Doç. Dr. İsmet Galip Yolcuoğlu- Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi

SOSYAL HİZMET UZMANI

Kitaplar

Yaşayan organizmalar olarak, yapmamız gereken stresten kaçmak, uzağa gidip rahat edeceğini düşünmek gibi sağlıksız düşüncelerin esiri olmak değil, “stresimizi işlevsel biçimde yönetebilmeyi, tam anlamıyla öğrenebilmek”tir. Stresimizi yönetebilmek için, derin nefes alma alışkanlığı, esinlenme, özgüven, derinlemesine kitap okuma, sanat

etkinlikleri vb. “aşkın yaşantılarla” sürekli farkındalıkla, kendimizi daha iyi hissetmenin ne demek olduğunu anlayabilmemiz gereklidir. Zaten “bilgi” dediğimiz olgu, insanın yeryüzündeki sorunlarının çözümüne katkı sağladıkça, paylaşıldıkça daha fazla anlam kazanan bir değerdir.
Piyasada onlarca stres kitabı varken, bu kitabın farkı nedir? Diye sorulabilir. Bu kitap, onbinlerce stresli bireyle görüşmeler yapmış, yirmi beş yıla yaklaşan klinik sosyal hizmet uzmanlığı ve yöneticilik deneyimlerimin süzgecinden, farklı bir bilim dalının bakış açısından, stres konusunun “güncel bilgilerle” ve çok farklı yaklaşımlarla
irdelenmesi girişimidir. Daha huzurlu ve mutlu, daha az stresli bir yaşam sürebilmek için, karşılaştığımız streslerle nasıl başa çıkacağımıza dair, geçerli bir yol haritasıdır.
Bu çalışma, binlerce dertli insanı dinlemiş ve onlardan birçoğunun sorunlarını çözmüş, yeni kaynaklar yaratmış, çaresiz insanlarla toplumun olanakları arasında
bağlantılar kurarak, insan kaynağının gelişmesine katkılar yapmış sürekli mesleki uygulamaların içinde yer alan bir sosyal hizmet akademisyeninin, deneyimlerinden süzdükleridir. Yolunu kaybetmiş binlerce insana yön göstermeye çalışan, insana yardım profesyonelleri, heybelerinde ve kendi yeryüzü maceralarında biriktirdiklerini
paylaşırlarsa, okyanusun ortasında yalnız kaldığını zannedenlere, hiç değilse yalnız olmadıklarını ve yaşamın olduğu her yerde, sürekli tazelenen umudun olduğunu hissettirir.
Yoksa bilinmelidir ki, “kimse varoluşun acılarından, kaçınılmaz streslerinden ve hayal kırıklıklarından muaf değildir”. Yaşamak; bir hastalıkla yaşamayı öğrenmek gibi, öngörülemeyen acılar çekmek, beklenmedik hayalkırıklıkları yaşamak ve bütün bunlardan, yeryüzündeki öznel yaşamına bir anlam verebilmek ve kendi konumuna bir pay çıkartabilmek, yazgısını bunlarla inşa edebilmektir.

Bireyler, Aileler, Gruplar ve Toplumla Sosyal Hizmet” (İstanbul, Nar Yayınevi, 336 sayfa)

Sosyal hizmet mesleğinin temel argümanı, bireylerin ve ailelerin gereksinimlerinin yaşadıkları sosyal çevrede karşılanabilmesi, birey-toplum etkileşiminin, gelişmiş ülkelerdeki biçimde pozitif güçlendirilerek değerli hale getirilmesidir. İnsani gelişme ve sosyal kalkınma, içi boş söylemlerle değil, ancak bu yollarla, bilimsel rasyonel uygulamaların tüm yurttaşlara yatırım yapmasıyla topyekün ola¬rak sağlanabilmektedir.
Öyleyse politik gücü ele geçirenlerin, öncelikli görevleri, sosyal politikaları toplumun gereksinimlerini karşılayacak ölçekte zenginleştirmek ve sosyal hizmet mesleğinin “bireylerle, ailelerle, gruplarla ve toplumla etkili çalışmalar yapabilmesine” olanak sağla-maktır. Kuram’sız bilgi; kör’dür, sağır’dır. “Sosyal mevzuatı” yetersiz sosyal hizmet uygulamaları da, işlevsizdir, yetersizdir.
Reçete yazma olanağı bulunmayan hekime, diploma verseniz ne yazar? Hastalara, ne tür sağlık hizmeti sunabilir? Bireylerin gereksinimlerini karşılayabilme olanağı verilmeyen sosyal hizmet uzmanları, nasıl etkili mesleki çalışmalar yapabilir? Herkesin yapabileceği bir yardımseverlik etkinliği gibi görülebilmesi yanlışının altında da, 60 yıllık mesleki geçmişte, politik güçlerin ağır ihmallerinde, gerekli yasal örgütsel yapıların, halen tam olarak kurulamamış olması yatmaktadır. İngiltere’deki politikacıların, 1945’lerde oluşturduğu, iş ve aş bulamayan tüm insanlara yönelik, asgari geçim yasalarını, aile ödeneklerini 60 yıldır halen çıkartamamış durumdayız.
Özellikle, vurgulamak gerekir ki, ülkemizde yaşanmakta olan toplumsal sorunların başlıca sorumlusu, sosyal bilimlerin akılcı rehberliğine başvurmayan, bilimsel düşünüp karar alma becerisi azgelişmiş politik güçler, yetersiz sosyal politikalar, acımasız ölçekteki gelir dağılımı bozukluğu ve ülkenin insan kaynağına, gerektiği biçimde yatırım yapamamaktan kaynaklanmak¬tadır. Gelişmiş ülkeler, sosyal dokuyu, sosyal hizmet mesleğinin birey, aile, grup ve toplum çalışmaları yoluyla, her bir yurttaşına ulaşarak, olanaklar sağlayarak ve “vatandaşlık kurumunu” değerli hale getirerek, insan kaynağının kalibresinin alabildiğince yükseltmiş, teknolojik ilerlemelere, bu yüksek yatırımlarla ulaşmışlardır.
Ülkemizde son yıllarda, engellilere, korunmaya muhtaç çocuklara, dul kadınlara, yaşlılara, öğrencilere vb. ihtiyaç gruplarına, doğrusu küçümsenemeyecek maddi finansman sağlanmıştır. Ancak asıl yapılması gereken, risk altında yaşayan ve işsizlik, yoksulluğu ezici, yıkıcı, insanlık dışı süreçlerin maruz kalan tüm yurttaşlara, eldeki olanaklar çerçevesinde, SHU’larının müdahalesi ve sürekli izlemesi çerçevesinde yaşama olanaklar sağlayabilmektir. Yakın gelecekte, SHU sayısı on binlere ulaşınca, sosyal hizmetin bu mucizevi mesleki müdahalelerinin, ne kadar büyük bir “sosyal iyileşme”, “toplumsal bütünleşme” ve “insani gelişme” sağlayacağını, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

“Toplumsal İşlevsizlik” (İstanbul, Nar Yayınevi, 536 sayfa)

İnsanlığın ulaştığı yüksek seviye, gelişmişlik ve uygarlık düzeyinde, özellikle yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, her toplum, bireylerini geliştirecek biçimde işlev görmelidir. Üyelerini geliştiremeyen, hatta neredeyse onların insani gelişimlerini, engelleyen “sosyal kirleticileri” temizlemeyi bir türlü başaramayan toplumlar, ne yazık ki azgelişmiş ve “işlevsiz toplumlardır.”
İnsanın özgür, bağımsız, onurlu bir varlık olarak yüceltilmesinde ve giderek daha gönençli bir toplum içerisinde kendini gerçekleştirmesinde, “sosyal hizmet meslek ve disiplinin üyeleri”, önemli sorumluluklar yüklenmiş durumdadırlar.
Bir ailede büyüyen çocuklar, o ailedeki olanaklar çerçevesinde, anne-babadan “gereken yakın ilgi ve desteği, teşvik edilmeyi, maddi-manevi teşviği” alamazsa, “ihmal edildiği bu ortamda”, nasıl sağlıklı ve başarılı bir insan olarak yetişebilir? Bir ülkenin yurttaşları da, -uslu çocuklar olabilmek için, devletten yakın, ilgi, sevgi ve şefkat beklediğinden dolayı- bir ailenin çocukları gibi düşünülebilir. Toplumsal sistemden gereken katkı, destek, ilgi ve değer görmeyi hissedemeyen bir yurttaş, bütün olumsuzluklara rağmen, kendisini nasıl geliştirebilir ve bu toplumun, etkili yaşayan ve saygın bir üyesi haline gelebilir?
Sosyal adaletin gerçekleştirilmesi, sosyal politikaların zenginleştirilmesi, toplumda yaşayan tüm çocukların iyilik halinin sağlanması ve güçlendirilmesi, yaşam kalitesinin yükseltilmesi için, artık politika düzeyinde “sosyal hizmetin” aktive edilmesi gerekmektedir. Bireylerin geliştirilmesi ve toplumun insan kaynağının desteklenmesi, gelişmesi yoluyla, toplumsal kalkınmaya ulaşılması, demokratik düşüncenin yerleşebilmesi ancak böyle mümkün olacaktır.

Sosyal bilimler, 19. yüzyıldan itibaren çok etkili bir biçimde, toplumsal gündemde yerini almaya başlamış ve “toplumun akılcı, rasyonel biçimde düzenlenmesi”, tüm bireylerin insanca yaşayabileceği olanaklara kavuşmasına hizmet etmeye yarayacak, disiplin ve bilim dalları olarak ortaya çıkmışlardır. Sosyal bilimlerin amacı, olguları ve olgular arasındaki ilişkileri analiz etmek, açıklamak ve anlamaya çalışmaktır.
Batı Avrupa ülkelerinde yüz yılı aşkın süredir, toplum dokusunun sağlıklı ve işlevsel bir yapıya kavuşturulmasında, sosyal hizmet mesleğinin çok büyük bir etkisi ve işlevi varken, ülkemizde bu alan, yeni yeni gelişmektedir.
Bu kitap, sosyal hizmet eğitimi ve uygulama alanında yaşanan boşluğu doldurmak, bu mesleğinin ülkemize uygun bir yapıda nasıl geliştirilebileceği konusuna katkıda bulunabilmek amacıyla yazılmıştır. Bununla birlikte, meslekle ilgili toplumsal gerçekliklere sık sık göndermeler yapılmış ve meslekle birlikte, sosyal alanının daha sağlıklı yapılandırılmasının ipuçları da tartışılmaya çalışılmıştır.

Haziran 1990 tarihinde, Hacettepe Üniversitesi’nden sosyal hizmet uzmanı olarak mezun olduğumda, tabi ki 20 sene geçtikten sonra, yaşadığım şeylerin başımdan geçeceğini ve bu satırları yazacağımı, herkes gibi bende bilmiyordum… O sene, sanki İstanbul’da sonbahar, her zamankinden biraz daha sert geçiyordu. 2 Kasım 1998 tarihinde kış, bir sürü yuvanın bulunduğu Bahçelievler kampusüne, erkenden geliyordu. 7 yıllık bir mesleki deneyimim vardı, bundan sonra neler yapacak ve hangi mesleki, kişisel deneyimlere duçar olacaktım. Doğrusu çok merak ediyordum. Kasım 1998’in bir ikindi vakti, soğuk, ayazlı bir havada ilk kez gittim yurda. Her Türk, müdür olmayı çok sever nedense. Burada, çok uzun süre kalmayacağımı düşünüyordum; ancak zaman beni haksız çıkardı, 14 yıl bu yurtta müdür olarak görev yaptım. Çok ayazlı ve soğuk, 2 Kasım 1998 akşam yemeğinden sonra, o tarihte yurtta bulunan 50 çocukla, televizyon odasında toplantı yaparak görevime başladım. İstanbul gibi yerde,  Bahçelievler ilçesinde yurtla evimin arası 400 metrelik bir yürüyüş mesafesinde olması, şüphesiz daha ilk başta bana büyük bir avantaj sağlıyordu. Çok mutlu ve sevinçli;  üzüntülü ve sıkıntılı şekilde, yaşamımın yaklaşık 5000 gününde, evimle bu yurt arasında mekik dokuyacaktım. Bunun da henüz, böyle olacağını bilmiyordum. Ancak o gece İstanbul’un nemli ayazında eve dönerken, yurttaki kızlarımın mahzun duruşları, sessiz ve saygılı hallerinden, burada bir “sevgi zinciri” kurabileceğimi, sosyal hizmetin sıcaklığıyla, onların yaşamlarını birazcık olsun ısıtabileceğimi hissetmiştim. İşte uzun sürecek bu öykü, böylelikle başlamış oldu.

Yrd. Doç. Dr. İsmet Galip YOLCUOĞLU’nun “Türkiye’de Sosyal Refah Devletine Geçiş Süreci” adlı kitabı Nobel Yayınları’ndan çıktı.

Ülkemizde, 1960’lı yıllarda estirilen “sosyal devlet” rüzgarlarına karşın, daha sonraki dönemlerde, bu konuyu öncelikli gündem maddesi yapmayan politikacılar tarafından,  “sosyal sistem” bir türlü yapılandırılamamıştır. Kamu yararından uzak, kişisel ve yakın çevresine hizmet eden bir yapıyı çağrıştıran siyaset yapma biçimleri, ülkemize çok şey kaybettirmiş, büyük bedeller ödetmiştir. Toplumun ortak çıkarlarına hizmet etmek yerine belli güç odaklarına hizmet eden siyaset kurumunun, “sorun çözme” misyonunu terk ederek, bizzat kendisinin sorun üretip ve toplumsal yaşamı zorlaştırdığı, artık bütün çıplaklığıyla fark edilmiştir. Toplumumuzun “insan kaynağı”, gerektiği gibi korunamamış ve geliştirilememiştir.

On yıllarca önce, artık sistemin böyle yürüyemeyeceği ve ekonomi, politik ve sosyal alanın, modernleşmeye doğru evrilmesinin artık kaçınılmaz olduğu ortaya çıkmıştır. Gücü elinde bulunduranların, varlıklarını devam ettirebilmek için, modernliğin gerektirdiği bir konumlanmaya, ulaşmalarından başka çareleri olmadığını anladıkları dönemlere böylece ulaşılmıştır. Bunu başaramayan, politik aktörler, 2002 genel seçiminde sandığa ve tarihe gömülmüşlerdir.

Temel gereksinimleri karşılanamayan, devletin aş ya da iş bulamadığı, birçok sosyal riske açık yaşama savaşı veren milyonlarca insanın yaşadığı bir toplumun, çok sağlıklı bir toplum olamayacağı açıktır.

Sosyal refah devleti seviyesine ulaşamamış, bütün vatandaşlarının temel gereksinimlerini karşılamayan, birbiriyle kavgalı insanlarının çok olduğu devletlerin, hukuk devleti, sosyal devlet olabilmesi olanaksızdır. Bu çalışmada, ülkemizde “sosyal refah devleti”nin ve sosyal hizmetlerin, çağdaş anlamda nasıl yapılandırılabileceğinin ipuçları verilmeye çalışılmıştır.

İsmet Galip YOLCUOĞLU. Türkiye’de Çocuk Sorunu ve Çocuk Yetiştirme, Nobel Akademik Yayıncılık, İstanbul: Şubat, 2012.

Çocuk yetiştirme konusuyla ilgili okuduğum yüzlerce kitapta bir eksikliği gözlemledim. Bu yaşamsal konuyla ilgili eksikliği belirlememde, mesleğim olan sosyal hizmetin eklektik yaklaşımı yolumu aydınlattı. Anne babalara, anahtar teslim 5 derste, 10 derste “çocuk yetiştirmenin sihirli formülleri”ni verme iddiası, bilimsel temelden uzak ve sığ bir kavrayışı ifade etmektedir. Çocuk yetiştirmeyi bir “bağımlı değişken” olarak düşünürsek, özellikle ülkemizin sosyoekonomik sorunları kıskacında, ebeveynlerin iyilik hali, aile işlevselliği, alt beynimizin yaşamsal önemi, ülkedeki eğitim sisteminin yapısı ve en önemlisi de çocukların sağlıklı bireyler olarak yetişmesini güçleştiren yapısal etmenler gibi konular çok önemli “bağımsız değişkenler” olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuk yetiştirme açısından çocuğa dayatılan başarılı olmak, çok para kazanmak, çok iyi bölümlerde üniversite okumak, iyi bir işe girmek hedefleri, büyük ölçüde bireyselliği öne çıkartan ve başkalarıyla dayanışmayı, diğerlerinin dertleriyle hemhal olmayı ihmal eden, kapitalist girişimci insan modelini dayatıyor. Bu yüzeysel bakış açısı, insanın en önemli özelliği olan sosyal varlık olma ve başkalarıyla yaşama koşullarına uyum sağlama özelliğini yok sayıyor. İnsanın insanla yaşadığı ve gerçekliği, toplumsal yaşam niteliği bu bağlamda ortaya konulabilir. Nitekim Hegel, “İnsan, kendi çağının çocuğudur.” derken, bireylerin; kendi dönemlerinin sosyal, ekonomik, eğitsel ve tarihsel koşulları içinde yetiştiğini vurgulamıştır. Bu nedenlerle “çocuk yetiştirme”, sadece çocukla ve anne babayla sınırlı bir süreç olmaktan öte, çok farklı psikososyal ve sosyoekonomik dinamikleri olan, karmaşık, çok sistemli bakış açısı ve kavrayışı gerektiren bir olgudur.
Bu çalışmada, sağlıklı ve humanist düşünebilen, diğerkamlık duygusu gelişmiş, duygusal zekâsıyla alt beynini daha etkili kullanabilen bireyler olabilmenin ipuçları ile çocukluk yaşantılarının önemi bir kez daha vurgulanmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan sadece kendi bir iki çocuğumuzu iyi yetiştirmekle, ülkemizdeki çocuk sorununu halledemeyeceğimiz ve risk altında yaşayan tüm çocuklarımızın etkili biçimde korunması, sağlıklı bir toplum hedefine ulaşılabilmesi bakımından öne çıkartılmıştır. Çünkü bakmaya kıyamadığımız, dünyanın en değerli varlığı olarak gördüğümüz çocuklarımız, bakım, ilgi, sevgi görmemiş, yeterince desteklenmemiş, örselenmiş yaşıtlarıyla, yarının dünyasında karşı karşıya geleceklerdir.

Kızlarımdan Mektuplar

(Şubat 2009)

Dr. İsmet Galip YOLCUOĞLU

SABEV Yayınları, Sosyal Çalışma Dizisi: 19, Yayın No: 23

Bahçelievler Atatürk Kız Yetiştirme Yurdu’nda 11 yıl müdürlük yapan İsmet Yolcuoğlu, o yılları tecrübelerini ve en mühimi ona ‘Baba’ diyen kızların yolladığı mektupları, bir kitapta topladı.

İstanbul Bahçelievler Atatürk Kız Yetiştirme Yurdu’nda 11 yıl müdür olarak görev yaptı İsmet Galip Yolcuoğlu… Binlerce anı biriktirdi bu yıllar boyunca. Evinde iki, yurtta ise yüzlerce kızın babası oldu. Ve yaşadıklarını, gördüklerini bir kitapta toplamaya karar verdi en sonunda… Duygu yüklü kitabın en vurucu kısmı ise “Babacığım” diye başlayan mektuplar oldu hiç şüphesiz. İsmet Yolcuoğlu’nun, sosyal hizmetler kurumundaki deneyimlerini aktardığı kitabın adı “Kızlarımdan Mektuplar”… Müdür babaya gönderilen mektuplar, yurttan ayrılan kızların duygularını ve hasretini anlatıyor. Kitabın satırlarında; okulu bitirip iş hayatına atılmış, evlenip çoluk çocuğa karışmış onlarca yurt çocuğunun acısı, özlemi, anıları var… Kimi, hayata zamansız veda eden annesinin özlemini taşıyor, kimi ise hayatta olduğu halde sevgi göremediği ailesinin bıraktığı yaraları taşıyor… Kızların ‘müdür babalarına’ yazdıkları mektupların her biri ise yaşanmış bir acının, bir özlemin izlerini taşıyor. Ve tabi Yolcuoğlu’na duyulan baba sevgisinin…

‘Baba Evi Gibisi Yok’

Örneğin yıllar önce yurttan ayrılan ve devlet memuru olan 22 yaşındaki Elvan, şöyle diyor mektubunda: “Bahçelievler Kız Yurdu! Burayı ve müdür babamızı anlatmak öyle zor ki… Burada 7 yılım geçti. İyi kötü herşeyi burada öğendim. Evlendim ve bir yaşında çocuğum var. Ama burayı öyle çok özlüyorum ki… Hiçbir ev baba evi gibi olmuyor.” Eski yurt sakinlerinden Gülayşe ise kendi babasından göremediği sevgiyi Müdür Babası’nda bulduğunu anlatıyor: “Siz, bu yurtta, bütün kızların babası oldunuz. Benim de bir babam vardı. Ondan istediğim sıcak bir gülümseme ve sevgiydi. Ama o yuvamızın dağılmasına sebep oldu. Ben o gülümsemeyi sizde gördüm.” Tuğra isimli kızın satırlarında tasvir ettiği yuva hasreti ise yürekleri burkan cinsten: “Hep kendimize ait bir ev, herkesin bir arada toplanıp hoş sohbetlerin yapıldığı akşam yemekleri olsun istedim. Hâlâ Ramazan’da sokaktan geçerken ışığı yanan bir evde herkesin masada oturup ezanı beklemesi burkar beni. Evim olsun istiyorum… Ve kardeşlerimle oturup onlarla biraz da hayatın şeker kısmından yemek istiyorum…”

Kızlarından gelen yüzlerce mektubu kitaplaştırmaya, öz kızlarının teşvikiyle karar vermiş İsmet Galip Yolcuoğlu. Kitabın adını koyarken ise Emre Kongar’ın ‘Kızlarıma Mektuplar’ adlı kitabından esinlenmiş. Kızları çok iyi anlıyor çünkü o da 5 yaşında babasını kaybetmiş. Babasız büyümenin kendisinde bıraktığı izlere de yer verdiği kitabında şöyle diyor Yolcuoğlu: “40 yıllık yaşamının yarısından çoğunu başkalarının eğitimine adamış biri olarak, hep iyi bir baba olmak istemiştim. Ve işte bu öykü, böyle bir çabadan doğdu.”

Mesut Altan. Sabah. 08.09.2009.

İnsana Hizmet Veren Kurumlarda Toplam Kalite Yönetimi

(Mart 2001)

Dr. İsmet Galip Yolcuoğlu

(Baskısı Tükenmiştir)

Bu çalışma Türkiye’de hizmet sektöründe bulunan kurumların TKY’ne geçme çabalarına temel olacak, yol gösterecek ve motivasyon yükseltecek bir araştırmadır. Kuramsal modeli ve araştırma sonuçları, örgüt liderlerine yol gösterici olacaktır.

Mesleğine ve çalıştığı kuruma gönül vermiş, SHÇEK’de genç yönetici olarak başarılı olmuş değerli insan, bilim adamı ve öğrencim İsmet Galip YOLCUOĞLU’nu bu çalışmasından dolayı kutluyorum. 22.03.2001

Doç Dr. İbrahim CILGA

Hacettepe Üniversitesi- Sosyal Hizmet Anabilim Dalı

Comments are closed.