularak, temel amaç 0-5 yaş arasında çocuğu olan düşük gelirli ailelerin çocuklarını okul öncesi dönemde çeşitli açılardan geliştirilmesi, eğitimde fırsat eşitliği yaratılması, ülke çapında çocukların eğitim, sağlık, beslenme ve sosyal yetişme ihtiyaçlarının karşılanarak, zihni ve sosyal açıdan formel eğitim sürecine hazırlanmaları sağlanmalıdır. Modern dünyadaki en kapsamlı kamu sosyal güvenlik harcamalarından birini oluşturan “ihtiyaç sahibi ailelere yönelik acil geçici yardımlar” da temel amaç, ihtiyaç içinde olan ailelere yardım yapılarak, çocukların aile dışına itilmelerini önlemek ve aile içinde bakılmalarını sağlamaktır. Bu önemli uygulamada bir an önce yaşama geçirilerek, sosyal iyileşmelere hız kazandırılmalıdır. En önemlisi bütün bu sosyal hizmet uygulamaları, SYDV’larında istihdam edilecek sosyal hizmet uzmanlarının raporlarına bağlanarak, bilimsel bir temel ve modern bir sosyal hizmet anlayışı oluşturulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Briggs, A. (2000). The Welfare State in Historical Perspective. Ed: Pierson, C and F. Castles), <em>The Welfare State Reader. </em>Cambridge Polity Pres.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Courchene, Thomas J. (2003). <em>Social Dimension of the New Global Order. </em>URL http: // <a href="http://www.cwrn-rcrmt.org/pdf/">www.cwrn-rcrmt.org/pdf/</a> rp_corchene.pdf, 04.05.2003.</p>
<p style="text-align: justify;">Danış, M. Z. (2007). Sosyal Hizmet Mesleği ve Disiplininde Sosyal Politikanın Yeri ve Önemi. Toplum ve Sosyal Hizmet, cilt 18, sayı 2.</p>
<p style="text-align: justify;">Denney, D. (1998). Social Policy and Social Work, New York, Oxford University Press.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekin, N. (1996). <em>Küreselleşme ve Gümrük Birliği, </em>İTO Yayını, İstanbul.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Ferguson, A. E. (1975). Social Work an Introduction, USA, J. B. Lippincott Company.</p>
<p style="text-align: justify;">Flora, P., Heidenheimer, A. J. (1981). <em>The Development of welfare ststes in Europe and America,</em> New Brunswick, NJ, Transaction Boks.</p>
<p style="text-align: justify;">Koray, M. (2002). <em>Avrupa Tolum Modeli? Nereden Nereye…</em>Basisen Eğitim ve Kültür Yayınları No: 31, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Marshall, T.H. (1963). Citizenship and social Class, <em>Sociology at the Crossroads, </em>Heinemann, London.</p>
<p style="text-align: justify;">Pieper, Annamarrie (1999). <em>Etiğe Giriş</em>, İletişim yayınları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Schorr, L. A. (1985). Professional Practice as Policy. Social Service Review, 59 (1) 178-196.</p>
<p style="text-align: justify;">Schneidr, L. R. Ve Netting, f. L. (1999). Influencing Social Policy in A Time of</p>
<p style="text-align: justify;">Devolution: Upholding Social Work’s Great Tradition. Social Work, 44 (4) 349-358.</p>
<p style="text-align: justify;">Stewart, Doty (1969). <em>The Industrial Revolution, </em>London.</p>
<p style="text-align: justify;">Şenkal, A. (2005). <em>Küreselleşme Sürecinde: Sosyal Politika, </em>Alfa<em> </em>Basım Yayım Dağıtım, Ağustos, 2005.<em></em></p>
<p style="text-align: justify;">Titmuss, R. M. (1974). <em>Social Policy: an Introduction, </em>London: Allen&amp;Unwin.</p>
<p style="text-align: justify;">Tomanbay, İ. (1999). Sosyal Çalışma sözlüğü, Selvi Yayınevi, Ankara.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/sosyal-hasar-tespiti-ve-sosyal-hizmet-mudahalesine-yer-acarak-sosyal-butunlesmeye-ulasmak/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Hizmet Sosyal Sorunları Çözmeye Soyunmuş Bir Meslektir ve Aydın Sosyal Çevreye Faydası Dokunan Bir Kişi Olmalıdır</title>
		<link>http://ismetgalip.com/sosyal-hizmet-sosyal-sorunlari-cozmeye-soyunmus-bir-meslektir-ve-aydin-sosyal-cevreye-faydasi-dokunan-bir-kisi-olmalidir/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/sosyal-hizmet-sosyal-sorunlari-cozmeye-soyunmus-bir-meslektir-ve-aydin-sosyal-cevreye-faydasi-dokunan-bir-kisi-olmalidir/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Oct 2010 14:15:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=259</guid>
		<description><![CDATA[Günümüz sosyal dünyası çelişkiler, ikilikler ve gerilimlerle dolu bir arenayı ortaya sermektedir. Örneğin birçok gözlemci, küreselleşmenin yaşamlarımızdaki en zorlayıcı güç olduğunu ilan etmekte (Beck, 1992) iken, bazıları da küreselleşmenin, kendi kendine yettiği düşünülen toplumların temellerini çürüttüğünü iddia etmektedir. Genel olarak küreselleşme, Batı medeniyetinin dünyaya yayılması olarak görülmektedir. Yirmi birinci yüzyılın başlarında, insanlık uygarlığı sosyal, bilimsel [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-270" title="kutuphane" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/10/kutuphane-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Günümüz sosyal dünyası çelişkiler, ikilikler ve gerilimlerle dolu bir arenayı ortaya sermektedir. Örneğin birçok gözlemci, küreselleşmenin yaşamlarımızdaki en zorlayıcı güç olduğunu ilan etmekte (Beck, 1992) iken, bazıları da küreselleşmenin, kendi kendine yettiği düşünülen toplumların temellerini çürüttüğünü iddia etmektedir. Genel olarak küreselleşme, Batı medeniyetinin dünyaya yayılması olarak görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yirmi birinci yüzyılın başlarında, insanlık uygarlığı sosyal, bilimsel ve teknolojik gelişmeler açısından oldukça ileri bir noktaya ulaşmış olmasına karşın, toplumsal dengesizliklerin meydana gelmesini önlemeyi başaramamış olması en önemli sosyal sorunlara kaynaklık etmektedir. Sosyal hizmet mesleği bu sosyal yaraları sarmanın yanında, bireylerin,  her zaman daha işlevsel olmasını, sorunlarının çözümlenmesini, streslerinin azaltılmasını amaçlayan bir disiplin ve meslek olagelmiştir. Sosyal hizmetin bütün müdahale yöntemleri, bireylerin ve ailelerin toplumdaki olanaklardan yararlandırılması, sosyal destek sağlanması, endişelerinin ve yalnızlık duygularının azaltılması ve sağlıklı baş etme mekanizmalarının kurularak, problem çözme becerilerinin kazandırılması ve sosyal uyumun gerçekleştirilmesini hedeflemektedir.</p>
<p><span id="more-259"></span></p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar yaşamları boyunca çok değişik yaşam alanları ve kategorilerde sorunlarla karşılaşırlar ve bunların büyük bölümünü kendi olanakları, güçleri ve sahip oldukları sosyal çevreyle birlikte çözerler. Ancak işsiz, yoksul, engelli, güçsüz nüfus gruplarının öyle gereksinimleri ve sorunları ortaya çıkar ki doktor, avukat, sosyal hizmet uzmanı gibi profesyonel meslek elemanlarına başvurmalarını ve bir hizmetten yararlanmalarını gerektirir. Çünkü, çeşitli sorunlara sahip olan bu güçsüz nüfus gruplarının toplumun sahip olduğu kaynaklarla buluşturularak bağlantılandırılması ile ancak çözüm sağlanabilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha büyük çerçeveden bakıldığında toplumsal sorunların makro düzeyde çözümü için, sosyal hizmet uzmanlarının, avukatlar, doktorlar, öğretmenler, gazeteceiler, yazarlar, sosyoglar, psikologlar vb. meslek gruplarıyla etkili ve sürekli işbirliği içine girerek, sosyal sorunların azaltılması ve daha işlevsel, bireyi geliştirici bir toplumsal işlevselliğe ulaşılabilmesi gereklidir. Gelişmiş toplumları oluşturan gelişmiş bireyler, özellikle belli bir eğitim almış aydın statüsündeki insanlar, diğerlerinin sorunlarına son derece duyarlı, toplumsal katılım gösteren ve sadece kendi durumun iyi olmasıyla rahat edemeyen, humanizmi ve bilinç düzeyi yüksek yurttaşlardır. Ülkemizde de böylesine katılımcı ve çok sayıda eğitimli, aydın insanı işin içine katan bir anlayış geliştirmeden, sosyal sorunların çözümü olanaklı hale gelemeyecektir. Bunun için öncelikle aydınların konformist yapıları bir kenara bırakarak, uygulanabilir çözümleriyle tüm sosyal sorunların çözümüne, politikanın hesapçı yapısından bağımsız şekilde el vermelidirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Günlük yaşamımızda “aydın” sözcüğünü sıklıkla kullanırız. Bazı kişiler, &#8221;aydın&#8221; olarak nitelendirilir. Aydınların açıklamalarına, görüşlerine konuşmalarımızda yer verir, onları örnek gösterir, görüşlerini ve yorumlarını anlamaya çalışırız. Peki, &#8221;aydın kimdir?&#8221;. Aydın sıfatının genel kabul görmüş, tüm öğelerini içeren bir tanımı var mıdır? Aydın olmanın kriterleri nelerdir?.. “Aydın” sadece bilen değil, bildiğini etrafına yayan, uygulamaya aktaran, sosyal yaşama bilimi aktaran ve pratikte süreç iyileştirmeleri yapabilen insandır. Sadece akademik ünvana sahip olmak, bir gazetede köşe yazmak tek başına aydın sıfatını karşılayamaz. Aydın, çağı ile hesaplaşma sevdası içinde insanlığın geldiği aşamayı kendi ölçüsünde biraz daha ileri taşımak azminde, gece gündüz çalışan hem gerektiğinde muhalif hem de çağdaş işbirliği içinde gelişmiş bir organizmadır. O, bulunduğu mevkiye, mertebeye, maddiyata angaje olmayan, üreten ve sadece insanlığın emrinde olan kimsedir. Her şeyden önce “aydın olmak yakınmak değil, yanmaktır” ilkesini yaşam tarzı olarak benimseyen, nitelikli bir insandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öztin Akgüç (Cumhuriyet, 01.05.2005), bir aydında bulunması gereken nitelikler, öğeler ile bulunmaması gereken davranış biçimlerini şu şekilde sınıflandırmıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">Ciddi ve yeterli “eğitim” herhalde aydın olmanın ön koşullarından biridir ama yeterli koşulu değildir. Eğitim almış, diploma sahibi hatta akademik dereceleri, unvanları olan kişilerin tümünü aydın olarak nitelendiremeyiz; bu, yanlış ve yanıltıcı olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeterli bir eğitimin “genel kültür” vermesi de gerekir. Ancak ülkemizde gözlendiği gibi eğitim almak, diploma almakla genel kültür sahibi olmak çok farklı olgulardır. Genel kültür sahibi olabilmek için güncel olaylar dışında sanat etkinliklerini izlemek, felsefi akımları bilmek, ülkede ve dünyada siyasal, ekonomik, toplumsal gelişmelerle ilgilenmek gerekir. Dünya edebiyatının önde gelen eserlerinin en azından bir bölümünü okumamış, tiyatroya gitmemiş, klasik Batı ve/veya Türk müziği konserlerini sık aralıklarla izlememiş bir kişi, aydın olarak nitelendirilemez. Bu kriter, çok katı, çok seçici gibi gelebilir. Ama genel kültürü olmayan bir aydın düşünülemez. Sanat etkinliklerinin izlenmesi de gösteri, gösteriş amacıyla değil, görev olarak değil; anlayarak, zevk alınarak yapılmış olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçek bir aydın toplumsal etkinliklere katılmalı ve katkıda bulunmalıdır. Bu etkinlik, sanat alanında olabilir, düşünce yayma alanında, eğitim alanında olabilir, toplumsal amaçlı bir sivil toplum örgütünde görev alma biçiminde olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın kişinin “ön kabulleri” yoktur; olayları, gelişmeleri, zaman zaman kendi davranışlarını, değer yargılarını da sorgular. Aydın “özeleştiri” yapabilmeli, yanlış ve eksiklerini görebilmelidir. Aydın kişi, sorgulamadan, irdelemeden görüş açıklamamalı, sorumsuz davranmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın insan,  davranışları itibarıyla insancıl, hümanist ve “hoşgörü” sahibi olmalıdır. Cinsiyet, ırk, ten, etnik veya sosyal köken, din, siyaset, düşünce, kanaat, ulusal bir azınlıktan olma ayrımı yapmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın, sertliğe, zorbalığa, kaba güç kullanımına karşı olup “barıştan yana”dır. Ancak bu durum, zorbalara, yayılmacı güçlere boyun eğmek şeklinde anlaşılmamalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın, inançları, amaçları doğrultusunda maddi, manevi “özveri” gösterebilen kişidir. Aydın, hep kendi çıkarını kollayan, homo economicus bir tip değildir. Başkalarını kandırmaya çalışmaz. Çıkar uğrun bazı çevrelerin şarlatanlığını yapmaz. Özellikle bilgi, kültür, varlık konusunda paylaşmacıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın kişinin açıkladığı, savunduğu düşüncelerle, davranışları ve yaşam biçimi aynı ve “tutarlı”dır. Bir aydın, ele verir talkını kendi yutar salkımı anlayışında olamaz. Ortama, koşullara göre sık sık fikir, görüş değiştirmez, esen yele göre yelken açmaz. Mevlana&#8217;nın deyişiyle olduğu gibi, göründüğü gibi davranır. Savunduğu görüşlerle çelişkili davranış, yaşama biçimi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">“Alçakgönüllülük”, büyük bir erdem olarak aydın olmanın da vazgeçilmez koşuludur. Aydın kişi, küçük dağları ben yarattım edası içinde olamaz; insanlara, çevreye küçümseyerek yukarıdan bakmaz, yüksekten atmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">“Özsaygı”, aydının çevresine olduğu gibi kendisine de saygısını sürdürmesidir.O, özsaygısını yitirecek davranışlar içine girmez, saygınlığını, onurunu korur; bunun için gerektiğinde savaşım da verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki erdemlere, özelliklere, niteliklere başkaları da eklenebilir. Görülüyor ki aydın olma, bu kimliği taşıma kolay olmadığı gibi, örnekleri de bol değildir. Aydın sıfatı, ağırdır, beraberinde yükümlülükler getirir. Bu nedenle aydın sıfatı kullanılırken, oldukça ihtiyatlı olunmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüz Türkiye’sinde bazı büyük köşe yazarlarının, TV ankırmenlerinin yaşamının 30-40 yılını bilime adamış profesörlerden, on beş kat daha yüksek aylık 30 bin 50 bin TL gibi A.B.D. ölçeğinde ücretler aldıkları sıkça dile getirilmektedir. Bazı önemli becerileri olan insanların daha çok kazanmasından daha doğal bir şey olamaz ancak, bu kadar astronomik ve ülke gerçeklerine aykırı ücretler neyle izah edilebilir? İnsanın aklına önce şu geliyor. Bu becerikli ve bilgili zevata yüksek ücret ödeyen patronların gazete ve televizyonları sahipleri, yaptıkları işten çok büyük paralar kazanıyorlar ve böyle yüksek ücretler ödüyorlar. Ancak pratikte bakıldığında, 70 milyon nüfuslu ülkemizde günde sadece birkaç milyon gazete satıldığı ve bu büyük patronların çoğunun devlete milyarlarca dolar borcu olduğu ve çıkar ilişkilerine dayalı reklam pastasında meydana gelecek kırılmaların çok kısa sürede işletmeyi iflasa sürükleyeceği görülecektir. Bunları da bir kenara bırakalım, bu paraları kazanan insanlar etrafında olan emekçilere nasıl davranırlar, hiç mağdur bir insana katkı sunmuşlar mıdır? Başarılı bir yoksul gence burs bağlamışlar mıdır? (Bunları yapanları tenzih ederiz). Süreklilik ve zorluklar arzeden sosyal amaçlı projelere bir günlük televizyon gösterisi yapmacıklığı dışında katılmışlar mıdır? Bu sosyal bakışı geliştiremeyen, ülkenin işsizlik, açlık ve sefalet durumundan bihaber aydın neyi aydınlatabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Ünlü sosyolog Şerif Mardin (2008)’de tam olarak Türk aydınının neden entelektüel olamadığı konusundaki bu sorunsalı irdelemiştir: Kültürel sebepleri inceleyerek, Türk aydınında iyi görüneni yadsımak ve eleştirel tutum benimsemenin ve daemonik (şeytani) bakış karakterinin, yeterince gelişmediği sonucuna ulaşmıştır. Olaylar ve gerçekler karşısında aydınların biraz saf ve naif kaldığını, isyanlarının nerede yattığının anlaşılamadığını ve daha çok okur-yazar olarak nitelendirilebileceklerini eklemiştir. Nitekim Osmanlı’da padişaha karşı olan aydınların, Jöntürklerin zannedilenin aksine dünyayı kavrayış ve açıklama farklılığına dayanan ideolojik bir başkaldırı içinde bulunmadıkları için, kimi zaman bir kese akçeye, kimi zaman valilik vb. yöneticilik görevine kimi zaman da başka bir vaade karşı bütün ütopyalarını terk edip padişahın kanatları altına sığınmaktan bir beis görmediklerini belirtmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir aydın olarak toplumsal sorunların çözümünden önce iyice anlaşılmasını öngören Mardin’e göre sosyal sorunların harmanında yaşanan modern dünyada, din işlevseldir; dolayısıyla toplum ve insan için önemli ve değerlidir. Bu yüzdendir ki siyaseti etkilemekte ve belirlemektedir. Din olgusunu yok sayarak bir yere varılamaz, işleyiş mekanizmasına nüfuz etmek ve dini anlamak gereklidir. Toplumun sorunları, hiçbir yerde entelektüel seviyede vazedilmiş soyut problemler olarak ortaya çıkmaz. Halk bu sorunları günlük yaşam gereksinimlerinin tatmini olarak görür. Türk aydınları bu gerçek olgulara göre hareket etmedikçe bir taraftan toplumdan uzak kalmaya devam edecek, diğer taraftan da sürprizlerle karşılaşmaya devam edecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaya (2006)’ya göre, modernleştirici aktörlerin içinde yer aldıkları medeniyetleri ve tarihsel geçmişleriyle olan ilişkileri çatışmacı ya da barışçı olabilir, ama zorunlu olarak diyalektiktir. Örneğin, İslami bir toplumdaki modernlik projesi aktörler tarafından İslami medeniyete karşı olarak tanımlanabilir. Ancak zaman içinde aynı modernlik projesi İslami medeniyetle diyalektik ilişkilere adım atabilir ve İslami medeniyetin bazı merkezi özelliklerini dönüştürebileceği gibi bu aktörlerin iyi yaşamaya ilişkin düşüncelerinin de dönüştürebilir. Bu sosyokültürel bağlamda modernleştirici projeler, İslami toplumlarda Batı modernliklerine kıyasla farklılıklar taşıyan modernlikler üretebilir.           </p>
<p style="text-align: justify;">Dünya tarihin derinliklerine birazcık dönmek, modern Batı’nın geçmişini incelemek bakış açımızda bir zenginleşme yaratabilir. Büyük Fransız aydını Voltaire (1694-1778), fiziksel olarak o kadar cılız ve hastalıklıydı ki “cılız bedende ne güçlü bir akıl” denilirdi kendisine. 1758 tarihinde yerleştiği, FERNEY, Cenevre’ye 5 ve Paris’e 500 km uzakta idi. Yaşadığı taş yapı 14 odalı şato benzeri bir köy eviydi. Arpa, buğday eker, birinci sınıf yulaf yetiştirirdi. Çiftlikte tarlalar, meyve bahçeleri, üzüm bağları, yüzlerce at, öküz, inek, koyun sürüsü ve 400 arı kovanı vardı. Bu tarımsal faaliyetlerde çalışan 30’dan fazla işçisi vardı. Bunlarla da yetinmeyip gece gündüz çalışarak, saatçilik atölyeleri kurup, kendisine başvuran hemen herkese iş bulmuştur. Böylece çalışanlarının sayısı 800’ü geçmiş, üretilen mamuller için yeni pazarları dahi kendisi bulmuştur. Çalışanları için 100’den fazla ev yaptırmış, yönetimi hicvedince 18 ay hapis yatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu bilgiler ışığında aydın, başta ülkesinin sorunları olmak üzere tüm sosyal sorunlara meydan okuyan, bunlarla mücadele etmek için, sürekli eleştirip başkalarını suçlamak yerine yaptığı mikro çalışmalarla bir insanın, bin insanın yaşamını ışıtan, onlara umut aşılayan bir kandil olmalıdır. Ülkesinde yaşayan insanların yaşadıkları sıkıntıları yaşamış, duyumsamış ve hissedebilmiş olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın, kavramının “Aydınlanma” ile yakından ilişkisi vardır. Onbeşinci yüzyılın ortalarındaki “Rönesans” hareketi, onaltıncı yüzyılın ortalarındaki “Reformasyon” hareketi ve on yedinci yüzyılın ortalarından itibaren belirginleşen “Kartezyen felsefe”, on sekizinci yüzyıla hâkim olan “Aydınlanma Dönemi”nin temellerini oluşturmaktadır (Çiğdem, 2009: 19). Bu yüzyılı ayırt edici ve bütün farklılıkları ve çeşitliliği birlikte “akıl” kavramıdır. Cassirer (1951)’e göre, aklın gücü bizi ampirik dünyayı aşmaktan ziyade, bu dünya içerisinde kendimizi evde hissetmeye muktedir kılmasından ibarettir. Aydınlanma, “bilgiye” ve “akla” dayalı bir hareket olarak, kendisini yeni bir tür “bilgide” temellendirmiştir. Bu bilgi, ilke olarak tüm insanlığın kullanımına açık, elde edilmesi ve dolaşımı kolay, o ölçüde de karşı konulması, yadsınması zor bir olgudur. Çünkü kendisi şüphe uyandırmayacak bir netliğe ve kesinliğe sahip ve içeriğinde insanlığı tarihin daha önceki dönemlerinde rastlanan tahakküm biçimlerinden kurtarmaya muktedir “işlevsel” ögeler barındıran bir bilgidir bu.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydınlanma (enlightenment), onekizinci yüzyılda gerçekleşmiş ve hem Amerika hem de Avrupa’nın her tarafında etkili olan, İngiliz Devrimi’yle başlatılıp, Fransız Devrimiyle sona eren felsefi bir hareket’tir. Aydınlanma döneminde, eleştirel aklın öncülüğünde felsefede olduğu gibi toplumsal yaşamın çeşitli bölümlerinde, edebiyatta ve sosyal bilimlerde bir tür sekülarizasyon yaşanmaya başlanmıştı. Aydınlanma dönemiyle ortaya çıkan en önemli gelişme, dünyanın bütün insanlığa ait olduğu ve varolan nimetlerden herkesin faydalanması gerektiği görüşü olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte “sosyal politika” bu düşüncelerden filizlenerek, toplumu oluşturan bireylerin refah içerisinde huzurlu yaşamalarına yönelik düzenlemeleri hedefleyen anlayışı oluşturmuştur. Sosyal adalet ve insan haklarını temel alan bu anlayış, modern devletin de temel felsefesini oluşturmaktadır. Sosyal politikayı dar anlamıyla, çıkarları uyuşmayan sınıflar arasında tırmanan çatışmaları önleyerek toplumsal uyumu garanti altına almak” biçiminde tanımlamak olanaklıdır (Şenkal, 2005: 26). Sosyal politika, bireylerin gereksinimlerini karşılayarak bir toplumu eğitim yoluyla modernite yolculuğunda dönüştürebilecek bir kıvraklık potansiyeline sahip önemli bir enstrümandır. Çünkü modern olmak rasyonalize olmaktır; modern insan kendi kaderini belirleyen özne durumunda olan insandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzyıllar boyunca insan topluluklarının dünyadaki en önemli sorunu, sağ kalabilmek olmuştur. Neredeyse 20. yüzyıl sonuna kadar, devletin varlığını korumasının yolu savaşlardan geçiyordu. Ancak günümüzde devletler, sadece dış tehditlerle karşı karşıya değil, sınıflar arası çatışma ve çekişmelerle de tehdit altında kalmışlardır. Örneğin 18. yüzyılda Avrupa devletlerinde şiddetli sınıf çatışmaları, ülkelerin varlığını tehdit eder duruma ulaşmıştır. Bu içinden çıkılmaz durum devletleri, yaşanmakta olan sosyal sorunlara müdahale etmeye mecbur kılmıştır. Buradan başlayarak devletin, sosyal sorunlara müdahale alanının zaman içerisinde genişlemesi, sosyal politikanın da gelişmesine yol açmıştır (Şenkal, 2005: 26).   </p>
<p style="text-align: justify;">Adam Smith, kapitalizmin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için sosyal politikaların uygulamaya sokulması gerektiğini belirterek eklemişti: “hiçbir topluluk, bireylerinin büyük çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içindeyken bir ilerlemede bulunamaz ya da mutlu olamaz”. Bu önemli anlayış ve Aydınlanma, Avrupa’da yoksullar için yeni bir anlayışın ortaya çıkmasına çarpan etkisi yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şenkal (2005: 321)’a göre refah devleti, örgütlü emeğin sahip olduğu gücün her alanda kullanıldığı ve yönetimin piyasa güçlerinin rolünü en az üç yönde değiştirme çabası içinde olan devlettir. Bu üç yönün birincisi, bireylere ve ailelere minimum gelir garanti etmek. İkincisi, bireysel ya da ailesel krizler gibi olumsuz sosyal olasılıkların kapsamını sınırlamak veya daraltmaktır (hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi). Üçüncü olarak da, statü ve sınıf ayrımında bulunmaksızın tüm vatandaşlara sosyal hizmetleri belirli ve en iyi standartta sunmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal değişmeler ve gelişmeler toplumlarda meydana gelen sosyal ve ekonomik olaylar bireyleri stres altında bırakabilmekte ve çeşitli sorunlarla yüz yüze getirmektedir. Ülkemizde de son 30 yıldır oldukça hızlı bir toplumsal yapı değişimi yaşanmaktadır. Bu hızlı değişim süreci bireyleri stres altında bırakabilmekte, değişik birçok sosyal sorun gündeme gelmektedir. İnsanların günlük yaşamlarında karşılaştıkları sorunların çoğu bireylerin sahip olduğu kendi güçleriyle ve yakın çevre, arkadaş desteğiyle çözülebilmektedir. Ancak bazen güçsüz bireylerin karşısına, sahip oldukları olanaklarla çözemedikleri öylesine büyük engeller çıkabilmektedir ki bunlar ancak profesyonel bir yardımla çözülebilecek türdendir. İşte sosyal hizmet bu noktada, dezavantajlı ve ihtiyaç sahibi bireylere, mesleki yöntemlerini kullanarak sosyal refah kurumları aracılığıyla yardımlar sunan, bir disiplin ve meslek olarak ileri çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet açısından kişi ve ailelerin sorununun çözümü, sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, farklı düzeylerde müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal çalışma uygulaması, bu alanda 1960’lardan sonra geliştirilen çağdaş yaklaşımlardan en önemlisi olarak; ekolojik sistem kuramını temel alan bir perspektifle, müracaatçı gruplarına yönelik mikro, mezzo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunlarının çözümlenebileceği ilkesine dayanmaktadır. Sosyal hizmet mesleği açısından, diğer önemli unsur olan ‘ailelerin ve çocukların gereksinimleri’ konusu, mesleki uygulamaların temel bir müdahale alanı ve ailenin, toplumun iyilik halinin kilit noktasını oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde ülkemiz gibi azgelişmiş ülkelerin genelinde sosyal politika, toplumun belirli kesimleri arasındaki yapısal uyumun olumsuz etkisini bertaraf etmek için tasarlanan bir dizi sınırlı tedbirlerle ihmal edilmiştir. Bu süreçte sosyal politika, geçici uygulamalar olarak görülerek, devletin yurttaşlarına yaptığı maddi-manevi bir yatırımdan ziyade devlet gideri olarak düşünülmüştür. Sonuçta sosyal politika önemli ölçüde ihmal edilerek, devletin desteğine gereksinim duyan incinebilir nüfusu oluşturan milyonlarca birey, sosyal sorunların kucağında çaresiz çırpınışlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Oysa sosyal politikanın temel hedefi gerçek anlamda, çaresizliği, sosyal çatışmaları azaltmak ve sosyal gerginliklerin büyük politik problemler haline gelmeden önlenmesine çalışmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet disiplini ve organizasyonlarına gereken değer ve önemin verilmesi, valilikler ve SHÇEK organizasyonuna insan kaynağı bakımından gerekli takviyelerin yapılması durumunda, sosyal sorunların çözümü bakımından çarpan etkisi yaratılacak ve sosyal dokuyu iyileştirmeye dönük müdahalelere geç de olsa başlanmış olacaktır. Çünkü sosyal doku onarımına başlanmadan, mikro ölçekte iyileştirmeler sağlayamadan, ülkemizin makro problemlerinin çözümüne ulaşmak olanaksızdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine Mardin (2006)’le tamamlayalım, “Türkiye için kısa vadede iyimser değilim ama uzun vadede ümitliyim. Çünkü toplumda devamlı problemler var ve bunlar, çorap söküğü gibi devam edecek. Türkiye’nin sosyolojik özelliği bu. Türkiye’nin kendine has problemleri, sekülarizm, laisizim, devlet, merkez-çevre gibi unsurlardır.”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cassirer, Ernest (1951). The Philosophy of Enlightenment,Princeton University Pres.</p>
<p style="text-align: justify;">Çiğdem, Ahmet (2009). Aydınlanma Düşüncesi. İletişim Yayınları, 6. Baskı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaya, İbrahim. (2006). Sosyal Teori ve Geç modernlikler. Türk Deneyimi. İmge Kitabevi.<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mardin, Şerif (2008). Din ve İdeoloji. Bütün Eserleri II, İletişim Yayınları 18. Baskı.</p>
<p style="text-align: justify;">Marshall, Gordon (1999). Sosyoloji Sözlüğü. Çevirenler: Osman Akınhay, Derya Kömürcü. Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Şenkal, A. (2005). Küreselleşme Sürecinde: Sosyal Politika, Alfa Basım Yayım Dağıtım, Ağustos, 2005.</p>
<p style="text-align: justify;">Şerif Mardin Okumaları (2006). Editör: Taşkın Takış, DoğuBatı Yayınları.</p>
<p style="text-align: justify;"> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/sosyal-hizmet-sosyal-sorunlari-cozmeye-soyunmus-bir-meslektir-ve-aydin-sosyal-cevreye-faydasi-dokunan-bir-kisi-olmalidir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(Sosyal Dışlanma ve Sosyal Hizmet Sempozyumu, 12-14 Kasım, 2009, Başkent Üniversitesi’nde Bildiri Olarak Sunulmuştur) Sosyal Dışlanma, Çocuk Yoksulluğu ve Sosyal Hizmet Müdahalesi: Uygulama Alanından Bir Olgu Sunumu</title>
		<link>http://ismetgalip.com/sosyal-dislanma-cocuk-yoksullugu-ve-sosyal-hizmet-mudahalesi-uygulama-alanindan-bir-olgu-sunumu-11-14-kasim-2009-baskent-universitesi-sosyal-hizmet-sempozyumunda-bildiri-olarak-sunulmustur/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/sosyal-dislanma-cocuk-yoksullugu-ve-sosyal-hizmet-mudahalesi-uygulama-alanindan-bir-olgu-sunumu-11-14-kasim-2009-baskent-universitesi-sosyal-hizmet-sempozyumunda-bildiri-olarak-sunulmustur/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2010 12:59:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=186</guid>
		<description><![CDATA[Bu bildiride, annesinin ekonomik yoksunluğu nedeniyle kurum bakımına alınan bir çocuğun sorunlarının çözümü sürecinde, ülkemizdeki mevcut kaynaklar ve sosyal hizmet uygulamaları çerçevesinde konunun mesleki açıdan nasıl ele alındığı karşılaşılan güçlükler ve konunun sosyal dışlanmayla ilişkisi bir olgu sunumu ile verilmeye çalışılmıştır. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bile yaşanan ekonomik, sosyal krizlerle beraber yoksulluk sorunu yoğun biçimde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img title="sdislanma" class="alignleft size-thumbnail wp-image-209" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/09/sdislanma-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Bu bildiride, annesinin ekonomik yoksunluğu nedeniyle kurum bakımına alınan bir çocuğun sorunlarının çözümü sürecinde, ülkemizdeki mevcut kaynaklar ve sosyal hizmet uygulamaları çerçevesinde konunun mesleki açıdan nasıl ele alındığı karşılaşılan güçlükler ve konunun sosyal dışlanmayla ilişkisi bir olgu sunumu ile verilmeye çalışılmıştır. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde bile yaşanan ekonomik, sosyal krizlerle beraber yoksulluk sorunu yoğun biçimde varlığını hissettirmekte ve özellikle milyonlarca çocuğun sağlıklı gelişimini tehdit etmektedir. Bu süreçte ekonomisi güçlü olmayan ve tüm çocukları kapsayan, yoksulluğun etkilerini azaltıcı uygulamaları bulunmayan az gelişmiş ülkeler gibi ülkemizde de çocuk yoksulluğunun birçok olumsuz sonucu her gün medyada ve toplum gündeminde değişik biçimlerde yer bulmaktadır. Şenses (2003)’e göre yoksulluğun nedenleri arasında; &#8220;ekonomik büyüme ve ortalama gelir düzeyinin düşüklüğü, gelir dağılımının bozuk olması, hızlı nüfus artışı, hane halkı özellikleri, kırdan kente kontrolsüz göç, istihdam ve işsizlik, hane halklarının yaşamlarında karşılaştıkları ani gelişen olayların çözümlenememesi, ekonomideki yapısal uyum programlarının olumsuz etkileri, üretim yapısı, kamu harcamaları, enflasyon gibi değişik unsurlar sayılabilir.&#8221;<span id="more-186"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada benimsenen mutlak yoksulluk yaklaşımında, en düşük maliyetli gıda harcamalarının parasal değeri bir yoksulluk eşiği oluşturmakta; gelir azlığı dolayısıyla bu eşiğin altında kalanlar &#8216;mutlak yoksul&#8217; olarak nitelenmektedirler. Şenses (2001: 63)’e göre, “mutlak yoksulluk” yaklaşımı, kendi içinde pek çok sorun içermekle beraber; açlık sorununu da barındıran yetersiz beslenme koşullarıyla yüz yüze olan az gelişmiş ülkelerin yoksulluk durumunu tanımlamak için uygun görünmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde yaşanan yoksulluğun boyutlarının değerlendirilebilmesi ve çocuk yoksulluğunun nitelik ve niceliğinin belirlenebilmesi için bazı güncel verilere bakmak yararlı olacaktır: Esasında gelir dağılımı bozukluğu, çocuk yoksulluğunun en önemli nedenidir. Gelirin en eşitsiz dağıtıldığı il, İstanbul’dur. En varlıklı kesimini oluşturan % 20’lik nüfus, gelirin % 64’ünü; en fakir % 20’lik kesim ise gelirin % 4’ünü almaktadır. İstanbul, Türkiye’de hanelere giren gelirden % 27.5 pay almaktadır. Oysa toplam hanelerin yaklaşık % 15’i bu kenttedir. En üsteki % 1’lik grup ile en alttaki % 1’lik grup arasında, aylık gelir açısından 322 kat fark mevcut olup aynı fark Türkiye genelinde 232 kattır” (Sönmez, 2001).</p>
<p style="text-align: justify;">Gelir dağılımının bu derecede bozuk olması çocuk yoksulluğunun etkilerini de derinleştirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">TÜİK, 2007 yılı ‘Yoksulluk Çalışması’ sonuçlarına göre ise durum şu şekilde özetlenebilir;</p>
<p style="text-align: justify;">“2007 yılında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 619 TL olarak kabul edilmiş, 13 milyon kişi bu sınırın altında yaşamını sürdürmektedir. Açlık sınırı, 237 TL olarak belirlenmiş ve 539 bin kişi ise sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşamaktadır. 17 milyon 690 bin ailenin 2 milyon 473 bini yoksul durumdadır. Hanehalkı sayısı arttıkça yoksulluk oranı da artmakta olup, yoksul oranı 1-2 kişilik ailede % 10.95; 3-4 kişilik ailede % 8.27, 5-6 kişilik ailede % 17.54, yedi ve daha fazla sayıdaki ailelerde % 41.83 olmuştur. Toplam nüfusun % 0.74’ü gıda yoksulluğu (açlık), % 17.81’i yoksulluk (gıda+gıda dışı), % 1.41’i kişi başı günlük 2.15 doların altında gelirle yaşamını sürdürmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk yoksulluğu oranı, bir ülkedeki asgari geçim koşullarına uygun miktarda harcanabilir gelirin yüzde 50’sinden azına sahip ailelerde yaşayan çocukların toplam yüzdesini anlatmaktadır. Bu oran, ABD’de % 21.9, İngiltere’de % 15.4, Lüksemburg’da % 3, Norveç’te % 3.8 (Lüksemburg Gelir Araştırması, 2000). UNICEF (2008) tahminlerine göre, “Türkiye&#8217;de 20 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşarken, bunun yaklaşık 7 milyonunu çocuklar oluşturmaktadır. Kentlerde 3.8 milyon, kırsal kesimde de 2.8 milyon çocuk yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır”. Türkiye İstatistik Kurumu 2006 verilerine göre de, Türkiye&#8217;de 6-17 yaşları arasında 16 milyon çocuktan 7 milyonu çalışırken, bir o kadarı da yoksulluk sınırının altında yaşmaktadır. İstanbul kentsel çocuk nüfusunun yüzde 22.2&#8242;sini barındırırken, yoksul çocuk nüfusunun yüzde 9.2&#8242;sine ev sahipliği yapmaktadır. Hane halkı bazında kentsel yerlerde ikamet eden hanelerin yüzde 14.8&#8242;i yoksulken, çocuk yoksulluğu oranı yüzde 26.7&#8242;ye çıkmakta; kırsal kesimde ikamet eden hanelerin yüzde 15.3&#8242;ü yoksulluk çizgisi altında kalırken, çocuk yoksulluğu oranı yüzde 28.5&#8242;e ulaşıyor. Aylık tüketim harcamasına göre kentsel kesimde çocukların yüzde 22.4&#8242;ü, kırsal kesimde de yüzde 28.8&#8242;i yoksulluk çizgisi altında kalmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk yoksulluğu, azgelişmiş ülkelerde büyüyen çocukların gelecekte karşılaşacakları birçok soruna zemin oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkelerde, o toplumda yaşayan tüm çocukları kapsayan ve çocuk yoksulluğunu engellemeye yönelik etkin erken müdahaleler yapılabilmektedir. Yoksul ülkelerde ise var olan sosyoekonomik sorunlardan, çocuklar çok daha olumsuz etkilenmekte, bazı ailelerde çocukların temel gereksinimleri dahi karşılanamamakta, çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişebilmelerinin önünde engeller bulunmaktadır. Yoksul çocuklar olgusu, azgelişmiş toplumların içinde bulunduğu kendine özgü siyasal ve sosyal ortamın, ekonomi politikalarının bir ürünü ve önemli sosyal sorunlardan biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluğun toplumların geleceğiyle ile ilgili en önemli etkisi, yoksulluğun çocuklar üzerindeki olumsuz etkileridir. Çocuklar, yoksulluktan direkt olarak gıda kalitesinde düşme, konut, sağlık-bakım eğitim ve ulaşım olanaklarının eksikliği şeklinde ve dolaylı yönden ise olumsuz koşullarla daha fazla baş edecek gücü kalmayarak ekonomik durumları bozulan, düşük ve yetersiz gelirli ebeveynleri vasıtasıyla etkilenmektedirler (Fraser, 2006).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bildiride, babası vefat etmiş olan ve annesinin ekonomik yoksunluğu nedeniyle kurum bakımına alınan bir çocuğun sorunlarının çözümü sürecinde, ülkemizdeki mevcut kaynaklar ve sosyal hizmet uygulamaları çerçevesinde konunun mesleki açıdan nasıl ele alındığı karşılaşılan güçlükler ve konunun sosyal dışlanmayla ilişkisi bir olgu sunumu ile verilmeye çalışılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Olgu Sunumu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">N.A, 1994 doğumlu olup 8 çocuklu bir ailenin 5. çocuğudur. Kastamonu’da çiftçilikle uğraşan ve sosyal güvencesi olmayan baba, 2003 yılında kalp hastalığı nedeniyle vefat etmiştir. Anne, Gülizar hanım okur-yazar olmayıp herhangi bir mesleği de bulunmamakta olup ev hanımdır. İlkokul terk büyük ablalardan ikisinin de 4’er küçük çocuğu olup eşlerinden boşanmışlardır. İhtilaflı ve sağlıksız bir ilişkiler ağı olan ailede, geçmiş yıllarda damatlardan biri ailedeki büyük ağabeyi öldürerek cezaevine girmiştir. Diğer ağabeylerden birisi de hırsızlık vb. adi bir suçtan halen cezaevinde 5 yıla mahkum olarak yatmaktadır.  Aile, 2004 yılında Kastamonu’da amcalarının tarlalarını ellerinden almaları sonucu İstanbul’a göç etmişlerdir. Daha sonraki süreçte, Küçükçekmece ilçesinde olumsuz koşulları olan bir gecekonduda işsiz bir şahısla gayriresmi birlikteliği olan anne Gülizar’ın çocuklarını ihmal ettiği, aç bıraktığı, anne ve çocukların alkolik üvey babadan sürekli şiddet gördükleri komşular tarafından emniyete bildirilmiştir. Evde bulunan en büyüğü N.A. olmak üzere 4 çocuk, Nisan 2005 tarihinde acil valilik onayı ile kurum bakımına alınmışlardır. N.A. Yetiştirme yurduna, 3 kardeşi yuvalarda korunma altına alınmışlardır. Anne Gülizar hanım çocuklar kurum bakımına alındıkta 3 ay sonra ilk kez kızını ziyaret etmek için yurda gelmiştir. Çocuklarının adresini yeni bulabildiğini, akrabalarının yanında dönem dönem idareten kaldığını, imam nikahlı olarak bir şahısla gayriresmi evlilik yaparak Kars iline yerleştiğini ve daha sonra eşinin kendisini evden kovduğunu belirterek, belli bir kalacak yeri olmadığını, hiçbir sosyal güvencesi ve geliri bulunmadığını ifade etmiştir. Yapılan ayrıntılı görüşmede, okur yazar olmayan, 44 yaşındaki anne Gülizar hanımın, kendini ifade etmekte zorlandığı, çelişkili bilgiler verdiği, zihinsel yetersizliği bulunduğu, psikososyal açıdan sağlığının yeterli düzeyde olmadığı görülmüştür. Anne, köyde yaşarken de çoğu zaman aç kaldıklarını ve kendisiyle birlikte, tüm çocukları gibi N.A.’nın de küçükken vefat eden babalarından sürekli şiddet gördükleri bilgisini paylaşmıştır. Şiddet ve sürekli aç kalmaktan dolayı, tüm çocuklarının psikolojilerinin bozuk olduğunu eklemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik sorunlar ve ailenin düzensizliği nedeniyle 2 yıl eğitime ara verdiği tespit edilen N.A., çok isteksiz olmasına karşın ilköğretim 6. sınıfa kayıt edilmiştir. Kuruluştaki grup sorumluları tarafından haftalık okul ziyaretlerinde N.A’nın sınıf öğretmeni çocuğun öğrenme yetersizliği iletilmiştir. Rehberlik araştırma merkezine havale edilen çocuğun gerekli takipleri yapılarak randevu alınmıştır. Yapılan değerlendirme ve uygulanan testler sonucunda, dikkat dağınıklığı, akademik becerilerde ileri derecede yetersizlik, görsel algı motor koordinasyon bozukluğu tespit edilerek, WISC-R testi sonucu ZB: 60 olarak belirlenmiştir. N.A, bu veriler ışığında “zihinsel yetersizlik” tanısı almıştır. Ersoy ve Avcı (1981: 147)’ya göre, zeka bölümü 50-70 arası olan bireyler çoğu zaman sosyal açıdan normale yakın uyum gösterebilmekte ancak okulda öğrenme güçlükleri yaşamaktadırlar. Ortalama dördüncü sınıf seviyesinde akademik bilgi ve beceri kazanabilirler. Bu bilgilerle N.A.’nın, rahabilitasyon merkezine devam etmesi sağlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu süreçte, kuruluşa kabulünden buyana destekleyici, kabullenici yaklaşımlarla yapılan görüşmelere, uyum sağlamasına katkıda bulunabilecek mesleki çalışmalara karşın N.A.’nın, kendini ifade etmekte zorlandığı, öfke kontrolü zayıf olduğu için sık sık yurtta arkadaşlarıyla kavga ettiği, ajite ve mutsuz olduğu görülmüştür. Kuruluş psikologuyla yaptığı görüşmede psikiyatrik muayeneye gitmeye kendisinin de istekli olduğu belirlenmiştir. Kısa sürede randevu alınarak Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Çocuk Psikiyatri servisinde yapılan muayenesinde klinik değerlendirmede “İleri derecede davranım bozukluğu, dikkat eksikliği” teşhisi konularak psikiyatrik ilaç kullanmaya başlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öztürk (1997: 443)’e göre; “yaramazlık, haylazlık olarak bilinen başkaldırma, karşı gelme ve toplum değerlerine ters düşen hareketler çocukların çoğunda bir miktar görülebilir. Bunlar genellikle süregen ve yineleyici değildir. Çocukla ilgilenildiğinde, bu hareketlerinin anlamı incelenerek onunla konuşulduğunda genellikle bu tür başkaldırmalar ve karşı gelmeler yatışır ve önemli bir sorun haline gelmez.  Ancak davranım bozukluğunda, çocukta başkaldırma, karşı gelme ve topluma aykırı davranışlar yineleyici ve inatçı biçimde uzun süre görülür. Bunun sonucunda çocuğun ailede ve toplumda ilişkileri belirgin derecede bozulur. Genellikle uygun olmayan aile, eğitim ve toplum çevresi içinde bu tür bozukluklarla daha sık karşılaşılmaktadır. Bu çocukların büyük çoğunluğu ergenlik çağından sonra topluma aykırı davranışlarını sürdürürler ve “topluma aykırı kişilik bozukluğu (dissocial personality disorder) tanısı alırlar. Bir bölümünde ise ergenlik çağı ile birlikte yavaş yavaş düzelme olabilir ve belirgin uyum sorun kalmayabilir. Başkaldırma, sık yalan söyleme, evden kaçma, okuldan kaçma, hırsızlık, saldırganlık, kavgacılık, yangın çıkarma, insanlara-hayvanlara-eşyaya ve mala zarar verme eğilimi gibi aile ve toplum değerlerine ters düşen hareketler en sık görülen belirtilerdir. Tanı için, bu belirtilerin sıklıkla yinelenmesi, uzun sürmesi ve engellenmeye dayanma gücünün düşük olduğu bir kişilik örüntüsüne dönüşmesi gereklidir. Davranım bozukluğunun oluş nedenleri tam olarak aydınlatılmamıştır. Büyük olasılıkla organik, ruhsal ve toplumsal etkenler birlikte rol oynamaktadır. Merkezi sinir sisteminde nörolojik belirti vermeyen “minimal beyin bozukluğu” bulunduğu düşünülmektedir. Psikososyal etkenler arasında parçalanmış aileler, ağır ana-baba geçimsizlikleri, ekonomik ve kültürel yönden düşük, dağınık topluluklarda yetişme gibi etkenler sayılmaktadır. Davranış bozukluklarının tedavisi güçtür. Çocuğu, ailesi ve mahalle, okul vb. küçük toplumsal çevresi ile birlikte ele alan danışmanlık ve rehberliğe ağırlık veren bir psikoterapötik yaklaşım benimsenmelidir. Böyle bir tedavi programında psikiyatristle beraber sosyal hizmet uzmanları ve klinik psikologlarının yardımı gereklidir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca N.A’nın dikkat süresi kısa, yoğunlaşma becerisi düşük, bellek ve yönelim genellikle yerinde olmasına karşın, muhakemesinin bozuk olduğu, kısa sürede arkadaşlık kurmasına karşın onlara hakaret etmek, vurmak gibi rahatsız edici davranışlar sergileyerek ilişkiyi sürdüremediği, çabuk heyecanlanarak coşku durumuna geçebildiği ve engellenmeye dayanma gücü zayıf durumda olduğu gözlenmiştir. Psikiyatriste göre, bütün bu özellikleri nedeniyle, davranış bozukluğu yanında depresyon ve bunaltı bozukluğu da çağrıştırmaktadır. Doktor, bu tür bozuklukların oluşumunda birçok etkenin rol oynadığı, literatüre göre yoğun şiddet, kaza vb. olaylar sonucu beyinde zedelenmelerden kaynaklandığını ifade etmiş ve çocuğun annesinin bu konuda verdiği bilgilerin bu durumu teyit ettiği görülmüştür. Ayrıca doktor tarafından bu tür çocuklarda davranış bozukluğunun ergenlik ve yetişkinlik çağında da sürdüğü, dürtüsel ve suça yönelik davranışların arttığı bir bölümünde yetişkinlik çağına gelindiğinde belirgin bir düzelme gösterebildiği bilgisi verilmiştir. Tedavinin belirtilere yönelik planlanması, ailenin tüm bireylerinin tedaviye katılımı, çocuğun gereksinimlerine yatkın, ilgili, sevecen, kronolojik yaşına değil gelişimsel yaşına göre kurallar koyup disiplin uygulayan ve bunda tutarlı olan bir aile ortamı bu çocuklar için en uygun gelişim ortamıdır. Aşırı hoşgörü ve aşırı disiplin ise uygun olmayan bir tutumdur. Böyle çocukların yaşadığı ailenin bireylerinden biri olmak kolay değildir. Aile parçalanmaları ya da bireyler arası uyumsuzluk sık görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anne Gülizar hanımla sürdürülen görüşmelerde, hiçbir geliri ve sosyal güvencesi, barınacak bir evi olmadığından birkaç kez gayri-resmi evlilik yaparak çocuklarına bakmayı denediği, zaten Kastamonu ilinden de çocuklarıyla birlikte böylesi biri çözüm bulabilmek amacıyla geldiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla ülkemizde yoksul ailelere yönelik acil ve sürekli kira yardımı, sosyal içermeyi sağlayacak etkin ve hızlı uygulamalar bulunmamakta olduğundan bu tür yoksunluk yaşayan ailelerdeki çocuklar, kurum bakımına alınarak sorun çözülmeye çalışılmaktadır. Çocukların acili valilik onayı ile kurum bakımına alındıktan sonra anne Gülizar hanımın da misafir olarak kalmakta olduğu abla Hülya hanımın Alibeyköy’deki evine uzman tarafından düzenlenen ev ziyareti sonucu, ailenin psikososyal değerlendirmesi yapılarak, uygun bir mesleki müdahale planı yapılması ve sosyal hizmetin planlı değişim sürecinin başlatılması öngörülmüştür. Abla Hülya hanım, eşinin cezaevinde olduğunu, 3 çocuğu bulunduğunu, kayınpederiyle birlikte aynı evde oturduklarını bu nedenle kardeşlerinin bakımını üstlenemeyeceğini, eve izinli dahi alamayacağını, annesi Gülizar hanımın bir iki haftadır misafir kalmasının evde büyük sorun oluşturduğunu, ifade etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elde edilen bilgiler ışığında, AKSAN ailesinin aile yapılarının olumsuz ve işlevsel olmayan ilişki biçimlerini içerdiği, anne Gülizar hanımın asgari ölçüde dahi olsa yeterli bir ebeveyn olmadığı, çocuklarının sorumluluğunu beklendiği ölçüde üstlenmediği ve aileyi sağlıklı biçimde yönetebilecek maddi-manevi kaynaklara, kapasiteye sahip olmadığı, güçsüz bir birey yapısı sergilediği belirlenmiştir. Bunun karşısında, 9 çocuğun bulunması da böylesine yetersiz bir ebeveynlikle birleştiğinde aile birliğinin sağlanamadığı, uzun yıllar süren ağır yoksulluk ve ihmallerin çocukların kurum bakımına sürüklenmesine zemin hazırlayarak, bu süreçte hiç kimseden ve resmi kuruluştan bir yardım görmedikleri ve sürecin olumsuz biçimde sonuçlandığı görülmüştür. Hazırlanan mesleki müdahale planında, şu an için çocukların kurum bakımında kalmaya devam etmesinden başka bir seçenek görülmediği, çocuklarına sevgi bağı olan anne Gülizar hanımın, eğitim, ebeveyn becerileri ve maddi açıdan güçlendirilmesi ve ileriki dönemlerde çocukların aileye döndürülerek ailenin sağlıklı bir yapıda yeniden birleştirilmesi hedeflenmiştir. Bunun için öncelikle barınma problemi bulunan anne Gülizar hanım Sosyal hizmetler il müdürlüğü kadın konukevine yerleştirilmiş ve gerekli rehberlik sağlanarak Halk Eğitim merkezinde okuma yazma kursuna kaydı yapılmıştır. Sağlık sorunları olan ve hiçbir geliri bulunamayan anne Gülizar hanımın İstanbul’da ikametgah kaydının bulunmaması nedeniyle SYDV’dan para yardımı yapılması ve yeşil kart çıkartılması açısından büyük sıkıntılar yaşanmış ve ancak kadın konukevine yerleştirildikten sonra süreç başlatılabilmiştir. Bu aşamada, annenin daha önceki dönemlerde akrabalarının yanında kaldığında maddi olarak bir miktar borçlandığı tespit edilerek bunun çözümü yönünde girişimde bulunulmuş, SYDV’dan anne Gülizar hanıma küçük miktarda bir para yardımı alınarak, yeşil kartı çıkartılabilmiştir. Anne Gülizar hanımın güçlenebilmesi için daha büyük ve düzenli kaynağa gereksinimi olduğu açık olduğundan iş bulabilmesi için Türkiye İş Kurumuna gerekli müracaat yapılmıştır. Fakat iş kurumundan, anneye kısa dönemde iş bulabilmenin olanaksız olduğu bilgisi edinilmiştir. Bu arada anne Gülizar hanıma nakdi yardım için İl sosyal hizmetler müdürlüğüne gerekli evrakların gönderilmesi için girişimde bulunulmuş ancak anne gerekli evrakları birkaç ayda ancak hazırlayabilmiştir. Sonuçta, valilik onayıyla 6 ay süreli ayni nakdi yardım almaya hak kazanmış ancak ödenekler düzenli gelmediğinden ancak 2-3 ay sonra yardım alabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonraki süreçte anne Gülizar hanım kısa süreli kaldığı kadın konukevinden izinsiz ayrılarak tekrar resmi olmayan bir evlilik yaparak İstanbul’dan ayrılmış ve birkaç ay sonra geri dönmüş ve kocasının evden attığını, kalacak yeri olmadığını ifade etmiştir.  Halk eğitimde okuma-yazma kursuna da devam etmeyerek sosyal hizmet uzmanının bu yöndeki çabalarının da sonuçsuz kalmasına neden olmuştur. Bu dönemde N.A.’nın yurttaki uyum sorunları iyice derinleşmiş, birkaç kez kuruluştan kaçmış ve İstanbul’da bir Bakım Rehabilitasyon Merkezine nakil edilmiştir. Daha sonraki süreçte annenin psikososyal durumundaki olumsuzluklar ve ruhsal rahatsızlıkları ortaya çıkmış, N.A.’nın da davranış sorunları iyice ağırlaşmış, il sosyal hizmetler müdürlüğünce bakım rehabilitasyon merkezine nakil edilmiştir. Eşi cezaevinde olan ablasının ekonomik durumu, daha olumsuz bir hal almıştır. Diğer büyük ablası da eşinin kendisini terk etmesi üzerine dört ay kirayı ödeyemediğinden Gazi mahallesindeki gecekondu evden atılarak çocuklarıyla sokakta kalmıştır. Resmi kurumlara yaptığı müracaatlardan acil barınma sorununun çözümü için gereken desteği acil biçimde alamamıştır. İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne çocuklarını yuvaya vermek için yaptığı müracaat reddedilmiş ve ayni-nakdi yardımla destekleneceği kendisine ifade edilmiştir. Ancak, işlemlerin uzun süreceğini, hesabına para yatması aylar süreceğini öğrenerek 6 aylık bebeğini yanına alarak 6, 4 ve 2 yaşlarındaki 3 çocuğu Bahçelievler çocuk yuvası kampusu bahçesine terk etmiştir. Terk edilen 3 çocuk, kampusteki gece görevlilerin fark etmesiyle, çocuk büro görevlileri tarafından terk işlemleri yapıldıktan sonra Bahçelievler çocuk yuvasına teslim edilmişlerdir. Emniyet birimlerinin aramalarına karşın çocukların anneleri bulunamamış, ancak anne Gülizar hanımdan alınan bilgilere göre, bebeğini bir aileye evlatlık veren anne, olumsuz ve marjinal bir yaşantı sürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü üzere AKSAN ailesindeki ağır sorunlar yıllar öncesine ebeveynlerin eğitimsiz, mesleksiz ve sosyal güvencesiz olmasına dayanmakta ve on yıllar öncesine uzanmaktadır. 2003 yılında babalarının vefat etmesi üzerine anneleri ile birlikte tüm aile olarak, uzun süre ağır yoksulluk koşullarından birçok ihmali istismara, örselenmeye maruz kalmışlar ve sonuçta Nisan 2005’de sorunlarının artık en üst düzeye çıkması, çevreye sürekli rahatsızlık vermeleri sonucunda komşuların ihbarlarıyla 4 kardeş kurum bakımına alınmıştır. Ancak N.A. örneğinde olduğu gibi uzun yılların travmasını, olumsuz çocukluk yaşantılarının psikososyal izlerini silmek, yoğun mesleki müdahalelere karşın olanaklı hale gelememiştir. Bu süreçte, gencin ilköğretim 8. sınıftan mezun olmasının sağlanması en olumlu gelişme olmuştur. Daha sonra kuruluşa uğrayan anne Gülizar hanım, akrabaları tarafından eve alınmadığını, Esenler bölgesinde parklarda kaldığını ifade etmiş ancak, daha önce kadın konukevini izinsiz terk ettiği, şu an için yer olmadığı öğrenilerek bir kuruluşa yerleştirilememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan anne Gülizar hanımın kendisinden önceki kuşaklardan, ebevenlerinden aldığı yoksulluğu ve yoksunluğu kendi 8 çocuğuna ve sayıları 15’i bulan torunlarına devrettiği açıkça gözlenmektedir. Bu durum yoksulluk ve sosyal dışlanmanın mikro düzeyde nasıl bir yol izlediğini ve nesiller boyu devam ettiğini gözler önüne sermektedir. Çünkü, ülkemizde sıklıkla yaşanan bu tür vakalarda sosyal hizmet müdahalesini zorlaştıran birçok etken bulunmaktadır. Gülizar hanım gibi ebeveynlerin eğitim düzeyinin düşüklüğü, bir mesleğinin olmaması, tamamen plansız ve barınacak konut dahi bulamadan memleketlerinden İstanbul’a göç etmeleri ve sonuçta kentte işsiz ve evsiz kalarak tutunamamaları sonucu, kente entegre olamayıp, olumsuzluklarla örülen bir süreç sonucunda bütün aile bireylerinin tek tek sosyal dışlanmaya maruz kalmalarına yol açmaktadır. Aileye Kastamonu’da ya da İstanbul’da ev kiralayarak ailenin asgari gereksinimlerini düzenli biçimde kurabilecek yasal düzenlemelerin ve uygulamaların bulunmaması, sosyal dışlanmayı önleyebilme bakımından genelci sosyal hizmet uygulamasının çocuk, aile ve toplumsal düzeylerde olgulara müdahalesinde tıkanmaların olduğunu düşündürmektedir. Bu tür mikro vakalar, aileye sosyal hizmet uygulamalarının çok erken dönemlerden itibaren ailelerin yoksunluklarının belirlenerek, çocukların iyi olma halinin desteklenmesinin önemini bir kez daha hatırlatmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasamızın 60. maddesinde, “Herkes sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır teşkilatı kurar” denilmekte ve sosyal devlet vurgusu ön plana çıkartılmaktadır. Bu sorumluluk paralelinde devlet, olanaklar ölçüsünde gerekli tedbirleri alarak çalışmalar yürütmektedir. Ancak sosyal politikada halen eksiklikler bulunmakta olup bu durum ailelerin bütünlüğünü riske etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Alanda yürütülen mesleki uygulamaların birçoğunda, bu olguya benzer birçok vakaya rastlanmaktadır. Ebeveynlerinin yoksulluğu nedeniyle ailelerin gereksinimleri karşılanamamakta ve çocuklar aileleri yanında büyüme olanaklarından yoksun kalabilmektedirler. Bu durum, ülkemizdeki yoksulluk, kaynak yetersizliği nedeniyle sosyal adalet açısından yaşanan olumsuz durumlara ilişkin mikro düzeyde ailelerin ne tür zorluklar yaşadığını gözler önüne sermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tartışma ve Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her toplum, çocuklarının iyi ve sağlıklı yetişebilmesi için uygun aile, çevre ve toplum koşullarının sağlanmasını öngörür. Ancak, gene de her toplumda uygun olmayan koşullarda yetişen belli sayıda dezavantajlı çocuklar vardır. Bazı ailelerin, türlü nedenlerle çocukları için yeterli düzeyde gerekli olanakları sağlayamaması söz konusu olabilmektedir. Bu gibi koşulları ortadan kaldırmak, her çocuğun yetenekleri ve kapasitesi ölçüsünde gelişebilmesi, en alt düzeyde aile ve en üst düzeyde toplum korunması için elverişli koşullar yaratmak, çocuk refahı politikalarının en temel amaçlarından birisidir. Bu nedenle toplum sistemi, çocuklarını yetiştirmede ana-babaya yardımcı olmak, görevlerini daha rahat yerine getirebilmeleri için onların haklarını korumak durumundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet açısından çocuk yoksulluğu sorununun çözümü, sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, farklı düzeylerde müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal hizmet uygulaması, bu alanda 1960’lardan sonra geliştirilen çağdaş yaklaşımlardan en önemlisi olarak; ekolojik sistem kuramını temel alan bir perspektifle, müracaatçı gruplarına yönelik mikro, mezzo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunlarının çözümlenebileceği ilkesine dayanmaktadır. Ayrıca, sosyal hizmet açısından diğer önemli unsur olan ‘ailelerin ve çocukların gereksinimleri’ konusu, sosyal çalışma uygulamasının temel bir müdahale alanı ve çocuğun iyilik halinin kilit noktasını oluşturmaktadır. Sosyal içermeyi ve yoksul bireylerin toplumla entegrasyonunu sağlayacak sosyal hizmet programları, gerekli yasal sosyal politikaların bulunmaması nedeniyle, yapısal ve işlevsel düzeyde uygulamaya sokulamayınca büyük kitleler için yoksulluk ve sosyal dışlanma kaçınılmaz hale gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal dışlanmanın dinamik bir süreci ifade etmesinin bir başka yönü de bireyin umut ve beklentileriyle ilişkili olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda insanlar, sadece fiili olarak işsiz veya gelirsiz olmalarından dolayı dışlanmış değillerdir, aynı zamanda gelecek için de çok az beklentilere sahip olmalarından dolayı dışlanmışlardır. Beklentilerle ifade edilen, bireyin sadece kendisinin değil, aynı zamanda çocuklarının da beklentileri olarak anlaşılmalıdır. Bu durumda sosyal dışlanma, nesiller boyu devam edebilmektedir (Sapancalı, 2003).<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çocukların yoksulluğu, ailenin yoksulluğuna bağlıdır ve bunun da en önemli nedeni işsizliktir. UNICEF tarafından yayınlanan “Dünya Çocuklarının Durumu 2001” raporuna göre, “yoksulluktan en çok etkilenen, en çok zarar görenler; yaşama, gelişme ve büyüme hakları riske atılanlar, o ailenin en küçük üyeleridir. Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde doğan her 10 çocuktan dördü aşırı yoksulluk içindeki bir dünyaya gelmektedir. Çocuk haklarının yaygın bir biçimde ihlali de temelde gene yoksulluktan kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle yoksulluk arttıkça evde paylaşılan besinler de azalmakta ve yoksulluk en çok annelerle, küçükleri çaresiz bırakmaktadır. Yoksulluk çocukların hem bedenlerini hem de zihinlerini tahrip etmekte ve sonuçta yoksulluk daha sonraki kuşaklara geçerek bir ‘kısır döngü’ oluşturmaktadır. Bu nedenle de yoksulluğun önlenmesine çocukluk çağında başlanmalıdır”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde yoksulluk riski altında yaşayan ‘tüm çocukların korunması’ açısından, önemli eksiklikler olduğu görülmektedir. Çocukların olumsuz yaşam koşullarının iyileştirilmesi hedefine ulaşılması, sadece ailelerin sorunları artık kronik hale geldikten sonra çocuklar hakkında kurumlara yapılan müracaatlarla değil, ancak hak-temelli bir kavrayışla olanaklı hale gelebilir. Bu bildiride özellikle yoksul ailelerde yaşayan çocukların iyilik halini desteklemeye yönelik daha etkili sosyal hizmet müdahalelerine ışık tutulması hedeflenmiştir. Çocuk-merkezli erken müdahale programları ve gereksinimlerle ve risklerin belirlenerek asgari ölçüde ailelerin gereksinimlerinin karşılanması ve güçlendirilmeleri yoluyla, çocukların her türlü ihmal ve istismardan uzak tutulabileceği düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekolojik sistem yaklaşımını temel alan genelci sosyal çalışma uygulama kuramını benimseyen sosyal çalışmacı, çocuk koruma sisteminde, “her düzeydeki tüm müracaatçı sistemleri ile doğrudan çalışarak, müracaatçıları uygun kaynaklar ile ilişkilendirir. Kaynak sistemlerinin etkili yanıtlar verebilmesi için örgütlere müdahale eder, toplumsal kaynakların adaletli dağılımını sağlayacak adil politikaları savunur ve sosyal çalışma uygulamasının tüm boyutlarını araştırır. Genelci uygulamada sosyal çalışmacı, değişime yönelmek için çok-düzeyli değerlendirmeler ve çok-yöntemli müdahaleler gerçekleştirir” (Şahin ve Küçükkaraca, 2002: 172). Aileye genelci sosyal çalışma müdahalesinde; sosyal çalışmacının temel amacı, bazı aile ilişkilerini yeniden yapılandırarak çözmek olacaktır. Genel sorunlar, yetersiz ve düşük gelir, işsizlik, ev koşullarının yetersizliği, dinlenme zamanlarında uygun kaynaklara, sağlık olanaklarına ulaşamama ve iş fırsatları bulamama, olumsuz sosyal çevre ayrıca sayılabilir (Johnson ve Wahl, 1995). Bu sorunları çözmek için sosyal çalışmacı, etkili bir şekilde “aracılık” becerilerini kullanarak aile bireylerinin ihtiyaç duydukları hizmetlerle bağlantısını kurmak zorundadır. Sosyal çalışma uygulamalarında daha fazla müracaatçı olan tek ebeveynli aileler, günümüzde daha yaygın bir hale gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk yoksulluğu nedeniyle yoksul ailelerdeki çocukların sürekli kurum bakımına alınması yerine, aileye sosyal ve ekonomik destek sağlanarak, çevresi ve toplum kaynaklarının harekete geçirilmesi birçok vakada sorunu çözebilir. Ebeveynlere maddi yardım sağlamada sosyal devletin rolü, duygusal destek sağlamada ve çocuk yetiştirme bilgisini paylaşmada da sosyal ağın önemli rolü öne çıkartılmalıdır. Risk altında yaşayan ailelere yönelik, sosyal hizmet uygulamalarının erken müdahale yaklaşımları, çocukların aileden alınarak kurum bakımına yerleştirilmesinin önünü kesebilir ya da çocukların kurumlarda kalmalarının süresini kısaltabilir.</p>
<p><span style="color: #888888;">Not: 12–14 Kasım 2009 Başkent Üniversitesi Sosyal Hizmet Sempozyumunda Bildiri Olarak Sunulmuştur. Metindeki İsimler Değiştirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #888888;">KAYNAKÇA</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Ersoy, Ö ve N. Avcı (1981). <em>Özel Gereksinimi Olan Çocuklar ve Eğitimleri</em>. “Özel Eğitim” 1. Basım. İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Fraser, M. W. ve Jenson J. M. (Edit.). (2006). <em>Socıal Policy for Children and Families: A Risk And Resilience Perspective.</em> Sage Publications, California</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">İkizoğlu, M. (2000). <em>Yoksulluk ve Sosyal Yardım İlişkisi.<strong> </strong></em>Mamak İlçesinde Ampirik Bir Araştırma. Ankara, H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyal Hizmet Anabilim Dalı, (Yayınlanmamış Doktora Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Marshall, Gordon (1999). Sosyoloji Sözlüğü. Çev. O. Akınhay ve D. Kömürcü, Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları, 2005.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Öztürk, Ö. (1997). “Ruh Sağlığı ve Hastalıkları”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Rıdge, T. (2003). <em>Childhood Poverty and Social Exclusion.</em> From A Child’s Perspective, The Policy Pres.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Sapancalı, F. (2003). <em>Sosyal Dışlanma.</em> İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi, İİBF Yayını.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Şahin, F. ve Küçükkaraca, N. (2002). <em>Genelci Sosyal Hizmetin Temel Özellikleri.</em> Sosyal Hizmet Eğitiminde Yeniden Yapılanma I. (Ed.) K. Karataş ve S. İl Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayını, No: 12.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Sönmez, M. (2001).<strong> </strong>10 Boyutuyla 2000 İstanbul.<strong> </strong><em>İstanbul Dergisi</em>, Sayı:36, İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Şenses, F. (2001). <em>Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk</em>. İstanbul: İletişim Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">UNICEF Web Portalı, 2009.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">TÜİK 2007 Yoksulluk Çalışması.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/sosyal-dislanma-cocuk-yoksullugu-ve-sosyal-hizmet-mudahalesi-uygulama-alanindan-bir-olgu-sunumu-11-14-kasim-2009-baskent-universitesi-sosyal-hizmet-sempozyumunda-bildiri-olarak-sunulmustur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(Sosyal Dışlanma ve Sosyal Hizmet Sempozyumu, 12-14 Kasım, 2009, Başkent Üniversitesi’nde Poster Bildiri Olarak Sunulmuştur) Korunmaya Muhtaç Çocuklar Sorunu ve Sosyal Dışlanmanın Önlenebilmesinde Erken Müdahalenin Önemi</title>
		<link>http://ismetgalip.com/korunmaya-muhtac-cocuklar-sorunu-ve-sosyal-dislanmanin-onlenebilmesinde-erken-mudahalenin-onemi/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/korunmaya-muhtac-cocuklar-sorunu-ve-sosyal-dislanmanin-onlenebilmesinde-erken-mudahalenin-onemi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2010 12:56:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Koruma Sistemi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=182</guid>
		<description><![CDATA[Bu makalede çocuk koruma sisteminde, çocuk-odaklı ve aile merkezli bir yaklaşımla aileye genelci sosyal hizmet müdahalesinin kesişmesi ele alınarak; genel olarak göç, kentleşme, işsizlik, kentsel yoksulluk gibi makro düzeydeki yapısal etmenlerin korunmaya muhtaç çocukları ve ailelerini nasıl olumsuz etkilediği tartışılmaktadır. Çocuklar ve aileleri açısından; hangi gereksinimlerin karşılanamadığı, ne tür risk faktörlerinin ortaya çıktığı gözden geçirilerek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img title="kmc_dislanma" class="alignleft size-thumbnail wp-image-211" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/09/kmc_dislanma-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Bu makalede çocuk koruma sisteminde, çocuk-odaklı ve aile merkezli bir yaklaşımla aileye genelci sosyal hizmet müdahalesinin kesişmesi ele alınarak; genel olarak göç, kentleşme, işsizlik, kentsel yoksulluk gibi makro düzeydeki yapısal etmenlerin korunmaya muhtaç çocukları ve ailelerini nasıl olumsuz etkilediği tartışılmaktadır. Çocuklar ve aileleri açısından; hangi gereksinimlerin karşılanamadığı, ne tür risk faktörlerinin ortaya çıktığı gözden geçirilerek sosyal dışlanmanın önünün kesilmesi bağlamında ailelerin güçlendirilmesi üzerinde odaklanılmaktadır. Çalışmada, yasal düzenlemelerdeki yetersizliklerden, çocuk politikalarındaki eksikliklerden hareket edilerek, ülkemizde risk altında yaşayan ‘tüm çocukların korunması’ açısından, önemli eksiklikler olduğu ve bu durumun çocuk yoksulluğunu, sosyal dışlanmayı önlemede yeni bir kavrayışın ortaya konulmasını gerektirdiği vurgulanmaktadır. Çocukların olumsuz yaşam koşullarının iyileştirilmesi hedefine ulaşılması, sadece ailelerin sorunları artık kronik hale geldikten sonra çocuklar hakkında kurumlara yapılan müracaatlarla değil, ancak hak-temelli bir kavrayışla olanaklı hale gelebilir.<span id="more-182"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Toplumsal Değişme ve Korunması Gereken Çocuklar Sorunu </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde, 1960’lı yıllarda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını oluştururken; bu oran 1980’lere gelindiğinde % 45’e ve 2000’li yıllarda % 59.25’e yükselmiştir (TÜİK, 2005). İç göç hareketlerinin etkisi ve kırdan kente göç sonucu kentlerin demografik yapısı değişime uğramaktadır. Bu hızlı sosyal değişim süreci içinde ailelerde büyük çalkalanmalar meydana gelmekte, aile yapısı ve işlevlerinde önemli değişiklikler yaşanmakta ve işsizlik, yoksulluk, kentte tutunamama sonucu ortaya çıkan korunmaya muhtaç çocuklar olgusu her geçen gün daha dikkat çeken bir sosyal sorun olarak gündeme gelmektedir. Büyük umutlarla kente göç eden aileler, kentlerde, işsizlik, yoksulluk, evsiz kalma gibi pek çok sorunla yüz yüze gelmekte ve yaşadıkları toplumsal dışlanmışlık nedeniyle, köylerinde çocuklarına bakmaya çalışmalarına karşın kentsel ortamın koşullarında çocuklarını ihmal etme davranışlarına yönelebilmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal çevre, yaşam koşulları, insan etkileşimleriyle bireyin etrafını kuşatmaktadır. Genelci sosyal çalışmanın, “çevresi içinde aile” odağı, ailelerin çevresindeki diğer sistemlerle nasıl etkileşime girdiğini anlamak için çok önemli bir perspektif sağlamaktadır. Bu sistemler, diğer bireyleri, arkadaşları, aileleri, çalışma gruplarını, sosyal hizmet örgütlerini, politik birimleri, dini kurumları, eğitim kurumlarını içermektedir. Makro sistem, aile bireylerini tek tek etkileyerek bu yolla tüm aile sistemine de etki etmektedir. Bu süreç içinde aile yapısında, işlevlerinde, ailenin ekonomi profilinde önemli değişiklikler yaşanmaktadır. Ailedeki değişim çoğu zaman olumsuz bir seyir izleyerek aile parçalanmalarına, aile içi iletişimin zayıflaması ve ailenin sosyal dışlanmaya maruz kalmasına neden olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekolojik sistem kuramının sunduğu yaklaşım açısından, “korunması gereken çocuklar” sorununu açıklayabilecek bir çerçeve şu şekilde oluşturulabilir: Ülkemizde var olan korunması gereken çocuklar sorunu, toplumsal değişme, sosyoekonomik değişmeler, göç, kentleşme, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal değişmeye yol açan yapısal etmenlerle ailelerin durumu ve özelliklerinin (aile yapısı ve işlevleri vb.) etkileşiminin bir ürünüdür. Toplumsal değişme, göç, kentleşme, işsizlik, ve yoksulluk gibi faktörler hem aileleri etkilemekte hem de onlardan etkilenmektedir. Ailelerin özelliklerinden bir bölümü göç etme, işsiz ya da yoksul olma, bir bölümü de ailenin işlevselliğini kaybetmesi, geniş aile desteği ve sosyal destekten yoksul kalması gibi değişkenlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu açıdan ekolojik sistem yaklaşımı, yaşayan her organizma gibi bir açık sistem olan korunması gereken çocuklar sorununun doğasıyla uyumlu bir çerçeve sağlamaktadır. Korunması gereken çocuklar,  bir sistem olarak diğer birçok sistemle ilişki ve sürekli etkileşim içerisindedirler. Bu ilişki sistematiği, çocukların yakın aile çevresinden, yaşadığı sosyal çevreye topluma, yasalara ve uygulanan politikalara kadar uzanmaktadır. Bilindiği gibi toplumsal ve ekonomik politikalar, yaşanılan çevrenin kültürel değerleri ve aile ilişkileri insan yaşamını şekillendirmekte ve sistemde meydana gelen herhangi bir değişim bir başka alt sistemi ve dolayısıyla sistemin bütününü etkilemektedir. Bu açıdan, sosyal politikalardaki değişimler, ebeveynlerden birinin kaybı, aile üyelerinin işini kaybetmesi, boşanma gibi sistemde meydana gelebilecek her türlü değişiklik ve olumsuz durum, çocuğu da aynı şekilde etkileyecektir. Bunun en iyi örneği, kırdan kentlere göç sürecidir. Çeşitli nedenlerle kırdan kente göç deneyimi yaşayan aileler, yeni bir sosyal çevre ve alışık olmadıkları sosyal koşullarla yüz yüze kalmaktadırlar. Değişen sosyal çevre, yaşam koşulları aile sisteminin ve aile üyelerinin değişimini gerekli hale getirmektedir. Bu değişim, kent yaşamına özgü yeni davranış kalıplarını öğrenmek, değişen çalışma yaşamına ayak uydurmak, farklı kültürel ve sosyal değerleri öğrenmek gibi farklı boyutları kapsamaktadır. Aile içindeki değişen roller, aile ilişkilerindeki bozulmalar ve aile çözülmeleri çocuğun yaşantısını da şekillendirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekosistem yaklaşımına göre, büyük sistemin alt sistemlerinde ortaya çıkan bozulmalar diğer sistemleri de etkilemektedir. Göç ederek büyük kentlere gelen bireyler, iş ve aş bularak kentte tutunmaya çalışmakta ancak sistem içerisindeki yetersizlikleri nedeniyle yaşadıkları yoksulluk ve bunun sonucu olan sosyal dışlanmanın etkisiyle kolay bir biçimde çocuklarını kurum bakımına vermek için müracaatçı olabilmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İşsizlik ve Yoksulluğun Sosyal Dışlanmaya Etkisi</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde; 2002 yılında işsizlik oranı % 10.3 iken; 2003’de % 10.5, 2004 yılında % 12.4, Kasım 2005’de % 11.2; Nisan 2006’da % 9.9 ve Ocak 2009’da küresel krizin etkileriyle % 15.5 en yüksek oran olarak açıklanmıştır. Diğer taraftan kentlerde ise işsizlik oranının % 17.2 olarak açıklanması (TÜİK, 2009) sosyal sorunların ne kadar ciddi boyutlara ulaştığını düşündürmektedir.  Kızılot (2008), TÜİK’in 2007 yılında % 10.7 (2 milyon 496 bin kişi) olarak açıkladığı resmi işsizlik rakamlarında gerçek oranın maskelendiğini ve ‘iş bulma ümidi olmayanlar’ başlığı altında 722 bin kişi olduğunu ve bu rakamın işsiz sayısına dahil edilmediğini, işsiz sayılabilmek için son üç aydır iş arıyor olmak koşulu bulunduğunu, sayıları 600 bini bulan mevsimlik işsizlerin işsizlik rakamına dahil edilmediğini, bu rakamlara ücretsiz aile işçisi olarak çiftte-çubukta çalışan 2 milyon 619 bin kişinin sadece üçte biri eklendiğinde, işsizlik oranının açıklanan oranın iki katına % 20.7’ye ulaştığını ifade etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Oruç (2001: 81)’a göre yoksulluk açısından, “çeşitli öznel faktörlerden dolayı Türkiye&#8217;de henüz yaygın bir mutlak yoksulluğun şartları olmasa bile, insanlık onuruna yaraşır kaliteli bir yaşam sürdürebilme olanaklarının da yeterli olduğu söylenemez”.</p>
<p style="text-align: justify;">TÜİK (2007 yılı)’in ‘Yoksulluk Çalışması’ sonuçlarına göre durum şu şekilde özetlenebilir;</p>
<p style="text-align: justify;">“2006 yılında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 549 TL iken 2007’de bu rakam 619 TL olarak kabul edilmiştir. 13 milyon kişi bu sınırın altında yaşamını sürdürmektedir. 2006 yılında aylık 205 TL olan açlık sınırı, 2007’de 237 TL olarak belirlenmiş ve 539 bin kişi ise sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşıyor. 17 milyon 690 bin ailenin 2 milyon 473 bini yoksul durumdadır. Hanehalkı sayısı arttıkça yoksulluk oranı da artmakta olup, yoksul oranı 1-2 kişilik ailede % 10.95; 3-4 kişilik ailede % 8.27, 5-6 kişilik ailede % 17.54, yedi ve daha fazla sayıdaki ailelerde % 41.83 olmuştur. Toplam nüfusun % 0.74’ü gıda yoksulluğu (açlık), % 17.81’i yoksulluk (gıda+gıda dışı), % 1.41’i kişi başı günlük 2.15 doların altında gelirle yaşamını sürdürmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelişmiş ülkelerde işsizlik, bireyler açısından ekonomik anlamda önemli sorunlar yaratmamaktadır. Çünkü endüstrileşmiş ülkelerde tüm vatandaşları kapsayan bir işsizlik sigortası mekanizması vardır. Böyle bir mekanizmanın bulunması işsizlerin ilgili kurumlara ve sisteme kayıt olma zorunluluğu getirmekte bu durum işsiz sayısının tam olarak belirlenmesini, işsizliğin nicelik ve nitelik olarak izlenmesini de kolaylaştırmaktadır. Oysa az gelişmiş ülkelerde işsizlik sigortasının olmayışı işsizliğini hem sosyal hem de ekonomik boyutunu ağırlaşmakta ve bireylerin belli bir sürenin üstünde işsiz kalmalarını olanaksız hale getirmektedir. Bir çıkış noktası arayan eğitim düzeyi düşük insanlar her ne koşulda olursa olsun çalışma zorunluluğu duymakta bu durum marjinal işlerde istihdamın artmasına, informel sektörlerin oluşmasına sosyal güvencesizliğin hüküm sürmesine zemin hazırlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya Bankası (1999: 4) yoksulluğu, “en düşük yaşam standardına dahi ulaşamama” olarak tanımlarken, dünyada yaklaşık 1.3 milyar insan günde 1 dolar’dan daha az bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde bile, 100 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşamakta, 37 milyon kişi işsizlikten etkilenmektedir. Yoksulluk temelde az gelişmişlik sorunu olup, gelişmiş ülkelerde de önemli bir sorundur. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 4.6 milyar insandan 800 milyonu normal bir yaşam sürmek için gerekli gıdayı alamamaktadır. Avrupa Komisyonu, AB ülkelerinde 1987 yılında 44 milyon yoksul insan var iken, 1990 yılında bu rakamın 52 milyona yükseldiğini bildirmektedir (Dünya Bankası, 2007).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada, ‘yoksullar’ yoksulluğun hem kurbanı hem de nedeni olarak görülmemekte olup; Wilson (1996: 413; akt. Şenses, 2001: 146)’ın yaklaşımı benimsenmektedir. Buna göre; “yoksulluk, yoksul bireylerin dışında, başta ekonomi politikaları olmak üzere, düşük ücretler, yetersiz eğitim ve istihdam olanakları gibi yoksulların kendi denetimleri dışındaki ‘yapısal etmenlerle’ ve bütünüyle sosyoekonomik sistemle ilişkilendirilmelidir”. Bu yaklaşıma paralel bir çözümlemeyle; kırsal kesimden İstanbul’a göç eden aileler, kronik işsizlik ve sosyal destek sağlayamama sonucu, kentsel yoksulluk sorunu ile yüz yüze gelmekte ve gereksinimleri, beklentileri karşılanamayınca çok ciddi risklerle karşı karşıya kalabilmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal dışlanmaya neden olan en önemli olgu yoksulluktur. Yoksulluğun en belirgin sonucu, bireylerin dışlanmasıdır; çünkü yoksulluk kavramının özünde bir dışlanma söz konusudur. Yoksulluğun toplumların geleceğiyle ile ilgili en önemli etkisi, yoksulluğun çocuklar üzerindeki olumsuz etkileridir. Çocuklar, yoksulluktan direkt olarak ve dolaylı olarak iki şekilde etkilenmektedirler. Direkt olarak, gıda kalitesinde düşme, konut, sağlık-bakım eğitim ve ulaşım olanaklarının eksikliği şeklinde; dolaylı yönden ise olumsuz koşullarla daha fazla baş edecek gücü kalmayarak ekonomik durumları bozulan, düşük ve yetersiz gelirli ebeveynleri vasıtasıyla etkilenmektedirler (Fraser, 2006).</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal değişmeler, en temel kurum olan ailenin yapısında değişmelere neden olmaktadır. Sapancalı (2003: 189)’ya göre;</p>
<p style="text-align: justify;">“yoksulluk, sosyal dışlanma açısından en çok parçalanmış aileleri, tek ebeveynli aileleri ve çocukları olumsuz etkilemektedir. Boşanmış ailelerin çocukları ve evlilik dışı doğan çocukların ileri yaşlarda sosyal dışlanma riskiyle karşılaşma olasılıkları diğerlerine oranla yüksektir. Değişen aile yapısında dikkat çeken en önemli farklılıklardan biri de tek ebeveynli ailelerin sayısındaki artıştır. Tek ebeveynlilik, genellikle çocuklarıyla birlikte oturan dul veya hiç evlenmemiş kadınların oluşturduğu aile statüsüdür. Tek ebeveynli ailelerin, diğer ailelerle karşılaştırıldığında yoksulluk ve yoksunlukla daha sık karşılaştıkları, hane halkının sahip olduğu konfor, dayanıklı tüketim mallarına sahip olma, konut kalitesi ve temel gereksinmelerden yoksunluk bakımından daha olumsuz bir durumda oldukları bilinmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Erder (1995: 106-121), kente gelip yerleşenlerden durumlarına göre üç temel grubun ortaya çıktığını şu şekilde ifade etmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Yükselenler, izole olanlar ve yoksullaşanlar. Yoksulluk-varsıllık çizgisinin bıçak sırtında gittiği bir ortamda bazı haneler, hemşehrileri olsa bile, destek ve ilişki ağlarının dışında kalabilmektedir. Bu grup içinde yeni göç etmiş yoksullar, yetişkin yaşta mesleksiz ve becerisi olmayan göç edenler, sakatlanmış hane reisleri, dullar, iş yaşamında başarısız olmuş ya da hemşehrilik ilişkilerinden dışlanmış haneler vardır. Çok çocuklu ve becerisi bulunmayan yetişkinlerin olduğu bu hanelerin, mevcut hemşehrilik ilişkileri içine girmeleri çok daha zor olmakta ve bu gruplar yalnızlığa terk edilebilmektedirler. Bu grubun varlığı kökene dayalı ilişkilerin seçiciliğini ve kentte yoksulluğun bazı gruplar için yerleşikleşme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Son dönem toplu göç ile gelenler için artık yoksulluk yerleşikleşmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Azgelişmiş ve yoksul ülkelerde var olan sosyoekonomik sorunlardan çocuklar daha olumsuz etkilenmekte, bazı ailelerde çocukların temel gereksinimleri dahi karşılanamamaktadır. Çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişebilmelerinin önünde engeller bulunmakta ve bazı çocukların korunması gerektiğine ilişkin görüşler ortaya çıkmaktadır. Korunması gereken çocuklar olgusu, her toplumun içinde bulunduğu kendine özgü siyasal ve sosyal ortamın, ekonomi politikalarının bir ürünü ve önemli sosyal sorunlardan biri olarak kendini göstermektedir. Bu sorundan etkilenen çocukların profili, sayı ve nitelik bakımından zaman içerisinde değişimlere uğramakta ve sorunu ortaya çıkaran etkiler bağlamında yoğunluğu zaman içerisinde ve ülkedeki konjonktüre göre farklılaşabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk sorunuyla her zaman yakından ilgili olan sosyal hizmet disiplini, bireylerin yaşadığı toplumla bütünleşmelerine, risk gruplarının sorunlarıyla baş edebilme becerisi geliştirmelerine ve ailenin iyilik halinin sürdürülmesine odaklanan bir meslektir. Sosyal çalışmacıların, aile ve çocuk refahı alanındaki öncelikli görevlerinden biri korunması gereken çocuklarla ilgili, kurum bakımı dışında çocuğun yararını ve iyilik halini gözeten, ihmal-istismarı ‘önleyici’ politikaların üretilmesine katkı yapmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmetin ‘çocuk refahı alanı’, kamusal çocuk koruma kurumlarınca ihmal-istismar ve kötü muameleye uğradığı rapor edilen çocukların sorunlarına çözüm bulmayı hedefleyen, koruyucu hizmetleri içermektedir. Bu alan, sosyal hizmet disiplini açısından her dönemde en temel çalışma alanlarından biri olagelmiştir. Çocuk refahı hizmetleri, korunması gereken çocuklar sorununa çözüm bulabilmek amacıyla ve hızlı gelişmelerin tetiklemesiyle, tarihsel süreçte giderek güçlenmiştir. Sosyal çalışmacılar, çocuk koruma sistemi (ÇKS) aracılığıyla çocukların gereksinimlerinin aile ve diğer sosyal kurumlar tarafından karşılanması, sağlıklı yetişmeleri önündeki engellerin kaldırılması konularında, müdahalelerle mesleki rollerini yerine getirirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde yaşanan hızlı kentleşme ve göçlerin, yaşam biçimlerini ve bazı toplumsal değerleri değişime uğrattığı, bazı ailelerin temel işlevlerini yerine getiremeyecek derecede zayıflamasına yol açtığı ve bunun sonucu olarak, aile çözülmelerinin arttığı, boşanma oranlarının yükseldiği, kültürel ve ahlaki değerlerde dönüşümler yaşandığı, yabancılaşma, suç oranlarının artması, uyuşturucu kullanımı, şiddetin yaygınlaşması, ruhsal rahatsızlıklar gibi insanı ve dolayısıyla toplumu tehdit eden sosyal sorunların baş gösterdiği düşünülmektedir. Bu olumsuz tablonun tehdit ettiği çocuk nüfusu, gelişimsel açıdan önemli psikososyal risklerin altında yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, ‘çocuk sorunu’nun ağırlıkla tartışıldığı bir dönem olarak, çocuklarla ilgili tüm dünya ölçeğinde en önemli belge olan ÇHS’nin ortaya çıkmasına sahne olmuştur. Sözleşmede, çocuğun yaşatılması, korunması ve gelişimi bakımından ‘aile’, öncelikli kurum olarak ele alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>TARTIŞMA VE SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği gibi,  bir ülkede yaşayan nüfusa sunulan sağlık,  eğitim,  istihdam, sosyal refah ve konut hizmetlerinin adaletli dağılmasına yönelik planlar, programlar, projeler ve hizmetlerin bütünü ‘sosyal politika’yı oluşturmaktadır. Dezavantajlı koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan bireyleri koruma iddiasında olan sosyal politika, ülkelerin hızla büyüyen sosyal sorunlarına karşın demokrasi, insan hakları ve sendikal haklar anlayışlarının etkisiyle ortaya çıkmıştır. Sosyal politikanın temelinde, nüfusu sosyal risklere karşı güvence altına alma hedefi vardır. Dünyaya hakim olan neoliberal politikalar sonucunda refah devletinde yaşanan krizlerle sosyal risklerin gerçekleşme olasılığı artmış olup bu gelişmelerle, sosyal politikaya yeni bir misyon yüklenmiştir. Bu misyon, tüm ihtiyaç gruplarının beklentilerine belli ölçülerde yanıt vermeyi içerecek sosyal hizmet plan ve programlarının yaşama geçirilmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde özellikle 1980’li yıllarda uygulanan, günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal politikalar, var olan olumsuzlukları ve çocuk yoksulluğunu daha da derinleştirmiştir. Kişi başına düşen gelir düzeyinin düşük olduğu istikrarsız bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması ve gereksinimlerini karşılayamayan ailelerin sayısındaki artışın yanında, geçim zorluğu sorunlarını da beraberinde getirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de son yıllarda kamu sağlığı, sosyal hizmet, eğitim alanında bir takım olumlu gelişmeler yaşanmasına karşın; ülkemizin sosyal kayıtları, çocukların yaşam kalitesi bakımından halen insan onuruna yaraşır ve çocukların sağlıklı gelişimine uygun bir seyir izleyememektedir. Yoksulluk, en önemli sosyal sorunlardan biri olarak varlığını sürdürmekte, azımsanmayacak oranda çocuk nüfusu, aileleriyle birlikte yoksulluk yükü altında ezilmektedir. Özellikle İstanbul metropolünde; göç yoluyla gelen ailelerin geniş aile desteğinden yoksun kalan çocukları, artan risklerin tehdidi altında bulunmaktadır. Çocukların sağlık, eğitim, sağlıklı gelişim, beslenme ve barınma gereksinimlerinin bazı ailelerde, ‘aile sistemi’ tarafından karşılanamadığı, çocuk ihmali ve istismarı olaylarının sıklıkla yaşandığı dikkat çekmektedir. Sosyal hizmet açısından çocuk yoksulluğunun ve sosyal dışlanma sorununun çözümü, sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, farklı düzeylerde müdahaleleri gerektirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet uygulamalarında ele alınan bir diğer önemli unsur olan ‘ailelerin ve çocukların gereksinimleri’ konusu, temel bir müdahale alanı ve ailenin iyilik halinin kilit noktasını oluşturmaktadır. ‘Sosyal refah’ iyi yaşama ya da iyilik halini anlatan bir terim olarak; refahın artması ‘gereksinimlerin’ karşılanmasına bağlı olduğu için, toplumsal sistemde yaşayan bireylerin gereksinimleriyle yakın bağları olan bir terimdir. Çünkü esasında, sosyal refah politikaları, ailelerin gereksinimlerinin karşılanması amacıyla tasarlanmış politikalar olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde halen sosyal kayıtlarla tam olarak belirlenememiş bir yoksulluk ve işsizlik tablosu hüküm sürmektedir. Yoksulluk altında yaşamını sürdürmeye çalışan binlerce aile, toplumsal kaynaklardan yeterince yararlanamamakta ve bu nedenle toplumsal sistemle sosyal bağlarını sağlıklı bir biçimde kuramamaktadır. Anayasa’da yerini bulan sosyal devlet vurgusu, vatandaşlık hakları çerçevesinde alt sınıf, düşük gelir grubu ya da hiç geliri olmadığı söylenebilecek aileleri topluma entegre edecek sosyal politikalarla beslenememiştir. Bu durum, eğitim düzeyi düşük, toplumsal olanaklara asgari ölçüde erişim olanakları bulamayan sınıf altı ailelerin, dolaylı yoldan da olsa tecrit edilmesine, kentlerin şartları en olumsuz mahallelerinde ve köylerde bile rastlanmayacak düşük konutlarda yaşamalarına ve mekansal açıdan da sosyal dışlanmaya neden olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada, çocuklar ve ailelerinin iyilik halini desteklemeye yönelik daha etkili sosyal hizmet müdahalelerine ışık tutulması hedeflenmiştir. Çocuk-merkezli erken müdahale programları ve gereksinimlerle ve risklerin belirlenmesi temelli yaklaşımlarla, ailelerin gereksinimlerinin karşılanması ve güçlendirilmeleri yoluyla, çocukların her türlü ihmal ve istismardan uzak tutulabilir. Çocuk yoksulluğunun çocukların ihmal ve istismara uğramasına ve çocukların sosyal dışlanma süreçlerine dahil olmasına yol açtığı ve çocukların iyilik halinin sağlanmasına yönelik, ‘erken müdahale’ ilkesinin ön plana çıkartılması gerektiği görülmektedir. Erken müdahale ile risk yaratan etmenlerin ortadan kaldırılarak, koruyucu mekanizmaların desteklenmesi suretiyle, ailelerin direncinin teşvik edilmesini ve ailenin güçlendirilmesi hedeflenmelidir. Sosyal hizmet alanında yapılacak erken müdahale uygulamalarıyla, kapsamlı “toplum temelli” sosyal hizmetlerin sunumu organize edilerek, tüm çocukların iyilik halinin en üst seviyede desteklenmesi temel bir ilke olmalıdır.(Fraser ve Jenson, 2006).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Acar, B. Y. ve Acar, H. (2002). Sistem Kuramı- Ekolojik Sistem Kuramı ve Sosyal Hizmet: Temel Kavramlar ve Farklılıklar. <em>Toplum ve Sosyal Hizmet Dergisi.</em> Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayını, Cilt:13, Sayı 1: 29-35.</p>
<p style="text-align: justify;">Akkaya, Y. (2002). Göç, Yoksulluk, Kentsel Şiddet ve İnsan Hakları. Y. Özdek. (Ed.), Ankara: TODAİE, İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi Yayını.</p>
<p style="text-align: justify;">Alada, A. B., Sayıta, S. U. ve Temelli, S. (2002). Küreselleşme, Yoksulluk ve Şiddet Bağlamında Sokak Çocukları.<strong> </strong><em>Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları.</em> Y. Özdek (Ed.), Ankara: TODAİE Yayını No: 311.</p>
<p style="text-align: justify;">Aral, N. (1997). <em>Fiziksel İstismar ve Çocuk</em><strong>.</strong> Ankara: Tekışık Veb Ofset Tesisleri.</p>
<p style="text-align: justify;">Arıkan, Ç. (2005). Türkiye’de Aile Politikası Uygulamalarına İlişkin Genel Değerlendirme. Aile Danışmanlığı El Kitabı içinde ss: 117-123. Ankara: SHÇEK Genel Müdürlüğü ve Hacettepe Üniversitesi. Aile Hizmetleri Araştırma Uygulama Merkezi (AHUM) Ortak Yayını.</p>
<p style="text-align: justify;">Ashman, K. K. ve Hull, G. H (1999). <em>Understanding Generalist Practice</em>. Chicago: Nelson Hall Publisher.</p>
<p style="text-align: justify;">Atamer, T. A. (2005). Çocuk İstismarı Tarama Anketi: Geliştirme, Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması. İstanbul: İ.Ü. Adli Tıp Enstitüsü, (Basılmamış Doktora Tezi).</p>
<p style="text-align: justify;">Barker, R. L. (2003). <em>The Social Work Dictionary.</em> Silver Spring,  Md: NASW Press.</p>
<p style="text-align: justify;">Bertalanffy,V.L.Ecologica Systems Approach. (www.Users.Globalnet.Co.Uk/-Ebstudy/Strategy/Ecosys.Htm).</p>
<p style="text-align: justify;">Buğra, A. ve Keyder, Ç. (Eds). (2006). <em>Sosyal Poitika Yazıları</em>. İstanbul: İletişim Yayınları, Yayın No: 9.</p>
<p style="text-align: justify;">Cash, S. J. (2001). Risk Assestment in Child Welfare: The Art and Science. <em>Children and Youth Services Review.</em> 23 (11): 811.</p>
<p style="text-align: justify;">Cılga, İ. (2001). Ekonomik Kriz ve Aile. <em>I. Ulusal Aile Hizmetleri Sempozyumu. 2000’li Yıllarda Aile Hizmetleri.</em><strong> </strong>(Eds.) Aliye M. Aktaş, Çiğdem Arıkan, Veli Duyan, Sunay İl, Ümit Onat, Erden Ünlü. Aile Araştırma Kurumu Yayını. Bilim Serisi: 117, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1997). T.C. Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk Koruma Kanunu. (ÇKK). 5395 Sayılı Kanun. 03.07.2005.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan, V. (2003a). Aileye Yönelik Planlı Müdahale Sürecinin Aşamaları. <em>Toplum ve Sosyal Hizmet.</em> Ankara: H.Ü. SHY Yayını, Volume 14(1): 41-61.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan, V. (2003b). Sosyal Hizmetin İşlev ve Rolleri.<strong> </strong><em>Toplum ve Sosyal Hizmet.</em> Ankara: H.Ü. SHY Yayını, Volume 14(2): 1-22.</p>
<p style="text-align: justify;">Fraser, M. W. ve Jenson J. M. (Edit.). (2006). <em>Socıal Policy for Children and Families: A Risk And Resilience Perspective.</em> Sage Publications, California.</p>
<p style="text-align: justify;">Holland, S. (2004). <em>Child and Family Assesstment in Social Work Practice.</em> Sage Publicatons</p>
<p style="text-align: justify;">Karataş, K. (2001). Toplumsal Değişme ve Aile. <em>Toplum ve Sosyal Hizmet.</em> Cilt: 12, Sayı: 2: 87-96.</p>
<p style="text-align: justify;">Kongar, E. (1981). <em>Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği.</em><strong> </strong>Remzi Kitabevi.</p>
<p style="text-align: justify;">Koşar, G. N. (1992). <em>Sosyal Hizmetlerde Aile ve Çocuk Refahı Alanı</em>. Gözden Geçirilmiş 2. Baskı, Ankara: İLTEK A.Ş.  .</p>
<p style="text-align: justify;">Kut, S. (1988). <em>Sosyal Hizmet Mesleği: Nitelikleri Temel Unsurları Müdahale Yöntemleri.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Marshall, G. (Ed.) (2005). <em>Sosyoloji Sözlüğü.</em> Çevirenler: O. Akınhay, D. Kömürcü. Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nazlı, S. (2003). <em>Aile Danışmanlığı.</em><strong> </strong>Ankara: Anı Yayıncılık, 3. Baskı.</p>
<p style="text-align: justify;">Oruç, Y. M. (2001). <em>Küresel Yoksulluk ve Birleşmiş Milletler</em>. Toplum ve Bilim, Sayı, 89.</p>
<p style="text-align: justify;">Polat O. (2000). <em>Çocuk İstismarı.</em><strong> </strong>İstanbul: Adli Tip Derneği Yayınevi. Yayın No: 290.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK Genel Müdürlüğü 2007 Yılı Faaliyet Raporu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Kanunu. 2828 Sayılı Kanun. Resmi Gazete. 18059, (27 Mayıs, 1983).</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal Hizmet ve Çocuk Hakları (2004). <em>BM Sözleşmesi Profesyonel Eğitim Kitabı</em>.   Sosyal Hizmet Uzmanları Genel Merkezi Yayın No: 07. Çeviren: Veli Duyan, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Sönmez, M. (2001).<strong> </strong>10 Boyutuyla 2000 İstanbul.<strong> </strong><em>İstanbul Dergisi</em>, Sayı:36, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Strand, V. C. (1995). Single Parents. Encyclopedia of Social Work (Vol. 3,  pp.  2157-2164). Washington DC: Nasw Press.</p>
<p style="text-align: justify;">Şahin, F. ve Küçükkaraca, N. (2002). Genelci Sosyal Hizmetin Temel Özellikleri. Sosyal Hizmet Eğitiminde Yeniden Yapılanma I. (Ed.) K. Karataş ve S. İl Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayını, No: 12.</p>
<p style="text-align: justify;">Şenkal, A. (2005). Küreselleşme Sürecinde Sosyal Politika. İstanbul: Alfa Yayınları, 1. Basım.</p>
<p style="text-align: justify;">Şenses, F. (2001). <em>Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk</em>. İstanbul: İletişim Yayınları.</p>
<p style="text-align: justify;">TÜİK (2008). Türkiye İstatistik Kurumu, Web Sitesi.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de Çocuğun Durumu. (1989). DPT Yayını, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluğtekin, S. (2001). Yirminci Yüzyılda Türkiye’nin Çocukları: Sorunlar ve Beklentiler. <em>Sosyal Hizmette Yeni Yaklaşımlar ve Sorun Alanları: Prof. Dr. Nihal Turan’a Armağan.</em> H.Ü. SHYO Yayın. No:8, ss. 7-19, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">UNICEF Web Sitesi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/korunmaya-muhtac-cocuklar-sorunu-ve-sosyal-dislanmanin-onlenebilmesinde-erken-mudahalenin-onemi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Çalışma Disiplini ve Araştırma-2</title>
		<link>http://ismetgalip.com/sosyal-calisma-disiplini-ve-arastirma-2/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/sosyal-calisma-disiplini-ve-arastirma-2/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 01 Sep 2010 12:53:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=180</guid>
		<description><![CDATA[İnsanlık uygarlığı akılalmaz bir teknolojik seviyeye ulaşmış olmasına karşın, yaşadığımız dünyadaki sosyal belirsizliklerinde bir o kadar arttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Toplumsal yaşamda kendini gösteren çok değişkenli ve çok faktörlü sorunlar, toplumsal yapı değişiminden kaynaklanan sosyal sorunlar, bilimsel araştırma yapmayı daha yaşamsal bir öneme taşımıştır. Sosyal çalışma ve diğer sosyal bilimler toplum düzeyinde kendini gösteren sosyal sorunları, bilimsel yöntemlerle çözmeyi misyon edinmiş uygulamalı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-213" title="sc_dsiplini" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/09/sc_dsiplini-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />İnsanlık uygarlığı akılalmaz bir teknolojik seviyeye ulaşmış olmasına karşın, yaşadığımız dünyadaki sosyal belirsizliklerinde bir o kadar arttığını söylemek yanlış olmayacaktır. Toplumsal yaşamda kendini gösteren çok değişkenli ve çok faktörlü sorunlar, toplumsal yapı değişiminden kaynaklanan sosyal sorunlar, bilimsel araştırma yapmayı daha yaşamsal bir öneme taşımıştır. Sosyal çalışma ve diğer sosyal bilimler toplum düzeyinde kendini gösteren sosyal sorunları, bilimsel yöntemlerle çözmeyi misyon edinmiş uygulamalı bir disiplindir. Sosyal sistemler olan aile, okul, dernek, çeşitli meslek grupları, siyasal partiler, din ve kültür vb. toplumsal kurumların kendi içinde ve birbirileriyle olan etkileşimlerinde hep sorunlar ve çözümler birlikte yer almaktadır. Sosyal sorunların çeşitlilik kazanması ve niteliğini değişmesi sosyal çalışma gibi sosyal bilimlerde daha çok araştırma yapılması gereksinimini gündeme getirmektedir. Araştırma yöntem ve tekniklerinin nasıl ve hangi kriterlere göre kullanılacağı, bilim dallarının neyi, nasıl ve neye göre araştıracağı “yöntembilim” (metodoloji)in konusudur.  Çünkü metodoloji, bilimsel çalışmaların, nasıl yapılacağıyla ilgilidir.<span id="more-180"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Toplumbilimlerin kapsamına giren konuların, bilim dalı olarak ele alınması olgular arasında değişmezlik, kesinlik kurulması, bilimsel yasalara, kuramlara ulaşılması özellikle, sosyolojinin bir bilim dalı olarak gelişmeye başladığı, 19. yüzyılda büyük ivme kazandığı dile getirilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Grekçe de “loji” sözcüğü bilim karşılığında kullanıldığından,  psikoloji, filoloji, antropoloji sözcükleri birer bilim dalına işaret etmektedir. Bilim, en geniş anlamıyla sistematik bilgi kümesi olarak; görgül ve nesnel bir konusu olan, aralarında mantıksal ve olgusal ilişkilerin bulunduğu dizgeli bir bilgi birikimi ya da bilgiler bütünüdür (Aziz, 2008: 3).</p>
<p style="text-align: justify;">Bilim dalı olma niteliği kazanan ilk bilim dalı olan matematikte, kavramlar, somut gerçeklerden yoksun olan soyut önermelerden oluşmaktadır ve kullanılan yöntem, genelden özele giderek, bilimsel sonuçlara varmaktır. Bu gelişmeler sürecinde ortaya çıkan “pozitif” (positive-olumlu) bilimlerde hedef, olguların gözlenmesi ile yeni genellemelere ulaşmak ve tümevarım yöntemiyle yeni çıkarımlarda bulunmaktır. Tek tek olguların ve olgular arasındaki ilişkilerin incelenmesi, genellemelere ve yeni çıkarımlara ulaşabilmeye hizmet eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumbilimin temelini atan Fransız düşünür Auguste Comte (1798-1857), toplumda mevcut olan “statik” düzenin, toplumun tüm kurumlarını oluşturduğunu ve “dinamik” düzenin ise toplumun gelişimini sağladığını vurgulamıştır. Yine bir Fransız düşünür Emile Durkheim (1859-1917), fizik biliminin yöntemlerini sosyal bilimlere uygulayarak, “toplumsal olgu” (fenomen) kavramını kullanmış ve  bu kavramdan yola çıkarak toplumsal ilişkileri açıklama yoluna gitmiştir. Günümüzde de geçerli olan bu terime ve genel kabule göre, bir toplumsal olgunun nedeni başka bir toplumsal olgudur.  Bunun nedeni,  toplumdaki olaylar arasında süregelen neden-sonuç ilişkileridir. İşte, sosyal bilimlerin konusu da var olan bu neden-sonuç ilişkilerini araştırmak ve açıklamaya çalışmaktır  (Karasar, 1985).</p>
<p style="text-align: justify;">Her bilimsel disiplin gibi sosyal çalışmanın da kendine özgü bir dili yani “jargon”u olup,  ‘çocuk yararı’, ‘çocuğun iyilik hali’, ‘ailenin iyilik hali’, &#8216;insanın iyilik hali&#8217;, ‘yaşam kalitesinin artırılması’, ‘bireyin gereksinimleri’ &#8216;bireyin işlevselliği&#8217; gibi kavramlar sıklıkla kullanılan fenomenlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal çalışma mesleğinin, belli bir amaca ulaşmak için tutulan düzenli bir bilimsel yolu, sistem olarak kendine özgü “yöntemleri”; profesyonel yardım uygulamalarında kullandığı araçlar olan “teknikleri” vardır. Mesleğin kullandığı teknik de, belli bir amaca doğrudan ya da dolaylı olarak ulaşma hedefi ön plandadır. Bütün bilimlerde araştırmaların temel kavramı olan “olgu”, yaşam boyunca doğrudan gözlemlenebilen ya da algılanabilen nesnel gerçekliklere işaret etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Veril”, olarak adlandırılan henüz işlenmemiş kanıtlar sosyal çalışma alanında araştırmalar yapmak için gerekli olan, gözlenen, yazılan, kaydedilen her şeydir. Yani, bir sonuca varabilmek için gerekli ilk bilgi olan veri, anlam çıkarmada veya sonuca varmada kullanılan nicelikler, olaylar, kanıtlar veya sayı kümeleridir. “Olgusal veriler”, kişisel yargılardan bağımsız, herkesin üzerinde anlaşabildiği türden gözlenebilir ölçütleri olan gerçeklerdir. Örneğin, insanın yaşı, cinsiyeti, eğitim durumu gibi gerçekler, olgusal verilerdir. Olgusal veriler, nesnel sağlamlığı en yüksek kararların esas dayanağıdır. Öznel ve yoruma açık olan “yargısal veriler” ise, psikoloji, sosyal çalışma gibi alanlarda sıkça kullanılan, tutum, başarı, görüş, kişilik, yaşam niteliği gibi konulardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde son 30 yıldır çok hızlı bir toplumsal değişim yaşanmakta olup değişimi uyumlu hale getirme sorumluluğu olan sosyal çalışma disiplini, poltikanın bu bilim dalına önem atfetmemesi nedeniyle bu hızlı değişime sadece seyirci kalmıştır. Teknolojik gelişmelerden temellenen, insanlar arası ilişkilerin üretim, tüketim kalıpları, mülkiyet ilişkilerinin, değerlerin ve kuralların yeni anlamlar kazandığı, kültürel ögeleri de içine alan geniş bir sosyal yapı değişimi anlamına gelen &#8220;toplumsal değişme&#8221;; toplumsal yapıyı oluşturan alt ve üst yapı değişkenleri arasında var olan etkileşim süreçleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. Üniversiteler ve bilim dalları da bir kurumsal yapı olarak, bu alt ve üst yapı değişkenlerinden etkilenen ve aynı zamanda onları etkileyen önemli unsurlar olarak, bu değişimin aktörleri olarak rol almaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal yapı açısından Türkiye’de, tarımsal uygarlığın ekonomik faaliyet tarzından, 1970&#8242;li yıllardan itibaren etkileri hissedilmeye başlanan endüstriyel toplum ve endüstriyel uygarlığın değerlerine göre hızlı bir değişim yaşanmıştır. 1970 ve 1980&#8242;li yıllardan başlayarak, sanayi yolunda ilerleme ve sanayi toplumu haline gelme hedefi, en önemli politik söylem olmuştur. 1980 sonrası uygulamaya konulan neoliberal politikalar, aslında yapısal değişim açısından, piyasa ekonomisine geçişe işaret etmektedir. Ekonomi bilimini en temel argümanı olan &#8220;üretim&#8221; konusunda büyük bir atılım yapamadan, sadece ekonomi politikalarıyla, sosyoekonomik başarılar sağlayabilme hedefi hep krizlere davetiye çıkarmaktan öteye gidememiştir. Sosyal politikaların güdük ve yetersiz kalması, kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması, yüksek işsizlikle birleşince, yoksulluğu daha da  derinleştirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Son yıllarda kamu sağlığı, sosyal hizmet, eğitim alanında bir takım gelişmeler yaşanmasına karşın, ülkemizin sosyal kayıtları, bireylerin yaşam kalitesi, çocukların optimal gelişim olanaklarına kavuşması bakımından halen,  gelişmiş ülke standartalrının çok altında seyretmektedir. Yoksulluk, bütün sosyal sorunların en önemli risk faktörü olarak varlığını sürdürmekte, milyonlarla ifade edilebilecek nüfus grupları, yoksulluk yükü altında ezilmekte olup, bu durum toplumsal gelişmenin ivne kazanabilmesini ve yeryüzünün bilimsel gerçeklerini yakalamamızı engellemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal çalışma uygulamalarında 1960’lardan sonra geliştirilen bütüncül sosyal hizmet yaklaşımı; ekolojik sistem teorisinin felsefesine uygun bir yaklaşımla, sosyal sorunlara mikro, mezo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunların çözümlenebileceğini öngörmektedir. Bu bakımdan sosyal çalışma açısından, araştırma da sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, çok düzeyli müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal çalışma uygulamasında en önemli unsur, agresif biçimde ‘araştırma’ yapmak; etkili süpervizyon uygulamalarıyla sosyal çalışma uygulama alanından örnek vaka vb. veri toplamak ve sonuçta, veri-temelli bilgilerle sosyal sorunların çözülebilir çerçevesini ortaya çıkarmaktır. Böyle bir yönelimin ülkemiz sosyal çalışma dünyasında bulunmadığını ve sadece biçimsel açıdan bir bütüncül uygulama anlayışının benimsendiğini söylemek olanaklıdır. Geçmiş 50 yılın politikacılarından miras kalan alandaki bu güçsüzlük, sosyal politikanın yeryüzünün gelişmiş ülkelerindeki enstrüman ve olanaklarının henüz ülkemize uğramamış olmasından ileri gelmektedir. Çünkü bilimsel tutum, biçimden ziyade öz’e odaklanan bir felsefeyi benimseyerek, yalnızca eleştirel ve objektif değerlendirmelere prim veren bir olgusallığa işaret etmektedir.   </p>
<p style="text-align: justify;">Örgütler, insanlar gibi, psiko-sosyal boyutu olan kültürel varlıklar olarak, refleksleriyle ve etkinlikleriyle çevresini etkilemekte ve içinde bulunduğu çevresel sistemlerden de etkilenmektedir (Ashman ve Hull, 1999). Örgütsel davranış, biyolojik, psikolojik ve sosyal gelişimin, yaşadığı sosyal çevre içerisinde meydana gelen etkileşimlerin yönüne göre pozisyon almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de sosyal çalışma disiplininin sorununu çözmeye yönelen bakış açısını oluşturabilmek için, öncelikle sorunu eleştirel ve bütüncül bir bakış açısı ile ayrıntılı bir şekilde ele almak bir ön koşuldur. Böyle bir bakış açısı ile yapılacak değerlendirme için, bütüncül sosyal çalışma yaklaşımının üzerine inşa olduğu ekolojik sistem kuramı uygun bir çerçeve oluşturabilir. Çünkü birçok sosyal bilim dalında olduğu gibi, sosyal çalışma disiplininde de sorunları ve nedenlerini daha iyi anlamak ve toplum yararına daha iyi müdahale planları oluşturmak için, uzun yıllardır ekolojik sistem kuramının sunduğu çerçeveden yararlanılmaktadır. Ekolojik sistem yaklaşımı ile sistemlerin bir yandan sınırları ve alt sistemleri ile ilişkileri açıklanabilirken, diğer yandan da sistemlerin diğer sistemlerle ve alt sistemlerle etkileşimleri analiz edilebilmekte; böylece, olayları bütüncül bir bakış açısı ile incelemenin ve açıklamanın olanaklı olduğu kabul edilmektedir (Baykara Acar ve Acar, 2003: 34). Bu yaklaşım, sosyal çalışmacının, sorunların ötesine bakmasına yardımcı olduğu gibi, sorunların sistemin diğer parçalarıyla ilişkili olduğu da ortaya çıkar (Ashman ve Hull, 1999: 11).</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal çevre, yaşam koşulları, insan etkileşimleriyle sosyal kurumların etrafını çevreler ve bütüncül sosyal çalışma yaklaşımının çevresi içinde kurum odağı, üniversitelerin çevresindeki diğer sistemlerle nasıl etkileşime girdiğini anlamak için geniş bir perspektif sağlar. Bu sistemler, diğer disiplinleri, toplumsal aktörleri, diğer bireyleri, yakın meslekleri, grupları, öğretim elemanlarını, öğrencileri, çalışma gruplarını, sosyal hizmet örgütlerini, politik birimleri, dini kurumları, eğitim kurumlarını içermektedir. Makro sistem, kurumları ve bireylerini etkileyerek, tüm toplumsal sisteme ve kurumlar sistemini etkilemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğitim kurumlarının gelişimi ekolojisinde; değişen örgüt yapısıyla, ortaya çıkıp geliştiği çevre arasındaki etkileşim, öğrenciler, öğretim görevlileri, yakın çevreyi içeren mikrosistem; bilimsel sisiplinlerin direkt rol oynamadığı ancak onun yaşantısını ve gelişimini etkileyen kitle iletişim araçları, çevre, sosyal servisler ve bütün bu sistemlerin kendi içindeki bağlantılarını sağlayan mezosistem; inançlar, değerler ve ideolojileri içeren makrosistem içerisinde üniversite ve onun bölümlerinin gelişimi, olumlu ya da olumsuz yönde gerçekleşebilmektedir . Merkezde yer alan kurum açısından, ekosistemin bu farklı yüzleriyle, öğrenci-öğretim görevlileriyle birlikte uyum içerisinde çalıştığında sistemin dengede olduğu, eğitim kurumunun misyonunu yerine getirdiği, genel sistemin olanaklarından ve kısıtlılıklarından etkilenerek, normal gelişimini sürdürdüğü söylenebilir. Sosyal çalışma vb sosyal bilimlerle ekosistem arasında uyumun olmaması halinde ise disiplinin gelişimsel dönemleri ve sağlıklı gelişimi, toplumu etkilemesi açısından çeşitli riskler ortaya çıkabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Sosyal çalışma biliminin ülkemizdeki’ sorunlarını açıklayabilecek bir çerçeve, şu şekilde oluşturulabilir: ülkemizde var olan yükseköğrenimdeki sorunların uzantısı olana sosyal çalışma disiplininin sorunları, toplumsal değişme, sosyo-ekonomik değişmeler, göç, kentleşme, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal değişmeye yol açan yapısal etmenlerle makro düzeyde politikanın ve bunların karşısında mesleğin ve bilim dalının durumu ve özelliklerinin (örgüt yapısı ve işlevleri vb.) etkileşiminin bir sonucudur. Toplumsal değişme, göç, kentleşme, işsizlik, ve yoksulluk gibi faktörler hem bu disiplini etkilemekte hem de belli oranda onlardan etkilenmektedir. Bu disiplinin özelliklerinden bir bölümü politika açısından gerektiği ölçüde güçlendirilmemesi, toplumsal destekten ve talepten yoksun olması, bir bölümü de örgütsel işlevselliğini kaybetmesi, genel politika ve geniş sosyal çevre desteği ile diğer bilim dallarının desteğinden gerektiği ölçüde faydalanamaması gibi değişkenlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>TARTIŞMA VE SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilim dalları ve disiplinler, yapılan araştırmalar, kuram, model ve yaklaşım geliştirme; keşfetme-betimleme ve “ölçme” yoluyla gelişir. Bilim, olgular dünyasında tutunulabilecek kavramsallaştırmaları arama yolculuğu olduğuna göre, bilim dalları da mevziler kazanarak güçlenen cehalet savaşçılarına benzetilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kant’ın deyişi ile kavramsız olgu kör ve olguya dayanmayan kavram boş olduğuna göre, &#8220;bilim&#8221;, bu iki unsurun karşılıklı etkileşimlerini içeren uzun ve heyecanlı bir problem çözme yolculuğudur. Çünkü bilim, düzenli, sistematik ve organize bir bilgi bütünü ve güçlü bir düşünme, problem çözme yöntemidir. Bilim felsefesi ise, konu ve amacına uygun olarak, eleştirel ve analitik bir düşünme çabasına dayanmaktadır. Günümüzden 300 yıl önce yaşayan Francis Bacon, “Bilgi, güç kaynağıdır” demiştir. İdeal olarak bilgiden temellenen, kapsamlı “toplum-temelli” sosyal çalışma araştırmaları yoluyla, toplumun iyilik halini en tehdit eden olguların ve gerçeklerin belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.  </p>
<p style="text-align: justify;">Sanayileşme ve kentleşme ile yoğunlaşan sosyal sorunlara bir çare olarak ortaya çıkan sosyal çalışma bir disiplin ve uygulamalı bir meslek olarak, ülkemizdeki tarihi (1965 yılından buyana) sadece 45 yıldır. Tomanbay (1999: 1)’ın belirttiği gibi; ülkemizde bu mesleğin yapılanması tamamlanmamış olması, ülkemize özgü toplumsal yapı, kültür, ekonomiye hükmeden politika ve tarihsel dönemin gereği olan sorunların oluşturduğu dörtlü değişkenin harmanında temel bir yapılanmaya kavuşamamış olması büyük bir handikap olarak karşımıza çıkmaktadır. Medya, toplum, politika, sosyal çalışmaya yeryüzünün çağdaş kabulleri doğrultusunda gereken önemi atfetmekten halen uzak görünmektedir. Örneğin İngiltere gibi modernliğin beşiği sayılan bir ülkedeki üniversitelerde 100’den fazla “sosyal çalışma” bölümünün bulunmasının, toplumsal düzlemde yarattığı pragmatik pozitif faydalar ülkemizde dikkate bile alınmamaktadır.  </p>
<p style="text-align: justify;">Yaşayan her organizma gibi bir açık sistem olan ‘üniversiteler onun bölümleri’, sosyal çalışma bölümü gibi,  bir sistem olarak diğer birçok sistemle ilişki ve sürekli etkileşim içerisinde süregelmektedirler. Bu ilişki sistematiği, okulun yakın çevresinden, yaşadığı sosyal çevreye topluma, yasalara ve uygulanan politikalara kadar kendini göstermektedir. Bilindiği gibi toplumsal ve ekonomik politikalar, yaşanılan çevrenin kültürel değerleri ve örgütsel ilişkiler kurumun yaşamını şekillendirmekte ve sistemde meydana gelen herhangi bir değişim bir başka alt sistemi ve dolayısıyla sistemin bütününü etkilemektedir. Bu açıdan, sosyal politikalardaki değişimler, öğretim görevlilerinden bazılarının kaybı, kurumdan ayrılması, yer değişikliği gibi sistemde meydana gelebilecek her türlü değişiklik ve olumsuz durum kurumu da aynı şekilde etkilemektedir. Ekosistem perspektifinden bakıldığında, sosyal çalışma disiplininde yaşanan sorunlar, diğer birçok sosyal sorun gibi temelde, değişime ve yeni yaşam koşullarına ayak uyduramamanın sonucudur. Diğer bir deyişle denge içinde olmayı hedefleyen sistem, sürekliliğini korumaya, kriz durumuna adapte olmaya ve ayakta kalmaya çalışmakta, bunu başaramadığı zaman da dağılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır (Johnson, 1998: 11). Sosyal bilimlerin misyonuna aykırı toplumsal işlevsizliklerin ortaya çıkışı da bir sistemin yok oluşu ve bir anlamda yeni bir sistemin ortaya çıkışının işaretleri olarak değerlendirilebilir. Ülkenin, yurttaşların ve ailelerin gereksinimlerinin karşılanamaması, eğitim kurumu olarak sosyal çalışma bölümünün tutunamaması, değişen koşullara uyum sağlayamaması, kurumsal ilişkilerinde bozulmaların meydana gelmesi ve artan bu risklere karşın devletin eğitim ve sosyal politikalarının yetersiz kalışı ile bu sosyal sistemlerin uyum dengesi bozumaktadır. Bunun sonucunda, sosyal çalışma gibi yüklü misyonları olup da bunu taşımasına politik olanaklar sağlanamayan disiplinler ve bilim dallarının işlevsiz hale gelecek kadar çözülmeleri, en hafif tabiriyle bilime gereken değerin verilmemesinin trajik sonuçları olarak nitelendirilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">            KAYNAKÇA</p>
<p style="text-align: justify;">Acar, B. Yüksel ve Acar H. (2002). <strong>Sistem Kuramı- Ekolojik Sistem Kuramı ve Sosyal Hizmet: Temel Kavramlar ve Farklılıklar.</strong> Toplum ve Sosyal Hizmet Dergisi, H.Ü. SHYO Yayını, Cilt:13, Sayı 1, 2002:29-35.</p>
<p style="text-align: justify;">Adams, R. (2003). <strong>Social Work And Empowerment.</strong> Third Edition, BASW, Practical Social Work.</p>
<p style="text-align: justify;">Altunışık R., Coşkun, R., Bayraktaroğlu, S., Yıldırım, E. (2005). <strong>Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri.</strong> SPSS Uygulamalı. Sakarya Üniversitesi, İİBF. Dördüncü Basım.</p>
<p style="text-align: justify;">Ashman, Kirst K. ve Hull, G. H (1999). <strong>Understanding Generalist Practice</strong>. Chicago: Nelson Hall Publisher,</p>
<p style="text-align: justify;">Aziz, Aysel. (2008). <strong>Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntem ve Teknikleri. </strong>Nobel Yayın Dağıtım Ltd. Şti, Mayıs, 2008 Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Balcı, A. (2006). <strong>Sosyal Bilimlerde Araştırma: Yöntem, Teknik ve İlkeler.</strong> Pegem A Yayınları,<strong> </strong>6. Baskı, Ankara,</p>
<p style="text-align: justify;">Barker, R. L. (2003). <strong>The Social Work Dictionary.</strong> Silver Spring,  Md: NASW Press. </p>
<p style="text-align: justify;">Buğra, A., Keyder, Ç. (Derleyenler). (2006). <strong>Sosyal Poitika Yazıları</strong>. İletişim Yayınları, Yayın No: 9.</p>
<p style="text-align: justify;">Büyüköztürk, Şener. (2005). <strong>Sosyal Bilimler İçin Veri analizi El Kitabı.</strong> Pegem Yayıncılık, 5. Baskı, Temmuz, 2005 Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Cılga, İ. (2004). <strong>Bilim ve Meslek Olarak Türkiye’de Sosyal Hizmet</strong>. Ankara, H.Ü SHYO Yayını.</p>
<p style="text-align: justify;">Creswell W. J. (1994). <strong>Research Design: Qalitative and Quantitative Approaches.</strong> Sage Publications.</p>
<p style="text-align: justify;">Duyan, V. (2003). <strong>Sosyal Hizmetin İşlev ve Rolleri. </strong>Toplum ve Sosyal Hizmet, Ankara: H.Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayını. 14(2):1-22.</p>
<p style="text-align: justify;">Karasar, N. (1984). <strong>Bilimsel Araştırma Yöntemi.</strong> Hacettepe Taş Kitapçılık.</p>
<p style="text-align: justify;">Kongar, E. <strong>Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği. </strong>Remzi Kitabevi, 1981.</p>
<p style="text-align: justify;">Koray, M. (2000). <strong>Sosyal Politika. </strong>Ezgi Kitabevi, Bursa.</p>
<p style="text-align: justify;">Sencer, M. ve Sencer, Y. (1978). <strong>Toplumsal Araştırmalarda Yöntembilim</strong>. Ankara: Todaie Yayınları, No:172.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>SPSS Uygulamalı Çok Değişkenli İstatistik Teknikleri. (2008). </strong>Editör, Şeref Kalaycı. Asil Yayın Dağıtım Ltd. Şti, 3. Baskı, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazıcıoğlu, Yahşi., Erdoğan, Samiye (2007). <strong>SPSS Uygulamalı Bilimsel Araştırma Yöntemleri. </strong>Detay Yayıncılık, 2. Baskı, Ankara, 2007.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/sosyal-calisma-disiplini-ve-arastirma-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(Aile Araştırma Kurumu, Aile ve Toplum Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 18, Temmuz-Ağustos-Eylül sayısında yayımlanmıştır) Türkiye’de Çocuk Koruma Sisteminin Genel Olarak Değerlendirilmesi</title>
		<link>http://ismetgalip.com/turkiye%e2%80%99de-cocuk-koruma-sisteminin-genel-olarak-degerlendirilmesi/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/turkiye%e2%80%99de-cocuk-koruma-sisteminin-genel-olarak-degerlendirilmesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Jul 2010 09:11:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çocuk Koruma Sistemi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=143</guid>
		<description><![CDATA[Her ülke kendi toplumu ve geleceği için korunma gereksinimi duyan az ya da çok sayıdaki çocukları için gerekli koruma programları uygulamaktadır. Zamanla küçülen, zayıflayan ve parçalanan ailenin tek başına çocuğu koruyamadığı düşünülmektedir. Sosyal devlet, çocuğun korunmasında kamunun önemi ve rolünün daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Ailesi yanında korunamayan çocuklar için yeni bakım modelleri sunulmalıdır. Çocuğun, aile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img title="cks" alt="" class="alignleft size-thumbnail wp-image-156" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/07/cks-150x150.jpg" width="150" height="150" />Her ülke kendi toplumu ve geleceği için korunma gereksinimi duyan az ya da çok sayıdaki çocukları için gerekli koruma programları uygulamaktadır. Zamanla küçülen, zayıflayan ve parçalanan ailenin tek başına çocuğu koruyamadığı düşünülmektedir. Sosyal devlet, çocuğun korunmasında kamunun önemi ve rolünün daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Ailesi yanında korunamayan çocuklar için yeni bakım modelleri sunulmalıdır. Çocuğun, aile yanında bakım modeli, toplum-temelli bir çocuk bakımı modeli olarak çocuk koruma sistemi içinde önemli bir yer tutmaktadır. Birleşmiş milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, çocuk koruma sisteminin çocuk bakım uygulamalarının en önemli uluslar arası yasal dayanağıdır. Çocuğun korunması açısından, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türk Medeni Kanunu, 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu önemli yer tutmaktadır. Türkiye’de bütüncül, kapsamlı ve tüm kurumların etkin entegre olduğu bir çocuk koruma politikasının var olduğunu söylemek olanaklı değildir.<span id="more-143"></span> Ayrıca, çocuğun korunmasına ayrılan bütçe olanaklarının yetersizliği, uygulamalarda, bilimsel yönetim ve “yönetişim” ilkelerine aykırılıklar, meslek elemanı sayısının yetersizliği temel sorunlar olarak kendini göstermektedir. Türkiye’de çocuk koruma sisteminin ve tüm çocukların korunmasına yönelik uygulamaların geliştirilebilmesi için yeterli toplumsal bilinçlendirmeler yapılmalı, ilgili yasal düzenlemelerin uygulama güçlükleri ve eksiklikleri belirlenmeli ve giderilmelidir. Ayrıca konu daha profesyonel bir anlayışla ele alınmalı, ilgili meslek elemanları ek eğitimlerle güçlendirilmeli, çalışan personele yapılan ödemeler teşvik edici olmalı, personel niteliği yükseltilmeli, tüm aileler eğitilmeli ve çocuk ihmallerinin önlenmesi amacıyla aileler ev ziyaretleri yoluyla denetlenmelidir. Sonuç olarak, Türkiye’de kendi öz ailesi yanında bakımı sağlanamayan, ailesi yanında olmasına karşın ihmal edilen, yoksulluktan dolayı sağlıklı gelişimi risk altında bulunan olumsuz yaşam koşullarında yaşamaya çalışan, buna karşılık korunma kararı bulunmayan, kamunun herhangi bir şekilde ilgi alanında olmayan çok sayıda çocuk bulunmaktadır. Gelişmiş bir ülkede tüm çocukların bakımı ve korunması kamunun ilgi alanında olmalı, kayıt altına alınmalı, denetlenmeli ve çocuklarına bakabilmeleri için ailelere,  gereksinimi duydukları her türlü destek sağlanmalıdır. Ülkemizde, çocukların korunmasına yönelik uygulamalar ve insan kaynağı zenginliği bu alanda oldukça ileri durumda bulunan ülkelerdeki uygulamalarda varolan karakteristik özellikleri taşımaması çocuk koruma hizmetlerinin etkililiğini zayıflatmaktadır. Ülkemiz çocuk koruma sisteminin geliştirilmesi ve iyileştirilebilmesi için ayrıntılı değerlendirmelere gereksinim bulunmaktadır. Bu makalede de çocuk koruma sisteminin değerlendirilmesi ve iyileştirmeler yapmak için önerilere yer verilmiştir. Ülkemiz çocuk koruma sisteminin geliştirilmesi ve iyileştirilebilmesi için ayrıntılı değerlendirmelere gereksinim bulunmaktadır. Bu makalede de çocuk koruma sisteminin değerlendirilmesi ve sistemde iyileştirmeler yapmak için önerilere yer verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Giriş</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalede Türkiye’deki çocuk koruma sistemi ayrıntılı biçimde eleştirel bir bakışla değerlendirilmesi, sistemin tüm çocuklar yararına iyileştirilmesi amacı güdülmektedir. Bunun için önce tarihsel perspektifte çocuk sorununa değinilecek, Çocuk Hakları Sözleşmesinin ortaya çıkışı ve Türkiye çocuk koruma sistemine ilişkin değerlendirmeler yapılarak, sistemde yapılması gereken iyileştirmelere ilişkin önerilere yer verilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">‘Çocukluğun’, insanın gelişim evreleri arasında özel olarak korunması gereken bir dönem olduğu düşüncesi Ortaçağ Avrupa’sında henüz ortaya çıkmamıştı. 17. ve 18. yüzyıllar Avrupa’sında Aydınlanma döneminin ve teknolojik gelişmelerin etkileriyle modern çocukluk anlayışı gelişmeye başlamıştır. Postman (1995)’a göre, ilk kez 19. yüzyılda devletin, çocukların bir koruyucusu olarak yasa yapma hakkı olduğu düşüncesi yeni ve radikal bir fikir olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm dünya ölçeğinde var olan sosyoekonomik sorunlardan en çok çocuklar olumsuz etkilenmekte, bazı çocukların temel gereksinimleri karşılanamamakta, sağlıklı bireyler olarak yetişebilmelerinin önünde engeller bulunmaktadır. Zamanla küçülen ve geniş aile desteğinden yoksun kalan bazı ailelerin çocuklarına bakamadıkları durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu çocukların toplumsal sistem tarafından korunması ihtiyaçları söz konusu olmaktadır. Korunması gereken çocuklar olgusu, her toplumun içinde bulunduğu kendine özgü siyasal ve sosyal ortamın, ekonomi politikalarının bir ürünü ve önemli sosyal sorunlardan biri olarak kendini göstermektedir. Bu sorundan etkilenen çocukların profili, sayı ve nitelik bakımından zaman içerisinde değişimlere uğramakta ve sorunu ortaya çıkaran etkiler bağlamında yoğunluğu zaman içerisinde ve ülkedeki konjonktüre göre farklılaşabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk sorunuyla her zaman yakından ilgili olan sosyal çalışma disiplini, bireylerin yaşadığı toplumla bütünleşmelerine, risk gruplarının sorunlarıyla baş edebilme becerisi geliştirmelerine ve ailenin, özellikle çocukların iyilik halinin sürdürülmesine odaklanan bir meslektir. Sosyal çalışmacıların, aile ve çocuk refahı alanındaki öncelikli görevlerinden biri korunması gereken çocuklarla ilgili, kurum bakımı dışında çocuğun yararını ve iyilik halini gözeten, ihmal-istismarı ‘önleyici’ erken müdahale politikalarının üretilmesine katkı yapmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal çalışmanın ‘çocuk refahı alanı’, kamusal çocuk koruma kurumlarınca ihmal-istismar ve kötü muameleye uğradığı rapor edilen çocukların sorunlarına çözüm bulmayı hedefleyen, koruyucu, rehabilite edici hizmetleri içermektedir. Bu alan, sosyal çalışma disiplini açısından her dönemde en temel çalışma alanlarından biri olagelmiştir. Çocuk refahı hizmetleri, korunması gereken çocuklar sorununa çözüm bulabilmek amacıyla ve hızlı gelişmelerin tetiklemesiyle, tarihsel süreçte giderek güçlenmiştir. Sosyal çalışmacılar, çocuk koruma sistemi (ÇKS) aracılığıyla çocukların gereksinimlerinin aile ve diğer sosyal kurumlar tarafından karşılanması, sağlıklı yetişmeleri önündeki engellerin kaldırılması konularında, müdahalelerle mesleki rollerini yerine getirirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Korunma ihtiyacı olan çocukların sağlıklı gelişimleri önünde birçok engeller göze çarpmaktadır. İnsan gelişimi ekolojisinde; gelişen insan organizmasıyla, yaşayıp büyüdüğü çevre arasındaki etkileşim, aile ve akrabaları içeren ‘mikrosistem’; çocuğun aktif rol oynamadığı ancak onun yaşantısını ve gelişimini etkileyen kitle iletişim araçları, komşular, akranlar, sosyal hizmet, okul vb. eğitim kurumları, sağlık, sosyal güvenliğe ilişkin kurumlar ve bütün bu sistemlerin kendi içindeki bağlantılarını sağlayan ‘mezzosistem’; kurumların üst düzeyde sosyoekonomik politikaları ile ülkenin ve toplumun inanç, değer ve ideolojilerini içeren ‘makrosistem’ içerisinde çocukların gelişimi olumlu ya da olumsuz yönde değişebilmektedir. Merkezde yer alan çocuk açısından, ekosistemin bu farklı yüzleriyle, aile-akrabalarıyla birlikte uyum içerisinde çalıştığında sistemin dengede olduğu, çocuğun normal gelişimini sürdürdüğü söylenebilir. Çocukla ekosistem arasında uyumun olmaması halinde ise çocuğun gelişimsel dönemleri ve sağlıklı gelişimi açısından çeşitli riskler söz konusu olabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Korunması gereken çocuklar,  bir sistem olarak diğer birçok sistemle ilişki ve sürekli etkileşim içerisindedirler. Bu ilişki sistematiği, çocukların yakın aile çevresinden, yaşadığı sosyal çevreye topluma, yasalara ve uygulanan politikalara kadar uzanmaktadır. Bilindiği gibi toplumsal ve ekonomik politikalar, yaşanılan çevrenin kültürel değerleri ve aile ilişkileri insan yaşamını şekillendirmekte ve sistemde meydana gelen herhangi bir değişim bir başka alt sistemi ve dolayısıyla sistemin bütününü etkilemektedir. Bu açıdan, sosyal politikalardaki değişimler, ebeveynlerden birinin kaybı, aile üyelerinin işini kaybetmesi, boşanma gibi sistemde meydana gelebilecek her türlü değişiklik ve olumsuz durum, çocuğu da aynı şekilde etkileyecektir. Ekolojik sistem kuramının sunduğu yaklaşım açısından, “korunması gereken çocuklar” sorununu açıklayabilecek bir çerçeve şu şekilde oluşturulabilir: Ülkemizde var olan korunması gereken çocuklar sorunu, toplumsal değişme, sosyoekonomik değişmeler, göç, kentleşme, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumsal değişmeye yol açan yapısal etmenlerle ailelerin durumu ve özelliklerinin (aile yapısı ve işlevleri vb.) etkileşiminin bir ürünüdür. Toplumsal değişme, göç, kentleşme, işsizlik, ve yoksulluk gibi faktörler hem aileleri etkilemekte hem de onlardan etkilenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çocuğun Korunmasında Yasal Düzenlemeler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel perspektif açısından, 1924 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün de imza koyduğu Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi ile başlayan süreç II. Dünya Savaşının başlaması ile kesintiye uğramış, uluslar arası planda yürütülen çocuk hakları temelli çalışmalar, savaş sonrası kurulan Birleşmiş Milletler (BM) örgütünün önderliğinde sürdürülmüştür. “Dünyadaki çocuklara asgari bir özen gösterilmelidir” ilkesini temel alan “Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi”, 1959 yılında BM Genel Kurulunda kabul edilmiştir. 1979 yılında ilan edilen “Dünya Çocuk Yılı”nda başlatılan çalışmalar, 20 Kasım 1989 tarihinde Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS)’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır (Müftü, 1997: 18-19).</p>
<p style="text-align: justify;">ÇHS’nin 3. madde 1. bendine göre; “çocuğu ilgilendiren bütün faaliyetlerde,  ‘çocuğun yararı’ temel düşüncedir”. Sözleşmede, her çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal toplumsal gelişmesini sağlayacak yeterli bir hayat seviyesine hakkı olduğu kabul edilmektedir (Madde 27/1). Çocuğun gelişmesi için gerekli hayat şartlarının sağlanması sorumluluğu, sahip oldukları olanaklar çerçevesinde öncelikle çocuğun ana-babasına veya çocuğun bakımını üstlenen diğer kişilere düşmektedir. Sözleşmeye taraf devletler, ulusal durumlarına göre ve olanakları ölçüsünde, ana-babaya, çocuğun bu hakkının uygulanmasında yardımcı olmak amacıyla gerekli önlemleri almakla ve gereksinim olduğu takdirde özellikle beslenme, giyim ve barınma konularında maddi yardım ve destek programları uygulamakla yükümlüdürler.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇHS’nin 9. madde 1. bendine göre, “Yetkili makamlar uygulanabilir yasa ve usullere göre ve temyiz yolu açık olarak, ayrılığın çocuğun yüksek yararına olduğu yolunda karar vermedikçe, Taraf Devletler çocuğun; ana babasından, onların rızası dışında ayrılmamasını güvence altına alırlar. Ancak, ana babası tarafından çocuğun kötü muameleye maruz bırakılması ya da ihmal edilmesi durumlarında ya da ana babanın birbirinden ayrı yaşaması nedeniyle çocuğun ikametgâhının belirlenmesi amacıyla karara varılması gerektiğinde,  bu tür bir ayrılık kararı verilebilir. Bu maddenin birinci fıkrası uyarınca girişilen her işlemde, ilgili bütün taraflara yapılan işleme katılma ve görüşlerini bildirme olanağı tanınır”. Oysa, Türkiye’de ÇKS’ndeki alan uygulamalarında çoğu zaman çocuğun görüşü alınmadan ailesinden kopartıldığı, kurum bakımına alındığı görülmektedir. ÇHS’nin temel kriterleri, çocuğun yaşama, gelişme ve korunması hakkı, çocuğun öncelikli yararının gözetilmesi, çocuğun görüşünün alınması, ilkelerinin sadece sözde değil uygulamada yerine getirilmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇHS, uluslararası düzeyde çocukların haklarının korunması ve geliştirilmesi bakımından atılan ilerici bir adım olarak, çocuk koruma sistemlerinin de bu felsefeye uygun olarak ‘çocuğun yüksek yararını’ temel alan bir sistem olarak çalışmasını öngörmektedir. Sözleşme, modernitenin tüm yapıları ve değerleriyle hâkim olduğu yirminci yüzyılın ikinci yarısında kabul edilmiştir. ‘Modernlik’, teknolojik, bilimsel gelişmelerin toplumsal kurumlara nüfuz etmesi anlamına gelmektedir. Modern bir çocuk koruma sisteminde de ‘çocukluk’ döneminin, özen gösterilmesi gereken bir dönem olarak ele alınması gerektiği açıktır. Bu açıdan, çocukların korunması, sağlıklı bireyler olarak yetişebilmeleri konusunda ÇHS’de belirtildiği gibi ailenin ve devletin sorumlulukları olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Modern çocuk koruma sistemlerinde, çocuklar ve ailelerin gereksinimleri temel alınarak, sosyal çalışma uygulamalarında özellikle çocuğun iyilik halinin sürdürülmesi konusunda odaklanılmalıdır. Sosyal refahın gerçek anlamını bulduğu ve sosyal hizmet örgütlenmelerinin de buna paralel geliştiği modern toplumlarda, tüm çocukların ve ailelerinin iyilik halini desteklemeye yönelik kapsamlı düzenlemeler, ÇHS’nin ruhuna uygun eksiksiz aile ve çocuk politikaları uygulanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, ‘çocuk sorunu’nun ağırlıkla tartışıldığı bir dönem olarak, çocuklarla ilgili tüm dünya ölçeğinde en önemli belge olan Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS)’nin ortaya çıkmasına sahne olmuştur. Sözleşmede, çocuğun yaşatılması, korunması ve gelişimi bakımından ‘aile’, öncelikli kurum olarak ele alınmıştır. Sözleşmenin 5. maddesinde, ana-baba sorumlulukları ve çocuğun aileden kopartılmadan, aile içerisinde desteklenmesinin önemine vurgu yapılmaktadır. Ailenin gereksinimlerini karşılamak, ebeveynlik becerilerinin geliştirilmesini sağlamak, onların haklarını göz ardı etmeksizin iyi birer ana-baba olduklarını kabul etmek ve kapasitelerini güçlendirmek, temel ilke olarak da çocukların ailelerinden ayrılmasından mümkün olduğunca kaçınmak, ÇHS gereğince devletin görevleri arasında sayılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 41, 58, 60, 61, 65. maddeleri genelde ailenin özelde de çocuğun korunmasını içeren hükümler taşımaktadır. 1982 tarihli T.C. Anayasası’nda çocuk kavramı ailenin içinde ele alınmış, çocuğun ve ailenin devlet korumasında olduğu ifade edilmiştir (Kontaş, 1992). Anayasanın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sosyal devlet olduğuna dair bağlayıcı hüküm yer almakta, bu hüküm Devlete; bireylerin ihtiyaçlarını sağlaması, fakirlik ve eşitsizlikleri asgariye indirmesi, vatandaşların insan onuruna uygun yaşayabilmesi ve yarın endişelerinin azaltılması için gerekli önlemleri alması ve hizmetleri vermesi sorumluluğunu yüklemektedir. “Ailenin Korunması” başlıklı 41. maddesine göre; “Aile, Türk toplumunun temelidir ve Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle anne ve çocukların korunması için gerekli tedbirleri alır, teşkilatları kurar” ifadesi yer almaktadır. Sosyal güvenlik hakkını düzenleyen 61. maddede ise, “Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır ve bu amaçla gerekli teşkilatı ve tesisleri kurar veya kurdurur” denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şekilde, 2001 yılında yürürlüğe giren 4722 sayılı Yeni Türk Medeni kanununun 185. maddesinde “Eşler, aile birliğinin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler” denilmektedir. Çocuğun yerleştirilmesini düzenleyen 347. maddeye göre ise, “çocuğun menfaati ve bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunur ve çocuk manen terk edilmiş halde kalırsa hâkim, çocuğu bir aile yanına veya bir kuruma yerleştirebilir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde planlı kalkınma dönemine 1961 Anayasası sonrasında girilmiştir. Günümüze kadar yapılan dokuz kalkınma planında, korunması gereken çocuklar konusunun nasıl ele alındığına ilişkin ifadeler aşağıda değerlendirilmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967)’nda, “sosyal hizmetler” başlığı altında, korunması gereken çocuklar konusunda şu tespitler yapılmaktadır: “Sosyal hizmet çalışmaları, çeşitli gönüllü kuruluşlarla kamu kuruluşları tarafından dağınık ve programsız olarak yürütülmektedir. Bu konuda yetişmiş eleman sayısı da yetersizdir. Korunmaya muhtaç çocukların bakımı ve yetiştirilmeleri, çocuk suçluluğunun önlenmesi, intibaksız çocuklar ve geri zekâlı çocuklar meselesinin çözümü, çocuk emeğinin kötüye kullanımının önlenmesi, çocuk refahının sağlanması amaçlanacaktır”.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu plan döneminde, 1963 yılında SSYB’na bağlı “Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü”nün kurulmuş olması en önemli gelişme olarak göze çarpmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005)’nın<strong> </strong>107. sayfasında da, “Kadın, Aile ve Çocuk” başlığında çocuğun korunmasıyla ilgili şu ifadeler yer almaktadır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Kimsesiz, aile ve yakın çevresinde yaşaması riskli olan çocuklar yönünden aile dışında alternatif bakım modellerinin geliştirilip yaygınlaştırılması önem taşımaktadır. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesindeki 76 adet çocuk yuvası ve 97 adet yetiştirme yurdunda toplam 16.595 korunmaya muhtaç çocuğa hizmet verilmekte olup, ayrıca 421 çocuk koruyucu aile yanına yerleştirilmiş ve 1.730 çocuk da evlat edindirilmiştir. Güçlü bir sosyal güvenlik işlevine sahip olan aileye yönelik destek çalışmalarının kurumsal düzeyde yürütülmesinin önemi, toplumdaki hızlı değişme nedeniyle artmaktadır. Ailenin toplumsal ve ekonomik değişmeye uyum sağlamasına yardımcı olacak tedbirler alınacak, aile bireyleri arasında bağlılık ve dayanışmayı geliştirici ve özendirici politikalara ağırlık verilecektir. Ailenin gelir sürekliliğinin, sağlık ve eğitim hizmetleri ihtiyacının karşılanması ve aileye sosyal güvenlik ve sosyal yardım sağlanması hususunda gerekli düzenlemeler yapılacaktır. Çocuk yetiştirme, yaşlı ve engelli üyelerin bakımı konularında aile eğitilerek desteklenecek, aile ile ilgili kuruluşlar arasında eşgüdüm sağlanacaktır. Çocuk Hakları Sözleşmesinin ilke ve hedeflerine ulaşmak esastır. Çocuğun bakım ve yetiştirilmesinde ideal ve öncelikli ortamın aile olduğu ilkesinden hareketle, özürlü çocuklar ve korunmaya muhtaç çocukların ailesi yanında korunup yetişmesini sağlamak üzere aileye yönelik sosyal destek programlarına ağırlık verilecektir”.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu plan döneminde, 2001 yılında 4722 sayılı Yeni Türk Medeni Kanunu ve 2005 yılında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK)’nun yürürlüğe girmiş olması önemli gelişmelerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalkınma planlarının ortak vurgusu olarak; korunmaya muhtaç çocukların bakımı ve yetiştirilmeleri, çocuk refahının sağlanmasının amaçlandığı, ailenin korunmasının öncelikli olarak ele alınacağı ve aile kurumunun her bakımdan güçlendirilerek, kalkınmaya paralel olarak ekonomik ve sosyal yapıdaki değişme ve gelişmelere uyum sağlamasına yardımcı olacak tedbirlerin alınacağı ifade edilmiştir. Korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılmasına yönelik politikaların uygulanmasında ilgili bütün kuruluşların etkin işbirliğinin sağlanacağı, kurum bakımı yerine mümkün olduğu kadar aile içinde bakım hedef alınarak hizmetlerin bu yaklaşımla organize edileceği, ailenin güçlendirileceği ilkelerine yer verilmiştir. Ancak, hükumetlerin çocuk sorununa gereken önemi vermemesi nedeniyle yukarıda belirtilen planların çoğu politika uygulamalarında karşılığını bulamamış, sosyal sorunların çözümü konusunda ne yazık ki gerekli ilerlemeler kaydedilememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha önce belirtildiği üzere; “çocuk koruma sistemi” denilince, bir toplumda çocukların ihmal ve istismardan korunması için, çocuğun tam iyilik halinin devamını hedefleyen hizmetlerin organize edildiği yasal ve örgütsel yapıdan bahsedilmektedir. Türkiye’de çocuk koruma sistemi, SHÇEK tarafından biçimlendirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydınlanma döneminin etkileriyle modern çocukluk anlayışı gelişmeye başlamış ve 18. yüzyıldan sonra çocuğun korunmasında ailenin yanı sıra devletin de sorumlulukları olduğu anlayışı sonucu etkili olmuş ve bu kavrayış çocuk koruma sistemlerinin yasal ve örgütsel açıdan ortaya çıkmasının zeminini oluşturmuştur. Her ülkenin kendi gelişmişlik düzeyi, ekonomi uygulamaları ve sosyal politikalarının aynı şekilde ÇKS’lerine yansıdığı söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel süreçte, ülkelerin gelişmişlik seviyesiyle de bağlantılı olarak çocuk refahı politikaları, yasal ve örgütsel açıdan önemli değişimler geçirmiştir. Çocuğa bakış açısındaki ve çocuk refahı politikalarındaki bu gelişmeler, çocuk koruma sistemlerinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Günümüzde çocuk koruma sistemleri; devletin çocuk refahı hizmetlerinin organize edildiği, ÇHS gereğince çocuğun ihmal ve istismardan korunması, toplumsallaşması gibi ‘çocuğun yüksek yararını’ temel alan hizmetlerin yürütüldüğü yasal ve örgütsel yapılardır. Çocuk koruma sistemleri, ülkelerde yaşanan sosyal sorunlar, göçler, mülteci sorunları, işsizlik ve yoksulluk gibi çocukların iyilik halini tehdit eden risk faktörleri karşısında, onların gereksinimlerini karşılamak ve çocuk ihmallerini önlemek hedefiyle, çağdaş toplumsal refah sistemlerinde yerlerini almışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çocuk koruma sistemi bu amaçlara hizmet ederken, toplumda varolan diğer sosyal sistemlerle de sürekli olarak karşılıklı etkileşim ve işbirliği içerisinde bulunmaktadır. Uluğtekin (1991)’e göre; “kuşkusuz tüm bu sosyal refah sistemleri de içinde bulundukları toplumun yapısından, yani toplumdaki üretim ve mülkiyet ilişkileri, teknolojik düzey, siyasal düzen, hukuk düzeni ile demografik koşullardan etkilenir. Başka bir deyişle, gerek sosyal refah sistemi gerekse çocuk koruma sistemi, içinde bulunduğu toplumsal ekonomik yapının bir parçası olarak ondan etkilenir ve onu etkiler. Sistemler arası ve sistemler içi ilişkiler bu genel yapının koşullarınca belirlenmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye’de Çocuk Koruma Sistemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmetlerin tek elde toplanması amacını güden 2828 sayılı SHÇEK Kanun, 1983 yılında çıkartılmıştır. Bu kanunla, dağınık haldeki çocuk koruma hizmetlerinin belirli ölçülerde bir araya toplanması amaçlanmıştır. En büyük yenilikler, yeni kurumun muhtaç kişilere “aile bütünlüğü” içinde parasal ve malzeme olarak sosyal yardımlar sağlaması yetkileriyle donatılması ve korunmaya muhtaç çocuklarla ilgili hizmetler merkezi idarenin sorumluluğu altında ve tek kurum bünyesinde yürütülmesi anlayışı olmuştur. Bu yeni kuruma, hizmetlerin geliştirilmesi ve düzenlenmesi konusunda geniş bir mevzuat hazırlama yetkisi verilmiştir. Böylelikle 1940’lı yıllardan itibaren çocuğa ilişkin iyi niyetli ancak ağır aksak yürüyen düzenlemeler ve Türkiye çocuk koruma sistemi, hiç değilse çağdaş bir anlayış açısından önemli bir aşamaya ulaşmıştır. Uluğtekin (2001: 17); yasanın önemini belirtmekle beraber, “bu yasanın aileyi ve çocuğu bir arada desteklemeyi amaçlayan yaygın politika ve örgütlenme biçimine sahip olmadığı” eleştirisini getirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile parçalanmaları, ebeveyn ölümü gibi nedenlerle korunma gereksinimi ortaya çıkan çocuklara yönelik hizmetler sunan SHÇEK, Türkiye’deki çocuk koruma sistemi açısından en önemli düzenleme olan 2828 sayılı kanunla hizmet vermektedir. Bu kanun, aile ve çocuk refahı alanında var olan dağınıklığın belirli ölçülerde giderilmesi amacıyla çıkartılmış ve SHÇEK Genel Müdürlüğü, korunmaya muhtaç çocuklara, ailelere yönelik sosyal hizmetleri planlamak, uygulamak, rehberlik hizmetleri sağlamak, yönlendirmek, koordine etmek ve denetlemekle görevli ve yetkili kılınmıştır. 2005 yılında çıkartılan Çocuk Koruma Kanunu (ÇKK) ile ise özellikle suça sürüklenen çocukların da korunması hedeflenmiş, “çocuğun barınması” ve “danışmanlıkla” ilgili tedbirlerin uygulanması konusunda SHÇEK yükümlü kılınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çocuk Koruma Sisteminin Niteliği ve Niceliği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK’de çalışan toplam personel sayısı 9.111,  tahsis edilen kadro sayısı ise 12.634&#8242;dür. Kurumun bakım sistemini oluşturan “çocuk yuvaları”, 12 yaşından küçük çocukların; “yetiştirme yurtları” ise genellikle 13-18 yaş arası çocukların bakıldığı kuruluşlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıdaki tabloda, ülkemiz çocuk koruma sistemini oluşturan SHÇEK’e bağlı kuruluşlar ve kapasite durumlarına ilişkin sayılara yer verilmektedir:</p>
<p style="text-align: left;">Tablo 1: Temmuz 2008 itibariyle SHÇEK’in Kuruluşlarında Mevcut Kapasite ve Bakılan Kişi Sayısı</p>
<table style="text-align: left;" border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="28" rowspan="4">Sıra No</td>
<td width="198" rowspan="4">Kuruluşun Adı</td>
<td width="329" rowspan="3" colspan="5">2008 Temuz Ayı itibariyle SHÇEK’na Bağlı Çocuklara ve Ailelere Yönelik Kuruluşların Mevcut Durumu</td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td width="0" height="17"></td>
</tr>
<tr>
<td width="47">Sayı</td>
<td width="64">Kapasite</td>
<td width="58">Kayıtlı Kişi Sayısı</td>
<td width="57">Fiilen Bakılan Kişi Sayısı (Yatılı)</td>
<td width="104">2008 Yılında  Hizmetten Gündüzlü Yararlanan Kişi Sayısı</td>
<td width="0" height="60"></td>
</tr>
<tr>
<td>1</td>
<td width="198">Çocuk Yuvası (0-6)</td>
<td width="47"><strong>16</strong></td>
<td width="64"><strong>958</strong></td>
<td width="58"><strong>1023</strong></td>
<td width="57"><strong>544</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>2</td>
<td width="198">Çocuk Yuvası (7-12)</td>
<td width="47"><strong>56</strong></td>
<td width="64"><strong>3863</strong></td>
<td width="58"><strong>4181</strong></td>
<td width="57"><strong>2725</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>3</td>
<td width="198">Çocuk Yuvası (0-12)</td>
<td width="47"><strong>23</strong></td>
<td width="64"><strong>3290</strong></td>
<td width="58"><strong>4046</strong></td>
<td width="57"><strong>2437</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>4</td>
<td width="198">Sevgi Evi (0-12)</td>
<td width="47"><strong>7</strong></td>
<td width="64"><strong>660</strong></td>
<td width="58"><strong>641</strong></td>
<td width="57"><strong>514</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>5</td>
<td width="198">Sevgi Evi (13-18)</td>
<td width="47"><strong>3</strong></td>
<td width="64"><strong>216</strong></td>
<td width="58"><strong>243</strong></td>
<td width="57"><strong>194</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>6</td>
<td width="198">Kız Yetiştirme Yurtları</td>
<td width="47"><strong>46</strong></td>
<td width="64"><strong>2753</strong></td>
<td width="58"><strong>3811</strong></td>
<td width="57"><strong>2162</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>7</td>
<td width="198">Erkek Yetiştirme Yurtları</td>
<td width="47"><strong>64</strong></td>
<td width="64"><strong>5078</strong></td>
<td width="58"><strong>6491</strong></td>
<td width="57"><strong>3584</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>8</td>
<td width="198">Kor.Bak.ve Sos.Reh. Mrk(7-18)</td>
<td width="47"><strong>8</strong></td>
<td width="64"><strong>182</strong></td>
<td width="58"><strong>222</strong></td>
<td width="57"><strong>101</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>9</td>
<td width="198">Bakım ve Reh. Merkezi</td>
<td width="47"><strong>47</strong></td>
<td width="64"><strong>3434</strong></td>
<td width="58"><strong>3609</strong></td>
<td width="57"><strong>3458</strong></td>
<td width="104"><strong>307</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>10</td>
<td width="198">Kadın Konukevi</td>
<td width="47"><strong>23</strong></td>
<td width="64"><strong>463</strong></td>
<td width="58"><strong>329</strong></td>
<td width="57"><strong>329</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>11</td>
<td width="198">Toplum Merkezi</td>
<td width="47"><strong>73</strong></td>
<td width="64"><strong>0</strong></td>
<td width="58"><strong>46676</strong></td>
<td width="57"><strong>0</strong></td>
<td width="104"><strong>46676</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>12</td>
<td width="198">Aile Danışma Merkezi</td>
<td width="47"><strong>47</strong></td>
<td width="64"><strong>0</strong></td>
<td width="58"><strong>7423</strong></td>
<td width="57"><strong>0</strong></td>
<td width="104"><strong>3596</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>13</td>
<td width="198">ÇOGEM Yatılı</td>
<td width="47"><strong>15</strong></td>
<td width="64"><strong>440</strong></td>
<td width="58"><strong>337</strong></td>
<td width="57"><strong>257</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>14</td>
<td width="198">ÇOGEM Gündüzlü</td>
<td width="47"><strong>25</strong></td>
<td width="64"><strong>0</strong></td>
<td width="58"><strong>7251</strong></td>
<td width="57"><strong>0</strong></td>
<td width="104"><strong>6857</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>15</td>
<td width="198">ÇOGEM Yatılı &#8211; Gündüzlü</td>
<td width="47"><strong>3</strong></td>
<td width="64"><strong>61</strong></td>
<td width="58"><strong>774</strong></td>
<td width="57"><strong>0</strong></td>
<td width="104"><strong>466</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>16</td>
<td width="198">Gözlem Evi (İlk Adım İstasyonu)</td>
<td width="47"><strong>8</strong></td>
<td width="64"><strong>107</strong></td>
<td width="58"><strong>907</strong></td>
<td width="57"><strong>39</strong></td>
<td width="104"><strong>1620</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>17</td>
<td width="198">Çocuk Evi (0-12)</td>
<td width="47"><strong>49</strong></td>
<td width="64"><strong>274</strong></td>
<td width="58"><strong>225</strong></td>
<td width="57"><strong>225</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td>18</td>
<td width="198">Çocuk Evi (13-18)</td>
<td width="47"><strong>15</strong></td>
<td width="64"><strong>103</strong></td>
<td width="58"><strong>144</strong></td>
<td width="57"><strong>110</strong></td>
<td width="104"><strong>0</strong></td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
<tr>
<td></td>
<td width="198">GENEL TOPLAM</td>
<td width="47"><strong>538</strong></td>
<td width="64"><strong>21882</strong></td>
<td width="58"><strong>88333</strong></td>
<td width="57"><strong>16679</strong></td>
<td width="104">
<p style="text-align: left;"><strong>59522</strong></p>
</td>
<td width="0" height="22"></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">SHÇEK, 2007 Yılı Değerlendirme Raporuna göre, SHÇEK’in bütçesinin % 47’si çocuk ve gençlik hizmetlerine, % 16’sı sosyal yardım hizmetlerine ayrılmaktadır. Rapora göre; “SHÇEK’in faaliyetleri için; 2002 yılında 121 milyon TL olan kurum bütçesi 2007 yılında % 500’den yakın artışla 791.5 milyon TL’ye yükseltilmiştir. Kurum bütçesinin yaklaşık % 30’dan fazlası personel ve SGK giderlerine, % 40’ı mal ve hizmet alımı giderlerine, % 10’dan fazlası sosyal yardımlar, çocuklara verilen harçlıklar, eğitim giderleri olan cari transferler giderlerine ve % 10’u da yatırım, onarım ve kurumların tefrişi gibi kalemlere ayrılmıştır. 2000’li yıllarda sadece 3.000 kişiye aylık 50 TL nakdi yardım verilmiş iken 2006 yılında 27.319 kişiye aylık 200 TL’den fazla olmak üzere 41 milyon TL tutarında ayni-nakdi yardım yapılmıştır”. Devletin sosyal hizmetler alanına daha fazla kaynak aktarması yanında, 2000 yılında, kurumda 811 SHU ve 150 Psikolog ve 65 doktor görev yaparken, 2006 itibariyle bu sayı 1.140 SHU ve 221 Psikolog ve 108 doktora yükseltilmiştir. Ayrıca, kadrolu devlet memuru olarak 106 çocuk gelişimcisi, 913 öğretmen, 115 doktor, 108 fizyoterapist, 504 hemşire, 64 diyetisyen, 398 çocuk eğiticisi, 198 bakıcı anne ile özel hizmet alımı yoluyla çalıştırılan 6329 yardımcı hizmetli geçici statüde çalışan personel kurumda görev yapmaktadır. Ancak personel niceliği ve niteliğinin devletin bu en zor sosyal görevlerinden birisini başarılı bir biçimde yerine getirebilecek bilgi ve donanımda olmadığını söylemek abartılı olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nüfusu ülkemizle benzer sayıda olan İngiltere’de sosyal hizmetler alanında çalışan 100 binden fazla sosyal çalışmacı, psikolog meslek elemanı bulunmaktadır. Bu sayıların niceliği bile, ülkemizde sosyal politika uygulama düzeyinde sosyal sorunların çözümü, sosyal hizmetlerin yürütülmesi konusunda ne kadar büyük olanaksızlıklarla karşı karşıya olunduğunu gözler önüne sermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çocuk Koruma Sisteminde Çocuklara Yönelik Geliştirilen Hizmet Modelleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>a) Kurum Bakımı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kurum bakımı, çocuğun kendi evinden uzakta olduğu 24 saatlik tam zamanlı bir bakımdır. Bu bakım türü, ülkemiz gibi sosyoekonomik yönden az gelişmiş toplumlarda korunması gereken çocuklar için sunulan en yaygın hizmet türüdür. Nitekim, ülkemizde halen 20.000 çocuk kurum bakımı altında bulunmaktadır. Kurum bakımı, küçük grup evlerinde ya da yatılı kurumlar olan yuva ve yurtlarda verilebilmektedir. Ancak, daha önce de vurgulandığı üzere bu bakım türünün pek çok sakıncaları bulunmaktadır. Öncelikle, çocuklarla birebir ilişkinin yeterli düzeyde kurulamaması, tek tek ilgi, şefkat ve sevgi gösterilmemesi, uyaran eksikliği sonucu çocuklarda içe kapanma, yetersiz sosyalleşme problemleri ve davranış sorunları ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK’in kurum bakımı sistemini oluşturan “çocuk yuvaları”, 12 yaşından küçük çocukların; “yetiştirme yurtları” ise genellikle 13-18 yaş arası çocukların bakıldığı kuruluşlardır. 1997 yılında 572 sayılı KHK ile SHÇEK kanununa eklenen yatılı “çocuk ve gençlik merkezleri” (ÇOGEM)”nde; “ihmal, hastalık, kötü alışkanlık, yoksulluk, terk ve benzeri nedenlerle sokağa düşerek sosyal tehlikelere karşı karşıya kalan veya sokakta çalışan çocuk ve gençlerin rehabilitasyonlarını ve topluma kazandırılmalarını sağlamak” amaçlanmaktadır. Ayrıca, 7 Temmuz 2005”de kanuna eklenen “çocuk evi”, toplu kuruluşlar yerine en çok 6-8 çocuğun barındığı ve “sevgi evleri”, kuruluş bakımı yerine daha küçük birimlerde, aile ortamına benzer yapılar, küçük müstakil binalarda bakım hizmeti verilen kuruluşlar olarak tanımlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan birçok araştırma; en iyi kurum bakımının dahi çocuğun fiziksel,  zihinsel,  duygusal ve sosyal gelişimine uygun olmadığını ortaya koymuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bıyıklı (1982), yetiştirme yurduna yuvadan gelen 7-11 yaş grubundaki çocuklarla, aileleri yanında yaşayan aynı yaş grubundaki çocukları, zihinsel ve psikososyal gelişim alanları açısından karşılaştırmıştır. Düşük sosyoekonomik düzeyde ailesinin yanında kalan 60 çocuk ile kurum bakımı altında bulunan 60 çocuk araştırma kapsamına alınmıştır. Bu karşılaştırma sonucunda, aileden ve yakın sosyal çevreden yoksun, anne sevgisi ve ilgisi görmemiş, uyaran eksikliği çeken çocukların zihinsel gelişiminin, ailesi yanında kalan çocuklara oranla düşük olduğu bulunmuştur. Toplumsallaşma, sorumluluk, dil gelişimi, bağımsız etkinlik gibi konularda uyum sorunları gözlenmiş ve 7 yaş grubu yuvada kalan çocukların ailesinin yanında kalan çocuklara göre daha geride oldukları saptanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>b) Koruyucu Aile Hizmeti</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aile parçalanmaları sonucunda, çocuklar bir süre ailesinden ayrılmak zorunda kalabilmektedirler. İşte bu süre içerisinde ailesinden ayrılmaları yönünde karar verilen çocukların, bu süreci kurum bakımı yerine başka bir aile yanında geçirmeleri daha yararlı olacağı düşüncesi, bu bakım türünün geliştirilmesini sağlamıştır. Buradaki amaç, çocukların ailelerinde ayrı oldukları bu zorlu dönemi en asgari zararla, fazla örselenmeden geçirmelerini sağlamaktır. Koruyucu aileler, sosyal çalışmacılar tarafından ayrıntılı sosyal inceleme ve değerlendirmelerle seçilen geçici anne babalardır. Çocukların, kendilerini koruyacak, sevecek, destekleyecek, onlara güven sağlayacak, sosyokültürel ve ekonomik gereksinimlerini karşılayacak bir aileye ihtiyacı olduğu düşüncesi bu uygulamanın temelini oluşturmuştur. Çocukların kendi ailelerince bakım ve korunma olanağı bulamadığı durumlarda, onları kurum bakımına almak yerine bu süreci başka bir aile yanında geçirmeleri ve normal yaşamlarına devam etmelerini sağlamak, çocuğun yararı için en doğru çözüm olarak görülmektedir. Türkiye’de koruyucu aile bakımı, 1961 yılında uygulanmaya başlamıştır. SHÇEK 2007 Yılı Değerlendirme Raporuna göre, 240 çocuk koruyucu aile yanına yerleştirilmiş, halen, 973 çocuk koruyucu aile yanında bakılmakta olup, 1983 yılından bugüne kadar toplam 4.353 çocuk koruyucu aile hizmetinden yararlandırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelişmiş ülkelerde, korunması gereken çocukların % 75’i koruyucu aile yanında bakılmakta iken, Türkiye&#8217;de bu oran sadece % 4’dür. Bunun nedenlerinden birinin ÇKS’nde, sosyal çalışmacı sayısının çok yetersiz oluşu sonucu aile ve çocuk değerlendirmesinin gerektiği ölçüde ayrıntılı ve hızlı yapılamaması olduğu düşünülmektedir. Bir diğer neden de SHÇEK tarafından koruyucu ailelere ödenen ücretlerin 300 TL’ye yükseltilmesine karşın, bu toplum temelli bakım hizmetine toplumun gerektiği ölçüde katılım göstermemesidir. Ayrıca, bugünkü yönetmeliğe göre koruyucu aile işlemleri il sosyal hizmetler müdürlüklerince yürütülmekte olup, dosyayı tamamlama ve il müdürlüğüne sunma yetkisi yuva müdürlüklerine verildiği takdirde, bürokrasi azaltılarak, koruyucu aileye yerleştirilen çocuk sayısının artırılabileceği düşünülmektedir. Çünkü koruyucu aileler, çoğunlukla il müdürlüğü yerine direkt olarak kuruluşlara bu yönde müracaatlarda bulunmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>c) Evlat Edinme</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evlat edinme, doğal ailesini kaybetmiş olan, sağlıklı koşullar altındaki aileler tarafından yetiştirilmesi mümkün olmayan çocuklar için aile sağlamanın; yasal,  sosyal ve psikoljik yöntemidir. Yeni Türk Medeni kanunun, 305’den 320’ye kadar olan maddelerinde evlat edinmenin çerçevesi çizilmiştir. Buna göre; 30 yaşını dolduran bireyler ve 30 yaşını dolduran, 5 yıllık evli olan çiftler evlat edinebilmektedir. Evlat edinilecek çocuk ve ebeveyn adayı arasında 18 yaş fark olması zorunludur. Türkiye’de her yıl 3.000 evlat edinme müracaatı olmakta, ancak sadece ortalama 500 çocuk aileye yerleştirilebilmektedir. Bunun nedeni İstanbul, Ankara gibi büyük metropollerde bile sadece birkaç sosyal çalışmacının evlat edinme dosyalarına bakması ve bu nedenle sosyal inceleme ve aile ve çocuk değerlendirmelerinin gerektiği hızda yapılamamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK Faaliyet Raporuna göre; 2007 yılında 578 çocuk evlat edindirilmiş, 1983 yılından bugüne kadar SHÇEK Genel Müdürlüğü tarafından evlat edindirilen çocuk sayısı 8.940’ı bulmuştur. Derinlemesine aile ve çocuk değerlendirilmesi yapıldığında, bu hizmetin “çocuğun yüksek yararına” yönelik daha işlevsel hale gelebileceği, evlat edindirilen çocuk sayının artırılabileceği düşünülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>d) Çocuğun Aile İçinde Bakımı ve Korunması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çocuğun aile içinde bakımı ve korunması, toplum-temelli bir hizmet modeli olarak bu makalede korunması gereken çocuklara yönelik çocuğun yararını gözeten ideal sosyal çalışma uygulaması olarak ele alınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm anne babalar çocuklarını en iyi biçimde yetiştirmek isterler ancak, ana babaların yaşam koşulları ve yaşam olayları her zaman bunu olanaklı kılmamaktadır. Bazı aileler, aile bütünlüğü dağıldıktan sonra fiziksel, psikolojik, sosyal, ekonomik nedenlerle güçsüz kalarak, sorunlarını çözemez bir hale gelerek çocuklarına bakamayacak duruma düşebilmektedirler. Ailedeki çözülemeyen problemlerden dolayı, çocukları kurum bakımına alındıktan sonra, aileler normal koşullarına döndüklerinde ya da ailelerin gereksinimleri karşılandığında, aileye sosyal çalışma müdahalesi yoluyla “ailenin yeniden birleştirilmesi” çözümü sonucu, çocuklar ailesine dönebilecek ve normal yaşamlarına devam edebileceklerdir. Zaten, çocuk için sosyal çalışmanın temel felsefesi açısından doğru olan yöntem de budur.</p>
<p style="text-align: justify;">2828 sayılı SHÇEK Kanunu’nda yer alan sosyal yardım uygulamaları ile temel gereksinimlerini karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere sosyal yardım sunulmaktadır. 28.09.1986 tarihinde yürürlüğe giren; 29.12.1993, 10.04.1997, 31.03.2005 ve 01.07.2006 tarihlerinde bazı maddeleri değiştirilen “Ayni Nakdi Yardım Yönetmeliği” hükümleri çerçevesinde verilen “sosyal yardım”; yoksulluk içinde olup temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük seviyede dahi sürdürmekte güçlük çeken kişilere ve ailelere kaynakların yeterliliği ölçüsünde yapılan ayni ve nakdi yardımları kapsamaktadır. Bu çerçevede, kişinin asgari yaşam seviyesine ulaşması amacıyla sorununu çözümleyebileceği süreler içinde (6 ay, 1 yıl ve daha uzun süreli) veya geçici nitelikte ve değişen miktarda yardım sağlanabilmektedir.<strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Ayni yardım”, yiyecek, giyecek, yakacak, kırtasiye, tıbbi araç-gereç ile rehabilitasyon amaçlı protez araçları gibi sosyal inceleme raporuyla müracaatının ihtiyacına göre verilecek mal ve malzeme yardımı; “nakdi yardım” ise, sosyal inceleme raporu sonucunda müracaatçının ihtiyacına göre verilecek para yardımıdır. Sosyal yardım miktarı ise en yüksek devlet memuru aylığının (ek gösterge dahil) % 40”ı dır. Bu miktar 2009 yılı Temmuz ayı itibariyle 212.50 TL”dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yönetmeliğe göre, çocuklar açısından ayni nakdi yardımdan yararlanabilecek öncelikli nüfus grupları, korunma kararlı kuruluşta bakılan çocuklardan ailesi yanında bakılabilecek olanlar, korunma kararlı olup yuvaya yerleştirilmek için sırada bekleyen çocuklar, hakkında korunma kararı alınmak talebiyle başvuruda bulunulup korunma kararı alınmaksızın ekonomik destek ile ailesi yanında bakılabilecek durumda olan çocuklar ve korunma kararı olmamakla birlikte, eğitimine devam etmekte ekonomik güçlükler yaşayan ilk ve orta öğretim öğrencileridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kapsamda SHÇEK Genel Müdürlüğü’nde, kurum bakımı altına alınmış olan çocukların tekrar aile veya akraba yanına döndürülmesi ‘ailenin yeniden birleştirilmesi’ yönünde çalışmalar yapılmaktadır. 2005 yılından sonra; Türkiye çapında 1.839 çocuğun, İstanbul’da ise 222 çocuğun aile ve akraba yanına döndürüldüğü bildirilmektedir (SHÇEK, 2007).</p>
<p style="text-align: justify;">SHÇEK 2007 Yılı Faaliyet Raporuna göre; “bir yıllık sürede, toplam 16.526 çocuğa ayni nakdi olarak sosyal yardım sağlanmıştır. Bunlardan 4.640’ı korunma kararı olan çocuklar, 10.225’i korunma kararlı statüde olup kurum bakımına alınmadan sosyal yardım yapılanlar, 1.661’i ise korunma kararı olmaksızın yardım yapılan çocuklardır”. Rapora göre, kurum bakımında yuvada kalan çocukların aylık maliyeti 900 TL, aile yanında desteklenen çocukların maliyeti ise 300 TL’dir. Dolayısıyla aile ve akraba yanında çocuğun desteklenmesi hem 1/3 oranında daha ekonomik, hem de çocuğun sağlıklı kişilik gelişimi için çok daha elverişlidir. Ancak, SHÇEK’de yürütülen uygulamalarda olduğu gibi, aileye sadece para yardımı yapmak yeterli değildir. Ailenin duygusal gereksinimleri, psikososyal sorunlarının çözümü konusunda aile danışmanlığı ve rehberlik hizmetleri geliştirilmeli, aileye sosyal çalışma müdahalesi yoluyla ailenin iyilik halinin devamı sadece maddi bakımdan değil bütün açılardan desteklenmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizin çocuk koruma sistemi olan SHÇEK’te, kurum bakımında bulunan 20.000 çocuğa oranla 2007 yılında 24.340 çocuğa sosyal yardım verilmesi ve SHÇEK’e ayrılan bütçenin son yedi yılda yedi katına çıkartılması daha önceki dönemlere kıyasla olumlu gelişmeler olarak değerlendirilebilir. Ancak MERNİS verileri temelinde, nüfusun % 8’inin yoksul olduğu hesaplandığında iki milyondan fazla çocuğun halen yoksulluk riski altında yaşadığının tahmin edildiği daha önce de belirtilmişti. Bu rakamın yanında, ÇKS tarafından bir şekilde müdahale edilen toplam 50.000 çocuğun gerçek korunması gereken çocuk sayısının yirmide birini dahi oluşturmadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu şekilde bakıldığında, ülkemiz açısından olumlu gelişmelere rağmen çocuk koruma sisteminin ne kadar yetersiz olduğu ve çocuğun korunması konusunda ne kadar büyük eksiklikleri bulunduğunu görmek olanaklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla ülkemizdeki sosyal politika açısından, ‘çocuğun korunması’ konusunu devlet politikası haline getirerek, tüm toplumun entegre edileceği, yeterli kaynak ve finansman sağlanan çağdaş bir çocuk koruma sistemi oluşturmak gereksinimi kendini göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tartışma Ve Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Genelci sosyal çalışma uygulaması, gereksinim odaklı (need-based) faaliyet gösteren bir yaklaşım olup sosyal çalışmacılar; mesleki bilgi ve profesyonel değer sistemi aracılığıyla, müracaatçıların gereksinimlerinin ortaya çıkartılmasını sağlarlar. Bu, sosyal çalışmanın temel ilkelerinden biridir. Sosyal çalışmacılar, teorik bilgi temelini kullanarak müracaatçının hissettiği gereksinimlerden başlayıp müracaatçı ile birlikte söylenen ve hissedilen gereksinime yanıt verecek hedefleri belirleyerek, gerekli mesleki müdahaleleri gerçekleştirir. Ashman ve Hull (1999: 40)’a göre; “genelci sosyal çalışma uygulamalarında, ailenin problemleri ancak onun ‘gereksinimleri’ gözden geçirildikten sonra anlaşılabilir. Sosyal çalışmacının görevi, ailenin sorunlarının çözümü için aile üyelerinin neye gereksinim duyduklarının ortaya çıkartarak ilgili kuruma rapor etmektir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzun yıllardır ülkemizde, çocukları korumak için, toplum temelli, çocuk yararını gözeten alternatif hizmetler üretilememiş ve genellikle ‘kurum bakımı’ ön plana çıkartılmıştır. Oysa, araştırma sonuçları kurum bakımının çocuklar için sakıncalı olduğunu ve onların sağlıklı gelişimini engelleyici, örseleyici bir uygulama olduğunu göstermektedir (Güçray, 1981; Bıyıklı, 1982; Ünlü, 1987). Sosyal çalışma disiplini açısından da çocukların korunmasında kurum bakımı tedbirinin, çocukla ilgili başka bir çözüm bulunamadığı durumlarda uygulanabilecek son seçenek olması gerektiği bilinmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">TÜİK, 2007 yılı ‘Yoksulluk Çalışması’ sonuçlarına göre; “2006 yılında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 549 TL iken 2007’de bu rakam 619 TL olarak kabul edilmiştir. 13 milyon kişi bu sınırın altında yaşamını sürdürmektedir. 2006 yılında aylık 205 TL olan açlık sınırı, 2007’de 237 TL olarak belirlenmiş ve 539 bin kişi ise sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşıyor. 17 milyon 690 bin ailenin 2 milyon 473 bini yoksul durumdadır. Hanehalkı sayısı arttıkça yoksulluk oranı da artmakta olup, yoksul oranı 1-2 kişilik ailede % 10.95; 3-4 kişilik ailede % 8.27, 5-6 kişilik ailede % 17.54, yedi ve daha fazla sayıdaki ailelerde % 41.83 olmuştur. Toplam nüfusun % 0.74’ü gıda yoksulluğu (açlık), % 17.81’i yoksulluk (gıda+gıda dışı), % 1.41’i kişi başı günlük 2.15 doların altında gelirle yaşamını sürdürmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Yasal düzenlemelerdeki yetersizlikler göz önüne alındığında ülkemizde risk altında yaşayan ‘tüm çocukların korunması’ açısından, önemli eksiklikler olduğu görülmektedir. Çünkü çocukların olumsuz yaşam koşullarının iyileştirilmesi hedefine ulaşılması, sadece ailelerin sorunları artık kronik hale geldikten sonra çocuklar hakkında kurumlara yapılan müracaatlarla değil, ancak hak-temelli bir kavrayışla olanaklı hale gelebilecektir. Çocukların iyilik halini desteklemeye yönelik daha etkili sosyal politikaların geliştirilmesi ve sosyal çalışma müdahalelerinin yapılması gerektiği açıktır. Çünkü, çocuk-merkezli erken müdahale programları ve gereksinimlerin belirlenmesi ve karşılanması, güçlendirilmeleri yoluyla, risk altındaki çocuklar her türlü ihmal ve istismardan uzak tutulabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde, çocuk koruma sistemini oluşturan politikalardaki yetersizlikler, bütçeden bu sisteme ayrılan pay ve tüm çocukların korunmasına yönelik bir anlayış geliştirilememiştir. Örneğin çocuğuyla birlikte yaşayan annelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için ev kiralanabilmesi, tek ebeveynli ailelere çocukları için asgari gelir desteği gibi kapsamlı uygulamalar bulunmamaktadır. Sadece, çocuk koruma sistemine yansıyan çocuklarla ilgili sorunlara mevcut bütçe olanakları çerçevesinde müdahaleler gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Tüm çocukların gereksinimlerinin belirlenmesi ve karşılanmasına yönelik kapsamlı uygulamalar ne yazık ki 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dahi yapılamamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm çocukların iyilik halinin devamının sağlanmasını savunan Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS), Türkiye tarafından 1990 yılında kabul edilmiş, 27 Ocak 1995 tarih, 22184 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 4058 sayılı kanunla onaylanarak ulusal hukuki bir belge haline gelmiştir. ÇHS’nin uygulanması ve yürütülmesinde koordinatör kuruluş olarak SHÇEK tayin edilmiştir. Sözleşmenin ülkemizde kabulünden sonra, SHÇEK kanununun bazı maddeleri ÇHS’nin ruhuna uygun olarak değişikliklere uğramış, yönetmelik ve yönergelerde sözleşme maddeleri esas alınmıştır.  ÇHS ile çocuğun fiziksel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlâki gelişiminde uygun koşulların düzenlenmesi görevi aile kadar toplumun ve devletin de yüklendiği sorumluluğun çerçevesi belirlenmiş ve güvence altına alınmıştır. 2002 ile 2004 yılları arasında gerçekleştirilen yasal reformlar iç hukuku, ÇHS standartlarına daha da yakınlaştırmış, böylelikle çocuğun hukuksal, toplumsal tüm kurumlar aracılığıyla daha üst düzeyde korunması hedefine bir adım daha yaklaşılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde çocuk ve aile politikalarındaki yetersizlikler nedeniyle, SHÇEK’te ülke çapında sadece 1.100 meslek elemanı ile sosyal çalışma uygulamaları yürütülmeye çalışılmakta, çoğu zaman ev ziyaretleri dahi yapılmadan düzenlenen sosyal inceleme raporları ile çocuk ve ailesi hakkında kararlar verilmektedir. Ancak gerek politika açısından eksiklikler, gerekse sosyal çalışmacı personel sayısı yetersizliği nedeniyle, değerlendirme sürecine gerekli ağırlığın verilemediği, derinlemesine vaka değerlendirmesi ve görüşmelerin yapılamadığı, ev ziyaretlerinin bir-iki ay sonra yapılabildiği ve bir sosyal çalışmacıya yıllık ortalama 200’ün üzerinde vaka düştüğü söylenebilir. Tüm çocukların korunmasını sağlamaya yönelik politika eksiklikleri nedeniyle yeterince güçlendirilemeyen ve kurumsallaşamayan SHÇEK, kendi olanakları ve gücü ölçüsünde bir takım uygulamalar yapabilmektedir. Oysa gelişmiş ülkelerin çocuk koruma sistemlerinde varolan çocuk ve aile destek programları geliştirilmeli, kurumun insan kaynağı da önemli ölçüde artırılmalıdır. Tüm çocukların korunması, ancak kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum örgütlerinin hepsinin dahil olduğu, etkin bir şekilde işbirliği yapabileceği, birbirine entegre edilmiş bütüncül çocuk ve aile politikalarıyla olanaklı hale gelebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #888888;">Dr. İsmet Galip YOLCUOĞLU/Sosyal Hizmet Uzmanı. </span><span style="color: #888888;">Aile ve Toplum Dergisi Yıl: 11, Cilt:5, Sayı: 18, Tem-Ağu-Eylül 2009.</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #888888;">Kaynakça</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Acar, H. (2006). “Sokak Çocuklarına Yönelik Hizmetlerin Değerlendirilmesi: Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Örneği”. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu, (Yayınlanmamış Doktora Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Acar, B. Y. ve Acar, H. (2002). “Sistem Kuramı- Ekolojik Sistem Kuramı ve Sosyal Hizmet: Temel Kavramlar ve Farklılıklar”. Toplum ve Sosyal Hizmet Dergisi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayını, Cilt:13, Sayı 1: 29-35.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Akkaya, Y. (2002). “Göç, Yoksulluk, Kentsel Şiddet ve İnsan Hakları”. Y. Özdek. (Ed.), Ankara: TODAİE, İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi Yayını.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Arıkan, Ç. (2005). Türkiye’de Aile Politikası Uygulamalarına İlişkin Genel Değerlendirme. Aile Danışmanlığı El Kitabı içinde ss: 117-123. Ankara: SHÇEK Genel Müdürlüğü ve Hacettepe Üniversitesi. Aile Hizmetleri Araştırma Uygulama Merkezi (AHUM) Ortak Yayını. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Bertalanffy,V.L.Ecologica Systems Approach. (www.Users.Globalnet.Co.Uk/-Ebstudy/Strategy/Ecosys.Htm).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Bıyıklı, L. (1982). Yetiştirme Yurduna Yuvadan Gelen 7-11 Yaş Çocukların Zihinsel ve Psiko-Sosyal Gelişimlerinin İncelenmesi. (Yayımlanmamış Doçentlik Tezi). Ankara Üniversitesi. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Buğra, A. ve Keyder, Ç. (Eds). (2006). Sosyal Poitika Yazıları. İstanbul: İletişim Yayınları, Yayın No: 9.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Cılga, İ. (1989). Korunmaya Muhtaç Gençlerin Sorunları ve Yetiştirme Yurtları. Ankara: Başbakanlık Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Cılga, İ. (1999). Türkiye’de Çocuk Hakları Çalışmaları. B. Onur (Ed.), Cumhuriyet ve Çocuk 2. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi.  Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları,  No: 2. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Çengelci, E. (1998). Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1997). T.C. Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Yayını, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Çocuk Koruma Kanunu. (ÇKK). 5395 Sayılı Kanun. 03.07.2005. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Devlet Denetleme Kurulu (DDK), (2003). Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Çalışmalarına İlişkin Rapor. Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">DPT (Devlet Planlama Teşiklatı) (2001). Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Aile ve Çocuk Özel İhtisas Komisyonu Raporu.  Ankara. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Dumanlı, R. (1996). Yoksulluk ve Türkiye’deki Boyutu. Ankara: DPT Uzmanlık Tezi, Sosyal Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü Yayını.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Dumon,  W. (1991). Avrupa Topluluğu Ülkelerinde Aile Politikaları. W. Dumon (Der.),  T. C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları No. 69,  Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Duyan, V. (2003a). Aileye Yönelik Planlı Müdahale Sürecinin Aşamaları. Toplum ve Sosyal Hizmet.   Ankara: H.Ü. SHY Yayını, Volume 14(1): 41-61. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Duyan, V. (2003b). Sosyal Hizmetin İşlev ve Rolleri. Toplum ve Sosyal Hizmet. Ankara: H.Ü. SHY Yayını, Volume 14(2): 1-22.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Erkan, Ö. (1995). Korunmaya Muhtaç Çocuklar: Çocuk Yuvalarında Bir Araştırma.  Ankara. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Gökçe, B. (1971). Memleketimizde Cumhuriyet Devrinde Kimsesiz Çocuklar Sorunu ile İlgili Tutumun Sosyolojik Mukayeseli Tahlili ve İzahı. Ankara: T.C. SSYB Sosyal Hizmetler Genel Müdürlüğü Yayınları, Yayın No: 55.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Güçray, S.S. (1989). Çocuk Yuvalarında ve Ailesi Yanında Kalan 9,10,11 Yaş Çocuklarının Öz-Saygı Gelişimini Etkileyen Bazı Faktörler. H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü. (Yayımlanmamış Doktora Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Gülerce, A. (1996). Türkiye’de Ailelerin Psikolojik Örüntüleri. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Holland, S. (2004). Child and Family Assesstment in Social Work Practice. Sage Publicatons</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">İçağasıoğlu, Ç. A. (2007). Ailelerin Yaşam Kalitelerinin Belirlenmesi: Ankara Örneği. Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Hizmet anabilim Dalı. (Yayımlanmamış Doktora Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">İkizoğlu, M. (2000). Yoksulluk ve Sosyal Yardım İlişkisi. Mamak İlçesinde Ampirik Bir Araştırma. Ankara, H.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyal Hizmet Anabilim Dalı, (Yayımlanmamış Doktora Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">İl, S. (2001). Aile Yaşamı ve Gereksinimler. V. Duyan ve A. Mavili Aktaş (Ed.). Prof. Dr. Nihal Turan’a Armağan. Sosyal Hizmette Yeni Yaklaşımlar ve Sorun Alanları ss.139-145. Ankara: H.Ü. SHYO Yayını.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Karataş, K. (1987). Gecekondu Ailelerinin Kentle Bütünleşmesini Engelleyen Nedenler ve Ortaya Çıkan Toplumsal Sorunlar. Hacettepe Üniversitesi. (Yüksek Lisans Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Karataş, K. (2001). Toplumsal Değişme ve Aile. Toplum ve Sosyal Hizmet. Cilt: 12, Sayı: 2: 87-96.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Karataş, K. (2007). Türkiye’de Çocuk Koruma sistemi ve Koruyucu Aile Uygulamaları Üzerine Bir Değerlendirme. Toplum ve sosyal Hizmet. Cilt: 18, Sayı: 2: 7-20.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Kontaş, Y. M. (1992). Çeşitli Ülkelerde ve Türkiye’de Aile Politikası Uygulamaları ve Türkiye İçin Politika Önerileri. Devlet Planlama Teşkilatı Sosyal Politika Genel Müdürlüğü, Araştırma Dairesi Başkanlığı, Uzmanlık Tezi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Koray, M. (2000). Sosyal Politika. Bursa: Ezgi Kitabevi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Koşar, G. N. (1992). Sosyal Hizmetlerde Aile ve Çocuk Refahı Alanı. Gözden Geçirilmiş 2. Baskı, Ankara: İLTEK A.Ş.  .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Okay, C. (1999) Belgelerle Himaye-i Etfal Cemiyeti: 1917-1923. İstanbul: Şule Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Onat, Ü. (1994). Ankara İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü’ne Başvuran Korunmaya Muhtaç Çocuklar Üzerine Bir Araştırma. 2000’li Yıllara Doğru Sosyal Devletin Gerçekleştirilmesinde Sosyal Hizmetlerin Yeri ve Önemi. Bildiriler. Ankara: Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği Genel Merkezi Yayınları No: 3,ss. 43-57. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Özbek, N. (2002). Osmanlı İmparatorluğunda Sosyal Devlet: Siyaset, İktidar ve Meşruiyet. 1876-1914. İstanbul: İletişim Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Postman, N. (1995). Çocukluğun Yokoluşu. (Çev.) K. İnal.  Ankara: İmge Kitabevi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">SHÇEK Çocuk Koruma Sisteminin Değerlendirilmesi. (2006). Nihai Rapor, Sosyal Araştırmalar Merkezi (SAM), Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">SHÇEK Genel Müdürlüğü 2007 Yılı Faaliyet Raporu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">SHÇEK Genel Müdürlüğü, 15.11.2004 Tarih ve 200/82 Sayılı Korunma Kararlarının Alınması Kaldırılması, Tertip ve Nakil İşlemleri, Konulu Genelge.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">SHÇEK Genel Müdürlüğü, Web Sitesi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Kanunu. 2828 Sayılı Kanun. Resmi Gazete. 18059, (27 Mayıs, 1983). </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Sosyal Hizmet ve Çocuk Hakları (2004). BM Sözleşmesi Profesyonel Eğitim Kitabı.   Sosyal Hizmet Uzmanları Genel Merkezi Yayın No: 07. Çeviren: V. Duyan, Ankara. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Tezcan, M. (1990). Toplumsal Değişme ve Aile. Türkiye Aile Yıllığı. Ankara, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Türkiye’de Çocuğun Durumu. (1989). DPT Yayını, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Uluğtekin, S. (1993). Çocuk Mahkemeleri ve Sosyal Hizmet Kuruluşları. M.Ü. Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumu, İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Uluğtekin, S. (1993). Çocuk Yuvaları: Uygulamanın Son Araştırmalar Işığında Değerlendirilmesi. Hacettepe Üniversitesi SHYO Dergisi. 11, 1-2-3: 35-56.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Uluğtekin, S. (2001). Yirminci Yüzyılda Türkiye’nin Çocukları: Sorunlar ve Beklentiler. Sosyal Hizmette Yeni Yaklaşımlar ve Sorun Alanları: Prof. Dr. Nihal Turan’a Armağan. H.Ü. SHYO Yayın. No:8, ss. 7-19, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">U.S Child and Family Department, 2008. Web Sitesi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">U. S. Department of Human Services. (2008). Web Sitesi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Ünlü,  E. (1987). Korunmaya Muhtaç Çocuklar İçin Kurum Bakımı Örneğinde Sosyal Hizmette Bir Değerlendirme Araştırması. Ankara: Hacettepe Üniversitesi.  (Yayınlanmamış Doktora Tezi).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">U.S. Department of Health and Human Services. (2008). Administration for Children&amp;Families (acf.hhs.gov) Web Sitesi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #888888;">Viviana, A. Z. (1985). Pricing The Priceles Child: The Changing Social Value of Children. Newyork.</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/turkiye%e2%80%99de-cocuk-koruma-sisteminin-genel-olarak-degerlendirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kentleşme Sürecinde Ailelerin Sorunlarına Sosyal Hizmet Açısından Bakış</title>
		<link>http://ismetgalip.com/kentlesme-surecinde-ailelerin-sorunlarina-sosyal-hizmet-acisindan-bakis/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/kentlesme-surecinde-ailelerin-sorunlarina-sosyal-hizmet-acisindan-bakis/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2010 13:04:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kentleşme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=98</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemiz son derece yoğun bir sosyal değişim sürecinden geçmektedir. Sanayileşmeyle birlikte kentlere yaşanan göçler sonucu hızlı nüfus artışı, işsizlik, gecekondulaşma, yoksulluk, aile çözülmeleri,  suç oranlarında artış, madde bağımlılığı gibi sosyal sorunlarda aşırı artmalar meydana gelmiştir. Bu durum, sosyal hizmetler açısından yeni ihtiyaçlar ve yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de 1950 yılında nüfusun sadece  % 18.7’si [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-101" title="kent2" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/07/kent2-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Ülkemiz son derece yoğun bir sosyal değişim sürecinden geçmektedir. Sanayileşmeyle birlikte kentlere yaşanan göçler sonucu hızlı nüfus artışı, işsizlik, gecekondulaşma, yoksulluk, aile çözülmeleri,  suç oranlarında artış, madde bağımlılığı gibi sosyal sorunlarda aşırı artmalar meydana gelmiştir. Bu durum, sosyal hizmetler açısından yeni ihtiyaçlar ve yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Türkiye’de 1950 yılında nüfusun sadece  % 18.7’si kentlerde yaşamakta iken 1997 yılında bu oran  % 65 ‘ e yükselmiştir. Bu kentlere göç eden bu aşırı nüfus yoğunluğu oluşturan aile bireylere açısından bakıldığında, bu aile bireyleri birçok kurumun müracaatçısı durumundadırlar. Örneğin bakamayacakları kadar çocuk yapıp SHÇEK müracaatçısı, iş aramak için İşçi Bulma Kurumu müracaatçısı, sağlık sorunları için Sağlık kurumlarının müracaatçısı ve yoksullukları nedeniyle yardım almak için Kaymakamlıkların müracaatçısı durumundadırlar. Bilimsel literatür açısında bakıldığında bu aileler,<strong> “Çok Problemli Aileler”</strong>  (Multi-Problem Family) olarak ele alınmaktadır.<span id="more-98"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kamu kurumları olarak bu tür ailelere yeterli ve gerektiği ölçüde müdahale edilmediği takdirde böylesi ailelerde olumsuz koşullarda büyüyen çocukların benzer sorunlara sahip aileler oluşturma olasılığı oldukça yüksektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet, toplumsal değişme ile ortaya çıkan sorunların çözümü yanında, kişi, aile ve grupların sorunlarıyla baş etme kapasitelerini de artırmayı amaçlayan bir bilim dalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok problemli aileler, genel olarak birden fazla probleme sahip olan, bu problemlerle baş etmede başarısızlığa uğramış olan ve sorunların kronik hale geldiği ailelerdir. Bu ailelerde yaşayan, birbirleriyle sağlıklı bir biçimde ilişki kuramamakta, tekrarlanan negatif etkileşimler yaşanmakta ve organize olamamaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Çoğunlukla suç işleme riskleri yüksek, çocuklarının sokağa düşme tehlikesi büyük, kötü ev koşulları, sağlık ve beslenme sorunları yaşayarak günlük çevresel streslerle yüz yüze gelirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile, problemlerini çözmede yetersiz olan hizmetlere yönelik kızgınlığını bu tür ailelerle çalışan Sosyal Hizmet Uzmanlarına aktarır.</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü üzere soruna (holistic) bütüncül bir yaklaşımla bakmak, birey ve aile ihtiyaçlarını uygun şekilde teşhis ederek değerlendirmek ve buna göre mesleki müdahale stratejileri uygulamak gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"> Bu uygulamaya gerçekleştirebilmek için Yerel yönetimler olarak Kaymakamlıklar, Belediyeler ve Valiliklerde Sosyal Hizmet Uzmanlarının istihdam edilerek sayılarının hızla artırılması ve sosyal yoksunluk içerisinde bulunan kişi ve ailelerin sorunlarını çözmesine yarayacak yetkilendirme ve güçlendirmelerinin yapılması, kullanabileceği yardım enstrümanlarının çeşitlendirilmesi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin, bu çok problemli ailelerle çalışırken Sosyal Hizmet Uzmanlarının gerçekleştirdiği ev ziyaretlerinde, sorun belirlendikten sonra, özellikle çocukları annelerinden koparmadan, eğitim olanaklarını sağlayarak, beslenme-barınma ihtiyaçlarını asgari düzeyde de olsa temin edebilecek bir müdahaleyi uygulamaya geçirme konusunda uzmana devletin maddi finansman desteklerini kullanabilme yetkisi verilmelidir. Nasıl ki bir hekim yeşil kartı ile gelen bir hastaya ilaç yazarak sağlık sorununa müdahale ederek Kaymakamlıkların Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarından ilacını alabilmesini sağlıyorsa, bir sosyal hizmet uzmanı da sosyal ve ekonomik yönden yosunluk içerisinde bulunan bir aileye devlet adına müdahale ederek sonuç alabilmelidir. Zaten bu yardım müdahalesi de düzenlenen bilimsel “ sosyal inceleme raporları ” yolu ile yapılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yapılacak profesyonel sosyal hizmet müdahaleleri bu tür aileleri kendi sorunları ile baş edebilme açısından güçlendirecektir. Sürekli mağdur insan rolünü oynayarak çeşitli kamu kurumlarının yardımını almak için müracaatçı olan bu problemli bireyler, sorunları ile devletin organize yardım müdahalesi ile baş edebilmeyi öğreneceklerdir. Sosyal hizmet açısından yapılacak aileyle çalışma mesleki müdahaleleri sonrasında bu bireyler daha donanımlı ve aileler, gruplar rolü ile daha sağlıklı bir toplu yapısına ulaşmak olanaklı hale gelecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">İsmet G. YOLCUOĞLU / Sosyal Hizmet Uzmanı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/kentlesme-surecinde-ailelerin-sorunlarina-sosyal-hizmet-acisindan-bakis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu</title>
		<link>http://ismetgalip.com/sosyal-hizmet-perspektifinden-kentsel-yoksulluk-sorunu/</link>
		<comments>http://ismetgalip.com/sosyal-hizmet-perspektifinden-kentsel-yoksulluk-sorunu/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2010 12:37:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmet Galip Yolcuoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yayınlanmamış Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Yoksulluk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://ismetgalip.com/?p=88</guid>
		<description><![CDATA[Bu çalışmada, temel değerlerinden birisi olarak her insanın üyesi olduğu toplum içerisinde gerekli katkıyı alabilmesini sağlamak olan sosyal hizmet mesleği perspektifinden, dünyada giderek artan “kentsel yoksulluk” sorununa İstanbul örneğinde değinilmektedir. Konunun kavramsal çerçevesi, kentleşme, kentlileşme, göç ve kentsel uyumsuzluğun nedenleri ve etkileri, Türkiye’nin en büyük metropolü olan İstanbul bağlamında ele alınmaktadır. Bu makalede, kentsel yoksulluk kavramının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft size-thumbnail wp-image-104" title="yoksulum" src="http://ismetgalip.com/wp-content/uploads/2010/07/yoksulum-150x150.jpg" alt="" width="150" height="150" />Bu çalışmada, temel değerlerinden birisi olarak her insanın üyesi olduğu toplum içerisinde gerekli katkıyı alabilmesini sağlamak olan sosyal hizmet mesleği perspektifinden, dünyada giderek artan “kentsel yoksulluk” sorununa İstanbul örneğinde değinilmektedir. Konunun kavramsal çerçevesi, kentleşme, kentlileşme, göç ve kentsel uyumsuzluğun nedenleri ve etkileri, Türkiye’nin en büyük metropolü olan İstanbul bağlamında ele alınmaktadır. Bu makalede, kentsel yoksulluk kavramının betimlemesi yapıldıktan sonra, İstanbul’da yoksulluk sorunda rol oynayan faktörler ele alınmakta, kent yoksulluğunun ortaya çıkışı, tarihsel gelişimi de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Tüm diğer büyük metropoller gibi İstanbul’da dünyayı saran küresel yoksulluktan  etkilenen bir metropol görünümündedir. Bu çalışmada,  kentsel yoksulluk probleminin gelişimi ve sebepleri üzerinde görüşler ortaya konmuştur. Genelden özele bir gelişim izlenmiştir. Önce dünya sonra Türkiye ve özelde de İstanbul’a inilmiştir.<span id="more-88"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Giriş</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde, 1960’lı yıllarda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını oluştururken; bu oran 1980’lere gelindiğinde, % 45’e ve 2000’li yıllarda % 59.25’e yükselmiştir (TÜİK, 2005). Göçmen grupları, geldikleri yörelere göre gruplar halinde kente yerleşerek İstanbul’da baskın bir hemşehri kümelenmesi oluşturmuşlardır. Bu yapı, onları kentteki yalnızlığa ve kent sorunlarına karşı güçlü kılarken, kent yaşamından ve kentlileşme sürecinden uzak tutmuştur. Köyden kente göçen ailelerin temel sorunu, barınma sorunudur. Konut konusunda en temel eşitsizlik ise normal standartlarda bir konuta ulaşmalarını sınırlayan gelir düzeyi ile ilişkilidir. Sürekli bir işi ya da hiçbir gelir güvencesi olmayan insanlar, toplumun saptadığı normlar ya da standartlar içinde konut sorununu çözemediğinden, çözümü kent ve kentlinin standardı dışında gecekondu yapmakta bulmuştur. Çünkü şehirde tutunabilmenin ilk koşulu, asgari standartlarda bile olsa ikamet edilecek bir konut bulabilmektir.</p>
<p style="text-align: justify;">1950’li yıllarda başlayarak 1980’lere kadar yoğun biçimde yaşanan kente göç sürecine sadece İstanbul için bakıldığında, 1945’te toplam nüfus içinde İstanbul’da yaşayanların oranı % 5.7 iken, 1980’de % 10.5, 2000’de % 15’e yükselmiştir. İstanbul’un nüfusu, 2000 yılı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre 10.018.735 iken 31 Aralık 2007 tarih itibariyle 12 milyon 573 bin (TÜİK, 2008) olup nüfusun %17.8’i bu kentte yaşamaktadır. Yıllık nüfus artış hızı, göçle % 2.1 ve doğumla % 1.2 olmak üzere toplam % 3.3’tür. Nüfus yoğunluğu, ülke genelinin 22 katı seviyesindedir. Nüfusun % 62.24’ü, İstanbul dışında doğmuş ve göç yoluyla bu kente gelmişlerdir (TÜİK, 2008). İstanbul anakenti, 1960’lı yıllardan itibaren en yoğun iç göç alan metropoldür. Büyükşehir Belediyesinin 2008 yılı verilerine göre bu kentte, 400 binden fazla gecekondu bulunmaktadır. İstanbul, ülkemizdeki nüfus hareketliliği, göç, işsizlik ve kentsel yoksulluğu sergilemesi, korunması gereken çocuk sayısının fazlalığı bakımından da büyük önem göstermektedir. Bu metropolde kentsel yoksulluk,  en temel kurum olan aileleri farklı şekillerde etkilemiştir. Örneğin, kiraların diğer illere göre daha yüksek olduğu bu ilde tutunabilmek aileler için çok daha zordur. TÜİK (2008), verilerine göre İstanbul’da 2000 yılında 6.546 boşanma meydana gelmiş iken, % 300’den fazla artışla 2007 yılı itibariyle bu oran 20.323’e yükselmiştir. Aynı dönemde Türkiye genelindeki boşanma oranlarında ise % 200’lük bir artış meydana gelmiştir. Ülkemizde yıllık ortalama 94.000 çift boşanmakta ve bunun 1/5’den fazlası İstanbul’da gerçekleşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’deki binlerce yıllık tarımsal uygarlığın ekonomik faaliyet tarzından, 1970&#8242;li yıllardan itibaren etkileri hissedilmeye başlanan endüstriyel toplum ve endüstriyel uygarlığın değerlerine göre hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. 1970&#8242;li yıllarda başlayan sanayi yolunda ilerleme ve sanayi toplumu haline gelme hedefi ve 1980 sonrası uygulamaya konulan liberal politikalar, liberalizm ve piyasa ekonomisine geçiş dönemi olarak kendini göstermektedir. Özellikle 1980’li yıllarda uygulanan, günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal politikalar, var olan olumsuzlukları ve yoksulluğu daha da derinleştirmiştir. Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu istikrarsız bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması ve gereksinimlerini karşılayamayan ailelerin sayısındaki artışın yanında, geçim zorluğu sorunlarını da beraberinde getirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde son 30 yıllık dönemde teknolojik gelişmelerden temellenen ve insanlar arası ilişkilerin, üretim, tüketim kalıpları, mülkiyet ilişkilerinin, değerlerin ve kuralların yeni anlamlar kazandığı, kültürel öğeleri de içine alan, geniş bir toplumsal yapı değişimi anlamında toplumsal değişme ve gelişmeler meydana gelmiştir.  </p>
<p style="text-align: justify;">İnsanın gelişmesi için eşitlikçi sosyal refah yapılarını yaygınlaştırmayı görev edinmiş sosyal hizmet mesleği kent yoksulluğunu azaltmaya, önlemeye çalışan bir meslektir. Yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz ve insanlığın bilgi toplumu sürecini yaşadığı bir dönemde, insanların ekonomik ve sosyal politikalar vasıtasıyla refah ve mutluluk içinde yaşamaları önem taşımaktadır. Yoksulluk, yalın kelime haliyle bile bir insanlık gerçeğini yansıtmaktadır. Dünyada yaklaşık olarak her beş kişiden birisi yoksuldur. Buna ilave olarak bölgesel sorunlar, iç savaşlar ve ekonomik ambargolar gibi dolaylı sebeplerden dolayı da insanlar istemeseler dahi yoksulluğa mahkum olabilmektedirler. Yoksulluk özellikle kadın ve çocukları son derece olumsuz biçimde etkilemektedir. Hayat standartlarında ortaya çıkan dengesiz gelişmeler, gelir dağılımı bozuklukları ve ilave olarak pek çok dışsal etkenler yoksulluğu artırıcı etkiye sahiptir. Gelişme, çağdaşlaşma ve refah toplumu olma amacına uygun olarak, yoksullukla mücadele politikalarının geliştirilmesi ve süratle uygulanması önem kazanmaktadır (Eş, 2000: 4).</p>
<p style="text-align: justify;">Kentsel yoksulluk (urban poverty) kavramı, kentsel mekandaki yoksulluğun, küreselleşme süreçlerinin etkisiyle, belli bölgelerde yoğunlaşma eğilimini anlatmaktadır. Buna göre, kırsal yoksulluğun basitçe karşısına konacak bir kentli yoksulluğundan daha fazla bir anlam içeriğine sahiptir. Literatürde, &#8216;yeni yoksullar&#8217;, &#8216;sınıf-altı yoksulluğu&#8217; biçiminde de kullanımlara sahip olan kavram, bilindik genel yoksulluk anlayışından farklı bir yoksulluk tipini tarif etmektedir ( Bıçkı, 2005:1).</p>
<p style="text-align: justify;">Kentsel yoksulluğun ayırıcı tarafı, küresel ekonomilerde meydana gelen dönüşümlerle yoksulluk sorunu belirgin olmayan nüfus gruplarının yoksullaşması ve bu durumun kalıcı hale gelmesiyle bu nüfus gruplarının toplumsal açıdan dışlanmasıdır. Bıçkı (2005)’ya göre; “kentsel yoksulluk, kimi durumlarda bir sınıf-altı (underclass) yoksulluğu biçiminde ele alınmaktadır. Sınıf-altı kitleden kastedilen, düzenli bir işi olmayan veya hiçbir işi olmayan, devlet yardımlarına bağımlı, suç işleme potansiyeli yüksek, herhangi bir barınağı olmayan veya çok kötü barınma koşullarına sahip bir kitledir. Sınıf-altı biçiminde tanımlanan kitleye daha çok Birleşik Devletler&#8217;in metropollerinde ve &#8216;dünya kenti&#8217; biçiminde tanımlanan Batılı ülkelerinin metropollerinde rastlanmaktadır. Türkiye&#8217;de sokak çocukları, baliciler vb. olarak nitelenenler dışında, sınıf-altı ile benzerlik kurulabilecek yaygın bir kitle gözlenmemektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Işık ve Pınarcıoğlu’na İstanbul’un gecekondu bölgelerine ilişkin tanımlamasına göre “Nöbetleşe Yoksulluk” (2001:155); ülkemizde 1980 sonrası meydana gelen gelişmelerle, İstanbul’a göç dalgalarına katılan grupların kendi aralarında kurdukları bir ortaklıktır. Nöbetleşe yoksulluk, esas olarak İstanbul’a önceden gelmiş göçmen grupları ile kente daha sonradan göç eden imtiyazsız gruplar üzerinden zenginleşmeleri, bir anlamda yoksulluklarını bu gruplara devredebilmeleri sonucunu doğuran bir ilişkiler ağıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Yoksulluk Kavramının Genel Olarak Tartışılması</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal hizmet disiplini, insanın gereksinimlerinin asgari ölçüde karşılanabilmesi ve tüm bireylerin işlevselliği, gelişmesi üzerine odaklanan bir meslektir. Yoksulluk sorunu da daha çok bireylerin gereksinimlerini karşılayamamalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, öncelikle ‘insanın gereksinimleri’ konusunun gözden geçirilmesinin konuya açıklık getireceği düşünülmektedir. </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.2. İnsanın Gereksinimleri ve Yoksulluk İlişkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk kavramının daha doğru olarak betimlenebilmesi için, 1976 yılında Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) küresel konferansında ayrıntılı olarak insanın temel gereksinmeleri ortaya çıkartılmış ve aşağıdaki gereksinimler daha sonra Dünya Bankasınca da benimsenmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Bir ailenin (beslenme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi için gerekli minimum miktarlar,</p>
<p style="text-align: justify;">2) Topluluk için yönetim tarafından sağlanan toplu tüketim konusu olan gerekli hizmetler (içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu ulaşımı, sağlık ve eğitim vb.),</p>
<p style="text-align: justify;">3) Toplumun kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılımı,</p>
<p style="text-align: justify;">4) Mutlak düzeydeki temel gereksinmelerin, temel insan haklarının daha geniş bir çerçevesi içinde karşılanması,</p>
<p style="text-align: justify;">5) İstihdama temel gereksinme stratejisine hem amaç hem de araç olarak yaklaşılması.</p>
<p style="text-align: justify;">Tanımlanan temel gereksinmeler, insanın onurlu yaşam hakkının evrensel düzeyde gerçekleştirilmesi, bireylerin toplumdan dışlanmasını engelleme, gelişme fırsatlarının vatandaşlar tarafından elde edilebilmesini de kapsamaktadır.  </p>
<p style="text-align: justify;">Geçinmekte çok sıkıntı çekilme durumu anlamına gelen yoksulluğun birçok tanımı vardır. Yoksulluk (poverty) teriminin ilk anlamlı tanımı, 1901 yılında Seebohm Rowentree tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre yoksulluk, toplam kazançların, biyolojik varlığın devamı için gerekli olan yiyecek, giyim vb. asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya yetmemesidir (Field, 1983: 51).</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya Bankası, günlük geliri asgari 2400 kalori değerindeki besini almaya yetmeyen insanları, mutlak yoksul olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşıma göre, günlük bir dolarlık harcama seviyesi mutlak yoksulluk sınırını oluşturmaktadır. Günlük bir dolar mutlak yoksulluk sınırı, ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre farklılaştırılmıştır. Seyyar (2003: 39)’a göre, Türkiye&#8217;nin dahil edildiği Doğu Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu grup için bu miktar dört dolardır. Bu bağlamda kişi başına tüketilen kalori düzeyine bağlı “mutlak yoksulluk” (absolute poverty) kavramı önemli bir göstergedir (DPT, 2001:103).</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk kavramının tanımlanması, göreli niteliği nedeniyle birtakım güçlükler içermektedir. Kavramın tanımlanması ve ölçülmesindeki zorluklar hangi &#8216;yoksunlukları&#8217; içerdiğinin belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmış olup, temel olarak, “Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk” olarak iki kavram ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Mutlak yoksulluk</em>; tanımlamasına göre, en düşük maliyetli gıda harcamalarının parasal değeri bir yoksulluk eşiği oluşturmakta; gelir azlığı dolayısıyla bu eşiğin altında kalanlar &#8216;mutlak yoksul&#8217; olarak nitelenmektedir. Mutlak yoksulluk, insanın biyolojik olarak gerekli kaloriyi ve diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştiremeyen bireyler mutlak yoksul kabul edilmektedir. Tanımın insanın biyolojik gereksinimlerinin temel alınarak yapılması mutlaklık özelliği kazandırmaktadır. Şenses (2001: 63)’e göre, bu tanım, kendi içinde pek çok sorun içermekle beraber, açlık sorununu da barındıran yetersiz beslenme koşullarıyla yüz yüze olan az gelişmiş ülkelerin yoksulluk durumunu tanımlamak için uygun görünmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Göreli yoksulluk tanımına göre ise bireyin, yaşadığı toplumda kabul edilebilir en asgari tüketim seviyesinin altında kalması durumuna işaret etmektedir. Bu nedenle yoksulluk denildiğinde genellikle göreli yoksulluk anlaşılmaktadır.<br />
Yoksulluk salt gelir azlığı ya da kentsel hizmetlerden mahrum olma değildir, aynı zamanda alt sosyal statülü mahallelerde yaşama, kent mekanında marjinalleşme, sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme, adalet, eğitimden, sağlık hizmetlerinden yararlanamama, şiddete daha açık olma, yeterli güvenliğe sahip olmamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal değişmeler, en temel kurum olan ailenin yapısında önemli değişmelere neden olmaktadır. Sapancalı (2003: 189)’ya göre;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“yoksulluk, sosyal dışlanma açısından en çok parçalanmış aileleri, tek ebeveynli aileleri ve çocukları olumsuz etkilemektedir. Boşanmış ailelerin çocukları ve evlilik dışı doğan çocukların ileri yaşlarda sosyal dışlanma riskiyle karşılaşma olasılıkları diğerlerine oranla yüksektir. Değişen aile yapısında dikkat çeken en önemli farklılıklardan biri de tek ebeveynli ailelerin sayısındaki artıştır. Tek ebeveynlilik, genellikle çocuklarıyla birlikte oturan dul veya hiç evlenmemiş kadınların oluşturduğu aile statüsüdür. Tek ebeveynli ailelerin, diğer ailelerle karşılaştırıldığında yoksulluk ve yoksunlukla daha sık karşılaştıkları, hane halkının sahip olduğu konfor, dayanıklı tüketim mallarına sahip olma, konut kalitesi ve temel gereksinmelerden yoksunluk bakımından daha olumsuz bir durumda oldukları bilinmektedir”.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluğun en belirgin sonucu, bireylerin dışlanmasıdır; çünkü yoksulluk kavramının özünde bir dışlanma söz konusudur. Bu açıdan, yoksulluk geçmişte daha çok insanın belli nesne ya da araçlardan yoksun olması anlamına gelirken, günümüzde; insan olma niteliklerinden yoksunluk, onur duygusuna dayalı öz saygı, kendine güven gibi temel gereksinimlerinden de yoksunluk anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sosyal dışlanma” deyimi, ilk kez yetmişli yıllarda Fransa’da kullanılmaya başlanmıştır. Sapancalı (2003: 23)’ya göre; “Avrupa Birliği, sosyal dışlanma sürecini oluşturan önemli noktaları şu şekilde özetlemiştir: Gelir, vergileme ve sosyal koruma, tüketim ve borçlanma, eğitime erişim, istihdam, işsizlik ve eğitim, çalışma koşulları, barınma ve evsizlik, sağlık, sosyal hizmetlerden yararlanabilirlik ve komşuluk desteği”.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal dışlanmanın dinamik bir süreci ifade etmesinin bir başka yönü de bireyin umut ve beklentileriyle ilişkili olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda insanlar, sadece fiili olarak işsiz veya gelirsiz olmalarından dolayı dışlanmış değillerdir, aynı zamanda gelecek için de çok az beklentilere sahip olmalarından dolayı dışlanmışlardır. Beklentilerle ifade edilen, bireyin sadece kendisinin değil, aynı zamanda çocuklarının da beklentileri olarak anlaşılmalıdır. Bu durumda sosyal dışlanma, nesiller boyu devam edebilmektedir (Atkinson, 1998).</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde gelir dağılımdaki bozukluklar, eşitsizlikler ve ekonomi politikalarındaki istikrarsızlıklar nedeniyle özellikle 1980’lerden sonra yoksulluğun arttığı bilinmektedir. Işık ve Pınarcıoğlu (2001: 32-33)’na göre, ülkemizde yoksulluğu arttıran bazı sebepler şunlardır: “Ekonomi politikalarındaki anlayış ve uygulamalar, 1985 sonrasındaki göç nedenlerindeki değişiklikler, kente yeni göç edenlerin daha az şansa sahip olmaları, büyük kentlerde ücretlerin düşmesi ve gelir dağılımında ortaya çıkan adaletsizlik, yeni kent yoksullarının oluşması, orta sınıfın giderek güç kaybetmesi ve benzeri durumlar”.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalede ‘yoksullar’ yoksulluğun hem kurbanı hem de nedeni olarak görülmemekte olup; Wilson (1996: 413; akt. Şenses, 2001: 146)’ın yaklaşımı benimsenmektedir. Buna göre; “yoksulluk; yoksul bireylerin dışında, başta ekonomi politikaları olmak üzere, düşük ücretler, yetersiz eğitim ve istihdam olanakları gibi yoksulların kendi denetimleri dışındaki ‘yapısal etmenlerle’ ve bütünüyle sosyoekonomik sistemle ilişkilendirilmelidir”. Bu yaklaşıma paralel bir çözümlemeyle; kırsal kesimden İstanbul’a göç eden aileler, kronik işsizlik ve sosyal destek sağlayamama sonucu, kentsel yoksulluk sorunu ile yüz yüze gelmekte ve gereksinimleri, beklentileri karşılanamayınca çok ciddi risklerle karşı karşıya kalabilmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bıçkı (2005)’ya göre, “yoksulluğa bir birey ya da aile düzeyinde yaklaşıldığında da bir bütün olarak yaşandığı görülmektedir. Yoksullar kendi yaşam deneylerinde, yeterli genişlik ve kalitede konut mekânlarına sahip değillerdir, toplumsal ilişki ağlarını geliştirecek fazla zamana sahip bulunmamaktadırlar, yeterli bilgi ve hünerlerle donatılmamışlardır, kendileri için uygun bilgilere, finansman kaynaklarına ulaşamamaktadır, bu koşullar birbirini desteklemekte, yoksulu içinden çıkamadığı bir yaşam biçimine hapsetmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Türkiye’de ve İstanbul’da Göç, Kentleşme ve Nüfus Yapısında Değişmelerin Etkileri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Göç, ülkemizde kırdan kente doğru coğrafi mekân değiştirme sonucu sosyal, ekonomik, kültürel açılardan toplumsal yapıyı değiştiren ve aileleri derinden etkileyen, ülke sınırları içindeki belirli alanlar (il, bölge vb.) arasındaki nüfus hareketliliğidir (DİE, 2004). Türkiye gibi gelişmekte olan toplumlarda yaşanan içgöçlerin, sanayileşmiş toplumlarla olan ekonomik ve toplumsal farklılıkları nedeniyle, farklı süreçlerde gerçekleştiği ve farklı nedenlerden kaynaklandığı açıktır. Ülkemizde yaşanan içgöç olayının açıklanmasında, sanayi toplumlarının gelişme süreçlerinde yaşadıkları göç deneyimlerinden ve onlara dayalı olarak geliştirilen kuramlardan yararlanmak gereklidir. Bugün gelişmiş ya da sanayileşmiş olarak nitelendirilen ülkeler, yaklaşık üç ya da dört yüzyıllık bir sanayileşme süreci sonrasında bu noktalara gelmişlerdir. Her şeyden önce, Türkiye ulus-devlet olma ve sanayileşme süreçlerini çok kısa bir zaman aralığında yaşamak zorunda kalmıştır. Bu nedenle de hızlı toplumsal değişmenin getirdiği sancılar ve yaşanan sosyal sorunlar daha kapsamlı ve derin olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki açıdan değerlendirildiğinde, kırsal kesimden gelen insanların kentte iş bulmak, yaşam niteliğini yükseltmek gibi olumlu beklentiler ve umutlar taşıdığı bir gerçektir. Göç yoluyla kente gelen bu kitleler kentteki yoksulluğun temel kaynağını oluşturan unsurlardır. Kırsal kesimlerden gelen bu grupların, kent ekonomisinin gerektirdiği bilgi ve becerilere sahip olmayışı, dolayısıyla düşük gelirli işlerde çalışmak ve gecekondu mahallerinde düşük yaşam standartlarında yaşamak zorunda kalmalarına yol açmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Her toplumda zayıf ve incinebilir (vulnerable) özürlüler,  korunmaya muhtaç çocuklar, yaşlılar vb. çok değişik nedenlerle dezavantajlı durumda kalmış nüfus grupları vardır. Bu durum onları yoksulluğa itmekte olup, yaşamlarını sürdürebilmelerine olanak sağlayacak düzeyde kamu yardımına gereksinim duymaktadırlar.          </p>
<p style="text-align: justify;">Ekin (2000: 78)’e göre, günümüzde eğer bir şahsın geliri onun temel ihtiyaçlarını karşılayacak seviyenin altına düşüyorsa, o şahıs yoksul kabul edilir. İşte bu asgari seviyeye “yoksulluk sınırı” (poverty  line) denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıda, TÜİK verileri esas alındığında ülkemizdeki yoksulluk oranlarına ilişkin son altı yılı kapsayan çizelge verilmiştir. Ancak, 2008 yılının sonlarında kendini gösteren küresel krizin etkileriyle yoksullaşan birey oranının artacağı şimdiden söylenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">TÜİK, 2007 yılı ‘Yoksulluk Çalışması’ sonuçlarına göre durum şu şekilde özetlenebilir;</p>
<p style="text-align: justify;">“2006 yılında dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 549 TL iken 2007’de bu rakam 619 TL olarak kabul edilmiştir. 13 milyon kişi bu sınırın altında yaşamını sürdürmektedir. 2006 yılında aylık 205 TL olan açlık sınırı, 2007’de 237 TL olarak belirlenmiş ve 539 bin kişi ise sadece gıda harcamalarını içeren açlık sınırının altında yaşıyor. 17 milyon 690 bin ailenin 2 milyon 473 bini yoksul durumdadır. Hanehalkı sayısı arttıkça yoksulluk oranı da artmakta olup, yoksul oranı 1-2 kişilik ailede % 10.95; 3-4 kişilik ailede % 8.27, 5-6 kişilik ailede % 17.54, yedi ve daha fazla sayıdaki ailelerde % 41.83 olmuştur. Toplam nüfusun % 0.74’ü gıda yoksulluğu (açlık), % 17.81’i yoksulluk (gıda+gıda dışı), % 1.41’i kişi başı günlük 2.15 doların altında gelirle yaşamını sürdürmektedir”.</p>
<p style="text-align: justify;">Böylelikle, 2005 yılında nüfusun yüzde 0.87’si açlık sınırında yaşarken 2007 sonuçlarına göre bu oran 0.54’e, yoksul birey oranı da % 20.5’den % 18.56’ya inmiştir. 2005 yılında, Türkiye’de BM standartlarına göre günlük geliri 1 doların altında olan kişi sayısı 10 binde 1 iken, 2007 çalışmasına göre bu rakam sıfırlanmış olarak görünmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu rakamlara karşın Türk-İş’in uzun zamandır aylık olarak gerçekleştirdiği hesaplamalara göre 2005 yılı itibariyle dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 542.95 TL, yoksulluk sınırı 1.650.31 TL’dir (Türk İş, 2005).<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bıçkı (2005)’ya göre yoksulluğun belirlenmesinde yararlanılabilecek göstergeler şunlardır:<strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">● Kişi başına düşen ulusal gelir,</p>
<p style="text-align: justify;">● Kişi başına düşen gelir / harcama miktarları,</p>
<p style="text-align: justify;">● Cinsiyet bazında ulusal gelirin dağılımı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Bölgeler / iller bazında  ulusal gelirin dağılımı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Harcamalar içinde gıda maddelerine ayrılan pay,</p>
<p style="text-align: justify;">● Bireyler için yapılan eğitim harcamaları,</p>
<p style="text-align: justify;">● Bir öğretmene düşen öğrenci sayısı</p>
<p style="text-align: justify;">● Cinslere göre okur-yazarlık oranı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Cinslere göre ortalama yaşam beklentisi,</p>
<p style="text-align: justify;">● Doğum oranı artış hızı</p>
<p style="text-align: justify;">● Bebek ölüm oranı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Sağlıklı beslenme durumu ve düzeyi,</p>
<p style="text-align: justify;">● Temiz suya erişebilen kişi / aile sayısı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Kişi başına düşün doktor sayısı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Kişi başına yapılan sağlık harcamaları,</p>
<p style="text-align: justify;">● Genel işsizlik oranı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Cinsiyete dayalı işsizlik oranları,</p>
<p style="text-align: justify;">● Katılım mekanizmalarında cinsiyete göre durum,</p>
<p style="text-align: justify;">● Kişi başına düşen telefon sayısı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Elektriği bulunan evlerin kır ve kent bazında oranları,</p>
<p style="text-align: justify;">● Kişi başına tüketilen enerji miktarı,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makalele.htm"></a>3</strong><strong>. İşsizliğin Yoksulluğa Etkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir ekonomide çalışmak istediği halde iş bulamayan kişilerin (15-64 yaş arası) olması halinde söz konusu ekonomide işsizlikten sözedilmektedir. Çalışmak istediği halde iş bulamayan kişilere ise ‘işsiz’ denmektedir. İşsizlik, günümüz dünyasında birçok ülkenin çözüm aradığı ekonomik sorunlardan biridir. Bu sorun, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, ekonomik ve sosyal yapılarının kendine has özellikleri çerçevesinde farklılıklar göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelişmiş ülkelerde işsizlik, bireyler açısından ekonomik anlamda önemli sorunlar yaratmamaktadır. Çünkü endüstrileşmiş ülkelerde tüm vatandaşları kapsayan bir işsizlik sigortası mekanizması vardır. Böyle bir mekanizmanın bulunması işsizlerin ilgili kurumlara ve sisteme kayıt olma zorunluluğu getirmekte bu durum işsiz sayısının tam olarak belirlenmesini, işsizliğin nicelik ve nitelik olarak izlenmesini de kolaylaştırmaktadır. Oysa az gelişmiş ülkelerde işsizlik sigortasının olmayışı işsizliğini hem sosyal hem de ekonomik boyutunu ağırlaşmakta ve bireylerin belli bir sürenin üstünde işsiz kalmalarını olanaksız hale getirmektedir. Bir çıkış noktası arayan eğitim düzeyi düşük insanlar her ne koşulda olursa olsun çalışma zorunluluğu duymakta bu durum marjinal işlerde istihdamın artmasına, enformel sektörlerin oluşmasına sosyal güvencesizliğin, hüküm sürmesine zemin hazırlamaktadır.    </p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Birliği İstatistik Dairesine göre, 2004 yılında AB üye ülkelerindeki ortalama işsizlik oranı % 8.9 seviyesindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde, tarım sektörünün hâlâ egemen olması, kayıt dışı çalışmanın yaygınlığı işgücü piyasası içinde önemli bir sorun yaratmaktadır. Tarımda mülksüzleşme, kırsal kesimde işsizliğin ve yoksulluğun artması ve ufukta bir çözüm görünmemesi, kitleleri kente göçe zorlamakta ve bu durum da kentsel alanlarda marjinalleşme ile sosyal dışlanmayı beraberinde getirmektedir. Uzun süreli kronik işsizliğin, sosyal dışlanmaya neden olan en önemli faktörlerden biri olduğu daha önce de belirtilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde; 2002 yılında işsizlik oranı % 10.3 iken; 2003’de % 10.5, 2004 yılında % 12.4’e yükselmiş, Kasım 2005’de % 11.2; Nisan 2006’da % 9.9; 2007 yılında % 14 olarak açıklanmıştır (TÜİK, 2007).  </p>
<p style="text-align: justify;">Kızılot (2008), TÜİK’in 2007 yılında % 10.7 (2 milyon 496 bin kişi) olarak açıkladığı resmi işsizlik rakamlarında gerçek oranın maskelendiğini ve ‘iş bulma ümidi olmayanlar’ başlığı altında 722 bin kişi olduğunu ve bu rakamın işsiz sayısına dahil edilmediğini, işsiz sayılabilmek için son üç aydır iş arıyor olmak koşulu bulunduğunu, sayıları 600 bini bulan mevsimlik işsizlerin işsizlik rakamına dahil edilmediğini, bu rakamlara ücretsiz aile işçisi olarak çiftte-çubukta çalışan 2 milyon 619 bin kişinin sadece üçte birini eklendiğinde, işsizlik oranının açıklanan oranın iki katına % 20.7’ye ulaştığını ifade etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak, yoksulluk sorunun ardında yatan &#8216;gelir eksiltici bir faktör olarak yaygın bir işsizlik sorununun&#8217; olduğu görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. Küreselleşmenin Yoksulluğa Etkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Küreselleşme”, genel olarak sınır ötesi ilişkilerin yoğunlaşması, uluslar arası mali geçişkenliklerin büyümesi, sınırsız açık bir ekonominin yaratılması için devlet merkezli sınırlamaların ortadan kaldırılması, modernitenin sosyal yapılarının küresel ölçekte yayılması gibi bazı süreçler çerçevesinde anlaşılmaktadır (Kılınç, 2002: 27). Küreselleşmenin yol açtığı ekonomik adaletsizlik yüzünden, sosyal çelişkiler dünyaya yayılmakta, yoksul ülkelerin içinde yuvarlandıkları borç batağı 1970’lerden bu yana genişleyip derinleşmektedir. Dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan sanayileşmiş kesim, dünya zenginliğinin % 85’ini elinde tutmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal politika açısından bakıldığında; ulus devletlerin vatandaşların sorunlarına yardımcı olma anlayışından büyük oranda vazgeçtiği, sosyal refah devlet anlayışının küreselleşmenin dinamikleriyle edilgenleştiği ve zayıfladığı görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gitmez ve diğerleri (2001)’ne göre, ‘küresel dönüşüm’ koşullarında yaşanan yüksek enflasyon, işsizlik, düşük ücretler ve kamu desteğinden yoksunluk dünyanın birçok ülkesinde farklı sınıflar arasındaki yaşam standardını derinleştirmekte ve yoksul ve güçsüzlerin durumunu zorlaştırmaktadır.   </p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin sosyal harcamaları kısması ve sosyal güvenlik harcamalarında önemli kesintiye gidilmesi, ekonomik alanda uluslararası rekabete açılarak, serbest piyasa koşullarına göre şekillenmesi dünya ölçeğinde rekabetin artması, işsizlik, yoksulluk ve sosyal kutuplaşmanın derinleşmesine neden olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal refah devletin ekonomik alandan çekilerek bir yandan kamunun işveren olma konumunun zayıflatması işsizliğin artmasına yol açarken diğer yandan, sosyal harcamaların kısılmasından dolayı düşük gelirli bireylerin yaşam koşullarının zorlaşmasına neden olmakta ve bu durum da kentsel yoksulluğun nedenlerinden birini oluşturmaktadır. 1980&#8242;li yılların sonrasında, neo-liberal programlar çerçevesinde bu alanın büyük oranda piyasa mekanizmasına bırakılmış ve gelişmiş ülkelerde, bir yandan evsiz yoksulların sayısı artmış ve diğer taraftan da yoksul kesimlerin düşük kiralı konutlarda barındırılması, kiralarının ödenmesi uygulamaları sona erdirilerek kentsel yoksulluğun artmasına sebebiyet verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşme ile birlikte ekonomik yapı önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi ekonomik bloklar oluşmuş ve bu uluslar arası kuruluşlar, ekonominin kurallarını belirlemiştir (Koray, 2002: 315). Bu tür uluslar arası örgütlerin belirlediği keskin ekonomik kurallar ve yapılar, ülkemiz gibi ekonomik anlamda güçlü olmayan ülkeler için son derece zararlı etkiler yaratmıştır. Sosyal harcamalar minimuma indirilmiş, devletin sosyal işlevlerini yerine getirmesi zorlaşmış, tüm bunların sonucunda sosyal eşitsizliklerle, işsizlik ve yoksulluk sorunu çığ gibi büyümüştür. Küreselleşme sürecinde pek çok gelişmemiş ya da gelişmekte olan ülkede yaşanan ekonomik krizler ve bu ülkedeki sınıflar arası artan eşitsizlikler yoksulluğun artması ve ağırlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’de de özellikle 1994, 1999 ve 2001 yıllarında yaşanan ekonomik krizlerle bağlantılı olarak, yoksulluk sorunu pek çok aileyi etkilemiştir. Başkaya (2000), sermayeyi elinde tutan zengin ülkelerin küreselleşmeyi olumlu yönleriyle sunmaya çalıştığını ancak; küreselleşmenin gelişmemiş ülkelerdeki insanlar açısından işsiz kalma, aç kalma, geçim sıkıntısı, evsizlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamama anlamına geldiğini ifade etmektedir. Örneğin, Bangladeş’te günde 1 doların altında bir gelire sahip nüfus oranı % 30, günde 2 dolardan daha az bir gelire sahip nüfus oranı ise % 79’dur. Zambiya’da da gelir yoksulluğu oldukça yüksek boyutlardadır. Bu ülkede nüfusun % 72.6’sı 1 doların altında bir gelire sahip bulunmaktadır. Nüfusun % 91.7’si ise 2 doların altında bir gelirle yaşamını idame ettirmeye çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. Türkiye’de Yoksulluk Gerçeği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa Birliği Bakanlar Kurulunun, 1984 yılında benimsediği yoksulluk tanımında ‘yoksul birey’, salt bir gelir eksikliği açısından değil, ‘maddi, kültürel ve toplumsal kaynaklarının çok sınırlı olması nedeniyle, ikamet ettikleri üye ülkelerde asgari seviyede kabul edilebilir yaşam tarzından dışlanan kişiler’ olarak tanımlanmıştır (EU, 2008). Dünya Bankası (1999: 4) yoksulluğu, “en düşük yaşam standardına dahi ulaşamama” olarak tanımlarken, dünyada yaklaşık 1.3 milyar insan günde 1 dolar’dan daha az bir gelirle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde bile, 100 milyondan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşamakta, 37 milyon kişi işsizlikten etkilenmektedir. Yoksulluk temelde az gelişmişlik sorunu olup, gelişmiş ülkelerde de önemli bir sorundur. Gelişmekte olan ülkelerde yaşayan 4.6 milyar insandan 800 milyonu normal bir yaşam sürmek için gerekli gıdayı alamamaktadır. Avrupa Komisyonu, AB ülkelerinde 1987 yılında 44 milyon yoksul insan var iken, 1990 yılında bu rakamın 52 milyona yükseldiğini bildirmektedir (World Bank, 2007).</p>
<p style="text-align: justify;">DPT (2001: 141) verilerine göre, ülkemizde yapılan araştırmalar yoksulluğun yaygın olduğunu, göstermektedir. Yoksulluk sınırı 1$ olarak kabul edilerek yapılan çalışmalarda Türkiye’de nüfusun %15’inin yoksul olduğu; yoksulluk sınırı 1.5 $ olarak kabul edilirse yoksul kişi oranı %38’e çıkmaktadır. Buna karşın Oruç (2001: 81)’a göre,  Türkiye&#8217;de henüz yaygın bir mutlak yoksulluğun şartları olmasa bile; insanlık onuruna yaraşır kaliteli bir yaşam sürdürebilmenin olanaklarının da yeterli olduğu söylenemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde yoksulluğun en önemli nedenlerinden biri coğrafi olarak dezavantajları nedeniyle bölgeler arasında dengesiz sanayi yatırımı ve dengesizliklerdir. Yoksulluğun en az yaşandığı bölge % 4 ile Ege Bölgesi’dir. Ege Bölgesi’ni % 7 ile Marmara Bölgesi, % 11 ile Akdeniz, % 12 ile İç Anadolu Bölgesi, % 19 ile Karadeniz Bölgesi, % 24 ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi takip ederken,  Doğu Anadolu Bölgesi % 25 ile Türkiye’nin en yoksul bölgesidir (DPT 2001:143).</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan çalışan bireylerin ücretlerinin düşüklüğüdür. DPT (2001:143) verilerine göre, gerek kamu gerekse özel sektörde ücretlerin yıllar itibariyle reel olarak düşüş trendine girmiş ve kamu kesiminde 1991 yılında 100 olan reel ücret endeksi 1998 yılında 73.9’a düşmüş, özel sektörde ise 1991 yılında 100 olan reel ücret endeksi 81.8’e düşmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde yoksulluğun en önemli nedenlerinden bir diğeri de gelir dağılımı bozukluğudur. DPT (2001:141)’a göre, Gini katsayısı oranları değerlendirildiğinde oranın 1’e yaklaşması eşitsizliklerin artışını göstermekte, 0’a yaklaşması hali ise eşitsizliklerin azalmasını ve sıfır haline ulaştığında ise tam eşitsizlik durumuna ulaşıldığı sonucu kabul edilmektedir. Gelir açısından Gini oranları değerlendirildiğinde Türkiye 0.49 oranı ile ciddi boyutlarda eşitsizliklerin yaşandığı bir ülke olarak görülmektedir. Nüfusun ilk % 20’lik dilimi milli gelirden sadece % 4.86 pay alırken son % 20’lik kısmı milli gelirden % 54.88 pay almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5.1.İstanbul Metropolü’nde Kentsel Yoksulluk </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> Dumanlı (1996:1119)’ya göre, beslenme açısından benzer maliyetler olsa dahi kentsel yerlerdeki tüketim kalıpları ile mal ve hizmet fiyatları kırsal yoksulluktan farklılık arz etmektedir. Kentsel yoksulluğun ayırt edici özelliklerinden birisi de “ulaşım” gibi maliyetleri artıran faktörlerdir. Ulaştırma maliyetleri buna önemli bir örnek teşkil edebilir. Ayrıca kentli kesimin tüketim eğilimleri, kırsal kesimden farklıdır. Kentsel yoksulluk esas itibariyle kentsel mekânda yaşanan yoksulluğa işaret etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu belirlemeler ışığında İstanbul’a bakıldığında, Sönmez (2001: 92-93)’ e göre;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…bir tarafta yıllarca gerektiği ölçüde yatırım yapılamamış altyapı, ulaşım, sağlık ve konut gibi metropollere ait  yönetsel sorunlar altında ezilmiş ve yine kendi iç dinamikleriyle yayılmaya devam eden kendi haline bırakılan İstanbul; diğer tarafta ise küreselleşen dünyanın, uluslararası zincirin bir parçası olarak yapılandırılan küresel İstanbul yer almaktadır. Kentin 20 yıl içinde geçirdiği mekânsal farklılaşma ve buralara yansıyan yeni toplumsal yaşam biçimleri, kentin eşitsizlikler üzerinde bir kez daha bölünmüşlüğünü yansıtır. Çünkü Türkiye’de gelirin en eşitsiz dağıtıldığı il, İstanbul’dur. En varlıklı kesimini oluşturan % 20’lik nüfus, gelirin % 64’ünü; en fakir % 20’lik kesim ise gelirin % 4’ünü almaktadır. İstanbul, Türkiye’de hanelere giren gelirden % 27.5 pay almaktadır. Oysa toplam hanelerin yaklaşık % 15’i bu kenttedir. En üsteki %1’lik grup ile en alttaki % 1’lik grup arasında, aylık gelir açısından 322 kat fark mevcut olup aynı fark Türkiye genelinde 232 kattır”.</em></p>
<p style="text-align: justify;">1950’li yıllardan sonra hız kazanan ve 1980’lere kadar yoğun biçimde yaşanan kırsal kesimden İstanbul’a göç süreci sonucunda 1950’te toplam nüfus içinde İstanbul’un payı % 6 iken, 1980’de % 10.5, 2000’de % 15, 2007 itibariyle % 19 olarak tahmin edilmektedir. 1950’den günümüze geçen dönemde kentsel yoksulluk, toplumun istihdam olanakları açısından örgütsüz, mesleksiz kesimleriyle, güvencesiz ve kayıtdışı oluşu dolayısıyla düşük gelirle çalışan ve gecekondu mahallelerinde yaşayarak kente tutunmaya çalışan büyük nüfus grupları yaratmış ve bu yaşam tarzı kırsal kesimde iş olanakları kovalayan umutsuz kitleler için cazip bir seçenek ve ideal haline dönüşmüştür. Alada ve diğerleri (2002: 246)’ne göre, bugünün kentlerinde yaşanan yoksulluğun geçmiştekinden farklı olarak toplumun daha geniş bir kesimini etkisi altına alarak sürekli biçimde yaygınlaşan “yeni kentsel yoksulluk” olarak kavramsallaştırılması söz konusudur. Kırdan kente göçün başlıca nedenleri olarak hızlı nüfus artışı, tarımda makineleşme ve eşitsiz ekonomik kalkınma, yani bölgeler ve kent ile kır arasındaki farklılıklar olup Türkiye’de 1960’larda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını oluştururken, bu oran 1980’lere gelindiğinde % 45’lere yükselmiştir. Köyden kente göç edenlerin hızla artması sonucunda, günümüzde kentsel nüfus toplam nüfusun % 65’ini oluşturmaktadır (TÜİK, 2007).</p>
<p style="text-align: justify;">Işık ve Pınarcıoğlu (2001)’na göre; “1980 yılından sonra meydana gelen gelişmelerin bir sonucu, kente eskiden göç etmiş olanların yeni gelenler üzerinden rant elde etme eğilimleridir. Kent çeperindeki araziler çeşitli gruplarca sahiplenilmiş olduğundan, yeni gelenler gecekondu yapamamakta, ancak kendilerinden önce gelenlerin yapmış oldukları gecekonduları kiralayabilmektedirler. Dolayısıyla, gecekondu kiracıları kentteki en yoksul gruplardan birini oluşturmaktadır. Bir başka en yoksul grup ise, kentin eski tarihi dokusu içindeki “çöküntü alanları”nda kiracı olarak ya da terkedilmiş binalarda kira ödemeden oturan, çok kötü ve sağlıksız koşullarda yaşayan ailelerdir. Hatta günümüzde “çadır kentler” bile oluşabilmektedir. Özetle, yoksul insanın konutu olarak ortaya çıkan gecekondular günümüzde rant kaynağı haline gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kent yoksulluğu sadece bir gelir eksikliği olmayıp, birçok sosyal soruna da kaynaklık etmektedir. Bunlar, sosyal ve psikolojik açıdan kentsel uyumsuzluk, işsizlik, gecekondulaşma, kayıtdışı istihdam artışı, suç olanlarında artış, aile içi ve toplumsal şiddet artışı, korunması gereken çocuk ve sokak çocuklarının sayısında artış’dır.  Sönmez (2001:93)’e göre, İstanbul, Türkiye’de hanelerin % 15’ine sahip,;toplam gelirden % 27.5 pay almakta olup en üsteki %1’lik grup ile en alttaki %1’lik grup arasında aylık gelir arasında 322 kat fark olmuştur. Aynı fark Türkiye genelinde 232 kattır İstanbul’da gelirin bölüşümü gelir grupları itibariyle dağılımı şöyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul’a göç yoluyla yerleşen nüfus grupları için en önemli sorunlardan biri de bu kitlelerin kente uyum sağlama ve insanların kentle bütünleşmesini ifade eden kentlileşme süreçleridir. Keleş (1980: 70)’e göre, kentlileşme, kentleşme akımı sonucunda toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve ilişkilerinde değer yargılarında maddi ve manevi yaşam biçimlerinde değişiklikler ortaya çıkarması sürecidir Başka bir deyişle ‘kırlılıktan uzaklaşma, organize edilmiş sosyal hayata geçiş’ olarak da kentlileşme ifade edilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Göçmen grupların eğitim düzeyinin düşüklüğü hem kentle sosyo-ekonomik açıdan bütünleşmelerini engelleyen hem de daha iyi iş olanakları bulmasını güçleştiren önemli bir unsur olarak öne çıkmaktadır. İstanbul’da Kazgan (1999: 18)’ın yapmış olduğu araştırmada genelde aile reislerinin eğitim durumu ölçüldüğünde % 80’den biraz fazlasının ilkokul mezunu olduğu, gecekondu semtlerinde veya kentsel yoksulluğun fazla hissedildiği bölgelerde bu oranın % 95’leri bulduğu tespit edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha iyi yüksek gelir getiren ve sosyal güvence olanağı sağlayan sektörlerde istihdam olanakları bulamayan ve belli mahallelerde toplanan alt gelir grubu ailelerin oluşturduğu topluluklarda yoksulluk kültürü ortaya çıkmaktadır. Bu kesimin bir yoksulluk kültürüne sahip olduğunu ve koşullar değiştikçe bunalımlı ve sadece anlık yaşamaya önem verdikleri, geleceğe ise önem verilmediği görülür. Böyle yoksulluk kültürü çerçevesinde yetişen çocuklar çok defa dağılmış aile ve şiddet çerçevesinde yaşamaktadırlar. Eğitim şanslarını da kullanamazlar. Bu yapı dışarıda bir müdahale ile değiştirilmedikten sonra kuşaktan kuşağa aktarılarak sağlamlaşır (Kıray 1982: 57-66).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de son yıllarda kamu sağlığı, sosyal hizmet, eğitim alanında bir takım olumlu gelişmeler yaşanmasına karşın; ülkemizin sosyal kayıtları, çocukların yaşam kalitesi bakımından ne yazık ki halen olumsuz bir seyir izlemektedir. Çocuk yoksulluğu ve kentsel yoksulluk önemli sorunlar olarak varlığını sürdürmekte, azımsanmayacak oranda çocuk nüfusu, aileleriyle birlikte yoksulluk yükü altında ezilmektedir. Özellikle İstanbul metropolünde; göç yoluyla gelen ailelerin geniş aile desteğinden yoksun kalan çocukları, artan risklerin tehdidi altında bulunmaktadır. Çocukların sağlık, eğitim, sağlıklı gelişim, beslenme ve barınma gereksinimlerinin bazı ailelerde, ‘aile sistemi’ tarafından karşılanamadığı, çocuk ihmali ve istismarı olaylarının sıklıkla yaşandığı dikkat çekmektedir. Toplum tarafından, tüm çocukların her yönden sağlıklı yetişmeleri için gerekli koşulların sağlanamadığı, çocukların temel gereksinimlerinin karşılanamadığı, temel bakım, yetiştirilme ve gözetilmelerinde yetersizlik ve aksamalar olduğu; sosyal, fiziksel, ruhsal ve ahlâki yönden sağlıklı bir yetişkin olarak yetişebilmelerinin önünde ciddi engeller bulunduğu göze çarpmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluğu tamamen ortadan kaldırabilmek dünyanın en gelişmiş ülkeleri için dahi mümkün olmamıştır. Bu nedenle, sanayileşmiş ülkelerde yoksulluğu ve etkilerini azaltmak, mutlak yoksulluk yaşayan bireylerin yaşamını iyileştirmek, yoksulluğu daha katlanılabilir hale getirmek hedeflenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bıçkı (2005)’ya göre; &#8220;Yoksulluğun en belirgin sonuçlarından birisi bireyin dışlanmasıdır. Çünkü yoksulluk kavramının bizzat kendisi dışlamayı içermektedir. Yoksulluk, ‘yok’u ve ‘yokluk’u ifade eder. Bu açıdan bakıldığında, yoksulluk, geçmişte daha çok insanın belli nesne ya da araçlardan yoksun olması anlamına gelirken, günümüzde insan olma niteliklerinden yoksunluk, onur duygusuna dayalı öz saygı, kendi güven gibi temel gereksinimlerden yoksunluk anlamına gelmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em> “yoksulluk konusunda dikkat çeken bir diğer önemli noktada, kentsel yoksulların ikili bir dezavantajı beraberce yaşadıkları gerçeğidir. Kentsel yoksullar, bir yandan bireysel olarak bir yoksulluk durumu yaşamakta; diğer yandan, kendilerinin yaşam şartlarını iyileştirme çabalarını destekleyebilecek bilgi/beceri/sosyal bağlantıya sahip insanlarla bir arada olma şansını yitirmektedirler. Bireylerin amaçlarını gerçekleştirmesini destekleyen sosyal bağlantının zayıflığı, etkin topluluk normlarından yoksun bir çevreyi ortaya çıkarmaktadır. Bu durumda olan yoksulluk alanlarında, kültürel sosyalleşme ve örnek alma yoluyla kuraldışı davranış gösterme eğilimi artmaktadır. Böyle bir iklim içinde yetişen bireyler, düzenli iş-aile-eğitim kurumlarına yönelik negatif tutumu içselleştirmektedir. Bu durum sosyal bütünleşme açısından sorunlar doğurmaktadır</em> (Rankin &amp; Quane, 2000:142,143, akt. Bıçkı 2005:14).</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal politikadaki yetersizlikler nedeniyle göç yoluyla bu kente gelen göçmen gruplarının İstanbul metropolünde barınma sorunlarını çözebilecekleri resmi mekanizmalar bulunmamaktadır. Bu önemli ve temel sorunun yoksullar açısından çözümsüz kalması sonucu, özellikle göçle yeni gele kitleler konut ihtiyaçlarını, resmi düzenlemelere uymaksızın kendi yöntemleri ile çözmeye çalışarak sağlıksız binalar yaparak büyük gecekondu mahalleleri ortaya çıkartmışlardır. Sağlıksız kentleşmenin ve göçmenlerin bir türlü kentlileşememesinin temel nedeni olan bu durumun dışında, kırsal alandan yapılan göçler, İstanbul’da aşırı kalabalıklaşma, hava kirliliği, konut yetersizliği, suç oranlarında artış gibi birçok sorunlara yol açmıştır. Çeşitli nedenlerle bu büyük metropole yapılan göçler, aynı zamanda bu kentte kentsel yoksulluğun artışı için de önemli bir neden oluşturmaktadır. Kırdan kente iş bulma ümidiyle gelen kitleler umdukları iş vb. olanakları bulamayınca çok değişik sosyal sorunlara kaynak teşkil etmektedirler. Yetersiz eğitim, kronik işsizlik, gelir azlığı, aile büyüklüğü gibi faktörler de göç hareketlerinin yanında İstanbul’da kentsel yoksulluğun artışına neden olarak gösterilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkemizde özellikle 1980 sonrasında hüküm sürdürülen neo-liberal politikalar sonucunda ücretlilerin aldıkları gelirin düşürülmesi devletin ekonomideki ağırlığının azalması ve ekonominin işleyişinin piyasa kurallarına bırakılması geniş toplum kesimleri arasında gelir dağılımı ve kentsel rantın paylaşılması bakımından telafisi güç gelir uçurumlarının meydana gelmesine neden olmuştur. Gelir dağılımı adaletsizliği giderilmeli kayıt dışı ekonomi ve faizden gelir elde eden kesimlere yönelik politikalar uygulanarak gelir uçurumu kapatılmalıdır. Türkiye&#8217;deki kentleşmeyi, gecekondulaşma-informelleşme-mafyalaşma üçgeninde açıklayan Işık ve Pınarcıoğlu&#8217;na göre (2001:77); 1980 öncesinin masum barınma ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan gecekondu; devletin toplumsal kesimler arasındaki hakem rolünden çekilmesiyle beraber, kente önce gelenlerin, informal ilişki ağları yardımıyla, saldırgan bir servet edinme ve sınıf atlama aracı olmuştur. Kente sonra gelenler ise, el konabilecek kamu arazisi kalmadığı için kiracı konumunda kalmışlar ve yoksulluk sarmalını aşacak kaynaklara erişememişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk sorununun radikal biçimde çözülebilmesi için öncelikle çalışabilir genç nüfus için özellikle devletin kolaylaştırıcı rolüyle özel sektöre liderlik ettiği yatırımlara bağlı istihdam olanakları yaratılması ve piyasa ekonomisinin kurumsallaştırılması gerekmektedir. Yoksulluk, uzun vadede ve ülkelerin ekonomilerini geliştirerek çözümlenebilir. Bunun için de öncelikle gereklidir. Çünkü dünya ölçeğinde yoksullara direkt parasal yardımlarda bulunmayı öngören “sosyal yardım devleti” anlayışı artık ağırlığını kaybetmiştir. Yoksulluğun ortadan kaldırılması için paternalizm, yardım anlayışının çözüm olmadığı bireylerin daha tembel olmalarına neden olduğu görülmüştür. Bu nedenle, gelir dağılımı ve yoksullukla mücadelede devlet politikaların neler olması gerektiği konusunda yeni bir anlayışı geliştirilerek uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Yoksul kitleler yönelik eğitim düzeyinin yükseltilmesi, iş garantili mesleki eğiti gibi kalkınma programlarını ortaya koymalıdır. Belediyeler, insan unsurunu öne alarak sosyo-kültürel faaliyetlerle yoksul grupların kentle bütünleşmesini sağlayacak adımlar atarak, altyapı, sağlık ve çevre konularında radikal çözümler geliştirerek, köylü gruplara kentlilik bilinci kazandırmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Chossudovsky (1997:6)’ye göre, az gelişmiş ülkelerdeki devletlerin mali krizleri “kısır döngü” içinde kıvranan hükümetlere adaletsiz vergilendirmeleri dayatmakta bu da özellikle az gelişmiş ülkelerde bir sosyal sınıftan diğer bir sosyal sınıfa gelir transfer edilmesi sonucunu doğurmaktadır</p>
<p style="text-align: justify;"> ‘Sosyal Kalkınma Dünya Zirvesi Eylem Programı’ <span style="text-decoration: underline;">(</span>www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk/besinci-bol/bm.ikinci-yeryuzu.htm)’da yoksullukla ilgili aşağıdaki önerilere yer verilmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">● Yoksulluk tüm yönleriyle tanımlanmalı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Yoksulların, yoksulluk sınırları ve toplumsal kategorileri tanımlanmalı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Yoksulluğun ölçümü ve tespitinde kullanılacak yöntemler tanımlanmalı,</p>
<p style="text-align: justify;">● Yoksulluğa yol açan ekonomik, siyasal, toplumsal ve yapısal faktörlerin tanımlanması,</p>
<p style="text-align: justify;">● Uygulanacak politika ve stratejilerin belirlenmesi<span style="text-decoration: underline;">,</span></p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluğun azaltılması ve uzun vadede ortadan kaldırılması sürecinde izlenecek / izlenmesi gereken politikalar:</p>
<p style="text-align: justify;"> ▪ Toplumda, başta kadınlar olmak üzere tüm toplum katmanlarının okur-yazarlık düzeyeninin artırılması, </p>
<p style="text-align: justify;">▪ Öğrenci merkezli öğretmen-öğrenci etkileşimine dayalı  bir eğitim sisteminin yaşama geçirilmesi,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Öğretmenlerin pedagojik ve genel yeteneklerinin en üst düzeye çıkarılması,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Eğitim öğretimde kullanılan materyallerin en üst kaliteye çıkarılması,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Eğitim ve öğretimde katılımcılık (öğrenci ve veli katılımı) arttırılmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Okul yönetimleri özerk hale getirilmeli, okullara sağlanan olanaklar arttırılmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Mesleki eğitim yaygınlaştırılmalı, ulusal ekonominin gereksinim işgücüne gereksinim duyduğu alanlara önceli verilmelidir,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Yükseköğretimde kalite artırımı yaratılmalı, bilimsel ve ekonomik özerklik sağlanmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Kız öğrenciler teşvik edilmeli, gerekirse burs sistemi uygulanmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ İktisadi büyüme maksimize edilmelidir,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ İşsizliğin azaltılması ve istihdamın arttırılması için gerekli önlemler alınmalı ve hayata geçirilmelidir,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Makro ekonomik dengelerin yerleştirilebilmesi için siyasal istikrar sağlanmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Tarım arazileri ıslah edilmeli, bölgesel koşullar dikkate alınarak ürün yetiştirilmeli ve bu alanda çalışanlar sübvanse edilmelidir,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Kayıt dışı ekonominin önüne geçebilmek için uygun vergi oranları uygulanmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Ulusal gelirin büyümesi sağlanması ve bölüşüm adil yapılmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Kadın emeği daha çok işgücüne katılımı sağlanmalı, bu yolla cinsiyet arası eşitsizliklerin önüne geçilmeli,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Yoksulların toprak, kredi ve diğer üretken varlıklara erişim olanakları genişletilerek, yoksulların gelirlerinin ve ekonomiye entegrasyonlarının sağlanması,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ Yoksulların temel gereksinimlerinin karşılamak amacıyla sosyal koruma ve rehabilite planlarının hazırlanıp, hayata geçirilmesi,</p>
<p style="text-align: justify;">▪ İnsanların uzun vadede yaşam kaliteleri yaşamlarını etkileyen çevresel faktörler düzenlemeli, sürdürülebilir bir kalkınma ve yoksulluğun azaltılması arasındaki bağ doğru kurulmalıdır,</p>
<p style="text-align: justify;">▪Toplumun mali ve idari kapasitesine uygun olarak, kendilerini destekleyemeyen kişileri desteklemek için, sosyal koruma sistemleri yaratılmalı ve sosyal entegrasyonunun en üst düzeyde yaratılması gereklidir<span style="text-decoration: underline;">.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal çalışma açısından yoksulluk sorununun çözümü, sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, farklı düzeylerde müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal çalışma uygulaması, bu alanda 1960’lardan sonra geliştirilen çağdaş yaklaşımlardan en önemlisi olarak; ekolojik sistem kuramını temel alan bir perspektifle, yoksul müracaatçı gruplarına yönelik mikro, mezzo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunlarının çözümlenebileceği ilkesine dayanmaktadır. Ayrıca, çalışmada ele alınan, ailelerin ve çocukların gereksinimlerinin karşılanması ve yoksunluklarının önlenmesi’ konusu, sosyal çalışma uygulamasının temel bir müdahale alanı ve ailenin iyilik halinin kilit noktasını oluşturmaktadır. ‘Sosyal refah’ iyi yaşama ya da iyilik halini anlatan bir terim olarak, refahın artması ‘gereksinimlerin’ karşılanmasına bağlı olduğu için, toplumsal sistemde yaşayan bireylerin yoksulluklarının önlenmesiyle yakın bağları olan bir terimdir. Çünkü esasında, sosyal refah politikaları, ailelerin gereksinimlerinin karşılanması amacıyla tasarlanmış politikalardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>Dr. İsmet Galip Yolcuoğlu / Sosyal Hizmet Uzmanı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>AKAD, İSMAİL</strong>. <strong><em>Endüstri Sosyolojisi</em></strong>, D.E.Üniv. İİBF Yayını, İzmir:1982.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>AKTAN, COŞKUN CAN</strong>. “Dünyada ve Türkiye’de İnsani Gelişme”, <strong><em>Yoksullukla Mücadele Stratejileri</em></strong>, Ankara: Hak-İş Konfederasyonu Yayını, 2002.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ALADA, ADALET B. VE DİĞ</strong>. “Küreselleşme, Yoksulluk ve Şiddet Bağlamında Sokak Çocukları”, <strong><em>Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları</em></strong>, TODAİE Yayını No: 311, Ankara:2002.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ALBAYRAK, Turgay.</strong><em> <strong>Üçüncü Dünyalaşma Bakış Açısı Çerçevesinde Kentsel Yoksulluk ve Dünya Bankası Stratejileri. </strong></em>Yüksek Lisans Tezi, 2002.<strong><em> </em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>BAUMAN, ZGYMUNT</strong> . <strong><em>Çalışma Tüketicilik ve Yeni Yoksullar</em></strong>, İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1999</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>BRİNKER, PAUL AND KLAS, JOSEPH</strong>. <strong><em>Poverty Manpower and Social Security</em></strong>, Texas Austin Press, Texas:1976.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>CHOSSUDOVSKY, MICHEL. <em> The Globalization of Poverty Impacts of IMF and World Bank Reforms.(Yoksulluğun Küreselleşmesi). </em></strong><em> </em>Çev. Alper DUMAN. Zed Books, 1997.<strong><em>  </em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>DİLİK, SAİT</strong>. <strong><em>Türkiye’de Sosyal Sigortalar: İktisadi Açıdan Bir Tahlil Denemesi</em></strong>, AÜ SBF Yayını, Ankara:1971.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>DPT.</strong> <strong><em>Milli Kültür Özel İhtisas Komisyonu Raporu</em>, </strong>V. Beş Yıllık Kalkınma Planı Hazırlık Çalışması, DPT yay., Ankara 1983.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>DPT</strong>. <strong><em>Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele ÖİK Raporu</em></strong>, Ankara:2001.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>DUMANLI, RECEP</strong>. <strong><em>Yoksulluk ve Türkiye’de ki Boyutu</em></strong>, DPT Uzmanlık Tezi, Sosyal Sektörler ve Koordinasyon Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara:1996.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>EKİN, NUSRET</strong>. <strong><em>Türkiye’de Yapay İstihdam ve İstihdam Politikaları</em></strong>, İTO Yayını, İstanbul:2000.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ERDOĞAN, G. <em>Türkiye’de Bölge Ayrımında Yoksulluk Sınırı Üzerine Bir Çalışma </em></strong> Devlet İstatistik Enstitüsü, Uzmanlık Tezi, Ankara 1996.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ERKAN, HÜSNÜ</strong>. <strong><em>Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişm</em>e</strong>, İş Bankası Yayınları, İstanbul:1994.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>EŞ, MUHARREM</strong>. <strong><em>Yoksullukla Mücadele. </em></strong>Kocaeli Üniversitesi, 2000.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>FİELD, FRANK</strong>. <strong><em>The Minimum Wage</em></strong>, Policy Studies Institute, London:1983.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>IŞIK, O ve PINARCIOĞLU, M.<em> “Nöbetleşe Yoksulluk- Sultanbeyli Örneği”.</em></strong> İletişim Yayınları, İstanbul 2001.<strong><em> </em>              </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>İNSEL, AHMET</strong>. <strong><em>&#8216; İki Yoksulluk Tanımı&#8217; ve Bir Öneri&#8217; </em></strong> Toplum ve Bilim, sayı 89, 2001</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makalele.htm"></a></strong><strong><span style="color: #808080;">KABASAKAL, Mehmet, <em>Yoksulluğu Önleme Stratejileri</em>, (iç), Türkiye’de Yoksulluk, Sosyo-Ekonomik Politikalar ve Sivil Toplum, s.31-35, TESEV Yayınları, 1998,    </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>KARPAT, KEMAL</strong>. <strong><em>The Gecekondu, Rugal Migration and Urhanization</em>, </strong>Cambiridge University Press, London 1976.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>KAZGAN, GÜLTEN</strong>. <strong><em>Kuştepe Araştırması</em></strong>, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul:1999.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>KELEŞ, RUŞEN</strong>. <strong><em>Kent Bilimleri Terimler Sözlüğü</em></strong>, TDK yayınları Ankara 1980.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>KIRAY, MÜBECCEL</strong>. <strong><em>Kentleşme Yazıları</em></strong>, Bağlam Yayınları, İstanbul:1998.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>KIRAY, MÜBECCEL</strong>. “Toplumsal Değişme ve Kentleşme<strong>”, <em>Kentsel Bütünleşme, </em></strong> TGAV yay., Ankara 1982, ss. 57-66.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #808080;">KIZILÇELİK, Sezgin<em>, </em><em>Sefaletin Sosyolojisi</em>, Anı Yayıncılık, 2002, Ankara.    </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #808080;">KIZILÇELİK, Sezgin<em>, </em><em>Küreselleşme ve Sosyal Bilimler</em>, Anı Yayıncılık, 2001, Ankara.    </span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>LORDOĞLU, KUVVET</strong>. <strong><em>Enformel ve Yabancı Kaçak İstihdam Üzerine Notlar</em></strong>, Petrol-İş Yayını, Ankara:1989.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ORUÇ, YEŞİM M</strong>. <strong><em>&#8216; Küresel Yoksulluk ve Birleşmiş Milletler&#8217;</em></strong>, Toplum ve Bilim, sayı 89, 2001.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ÖZDEK, YASEMİN<em>. &#8216;Küresel Yoksulluk ve Küresel Şiddet Kıskacında İnsan Hakları&#8217;, Yoksulluk, Şiddet ve İnsan Hakları, </em></strong>(Edt.)Yasemin Özdek, 1.Baskı,Ankara:TODAİE/ İnsan Hakları Araştırma ve Derleme Merkezi Yayını, 2002</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>PARKER, HERMİONA</strong>.<strong><em>The Outer Circle Policy Unit</em></strong>, London:1980.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>PINARCIOĞLU, MELİH &#8211; IŞIK, OĞUZ</strong>. <strong><em>&#8216;Kent Yoksullarının Ağ İlşkileri: Sultanbeyli Örneğ</em></strong>i&#8217;, Toplum ve Bilim, sayı 89, 2001</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>SECCOMBE, KAREN</strong>. “Beating the Odds, Versus, Changing the Odds: Poverty, Resilience and Family Policy”, <strong><em>Journal of Marriage and Family</em></strong>, May 2002, Vol.64, Issues 2, p.384.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>SEYYAR, ALİ.</strong> <strong><em>&#8216;Sosyal Siyaset Açısından Yoksullukla Mücadele&#8217;</em></strong>; Yoksulluk. Cilt I. (Edt.)A.Emre Bilgili-İ.Altan, 1.Baskı,İstanbul: Deniz Feneri Yayınları, 2003</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>SMİTH, BRİAN ABEL AND TOWSEND, PETER</strong>.<strong><em>The Poor and the Poorest</em></strong>, London:1965.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>SÖNMEZ, MUSTAFA</strong>.“10 Boyutuyla 2000 İstanbul’u”, <strong><em>İstanbul Dergisi</em></strong>, Sayı:36, İstanbul:2001.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ŞENSES, FİKRET</strong>. <strong><em>Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk</em></strong>, İletişim Yayınları, İstanbul:2001.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ŞENSES, FİKRET.<em> “Kriz, Dış Yardım ve Neoliberal Politikalar”</em></strong> Toplum ve Bilim, 77, Yaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ŞENYAPILI, TANSU</strong>. “Enformel Sektör”, <strong><em>Yoksulluk</em></strong>, (Der. A.H.Akder ve M.Güvenç), TESEV Yayınları, İstanbul:2000, ss.164-165.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ÖKTEN, A.NURİ</strong>. <strong><em>İkili Kültürel Yapıda Kültür Bütünleşmesine Bir Yerel Yönetim Öyküsü</em>, </strong>e.d.Korel Göymen, Ankara 1983.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>ÖZSOYLU, AHMET FAZIL</strong>. “Kayıtdışı Ekonomiden Kim Kazanıyor? Kim Kaybediyor?”, <strong><em>Ekonomik Forum Dergisi Şubat Sayısı</em></strong>, TOBB Yayını, Ankara:1994.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>TEKELİ, İLHAN</strong>. <strong><em>Gecekondulu, Dolmuşlu, İşportalı Şehir</em></strong>, Cem Yayınları, İstanbul:1976.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>TEKELİ, İLHAN<em>. Modernite Aşılırken Kent Planlaması</em></strong>, 1.Baskı, Ankara: İmge Kitabevi, 2001</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>TÜRKDOĞAN, ORHAN</strong>. <strong><em>Aydınlıktakiler ve Karanlıktakiler</em>, </strong>Üçdal Neşriyat, İstanbul 1982.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makalele.htm"><span style="color: #808080;">www.canaktan.org/ekonomi/yoksulluk/besinci-bol/bm.ikinci-yeryuzu.htm.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makalele.htm"><span style="color: #808080;">www.canaktan.org/ekonomi/yoksul-luk/birinci-bol/aktan-vural-yoksulluk.pdf.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makalele.htm"><span style="color: #808080;">www.geocities.com/hablemitoglu/yoksulluk.  </span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><a href="http://public.cumhuriyet.edu.tr/~mazlum/makalele.htm"><span style="color: #808080;">www.ihd.gov.tr/rapozel/kongeransonuc2002/yoksulluk.html.</span></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #808080;"><strong>YILDIZ, M.Zafer. <em>Etnik İlişki Ağları Odaklı Bir Kent Yoksulluğu Çalışması. </em></strong>Yüksek Lisans Tezi, 2002.</span><strong><em> </em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://ismetgalip.com/sosyal-hizmet-perspektifinden-kentsel-yoksulluk-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

