Doç. Dr. İsmet Galip Yolcuoğlu- Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi

SOSYAL HİZMET UZMANI

Sosyal Hizmet Sosyal Sorunları Çözmeye Soyunmuş Bir Meslektir ve Aydın Sosyal Çevreye Faydası Dokunan Bir Kişi Olmalıdır

Günümüz sosyal dünyası çelişkiler, ikilikler ve gerilimlerle dolu bir arenayı ortaya sermektedir. Örneğin birçok gözlemci, küreselleşmenin yaşamlarımızdaki en zorlayıcı güç olduğunu ilan etmekte (Beck, 1992) iken, bazıları da küreselleşmenin, kendi kendine yettiği düşünülen toplumların temellerini çürüttüğünü iddia etmektedir. Genel olarak küreselleşme, Batı medeniyetinin dünyaya yayılması olarak görülmektedir.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında, insanlık uygarlığı sosyal, bilimsel ve teknolojik gelişmeler açısından oldukça ileri bir noktaya ulaşmış olmasına karşın, toplumsal dengesizliklerin meydana gelmesini önlemeyi başaramamış olması en önemli sosyal sorunlara kaynaklık etmektedir. Sosyal hizmet mesleği bu sosyal yaraları sarmanın yanında, bireylerin,  her zaman daha işlevsel olmasını, sorunlarının çözümlenmesini, streslerinin azaltılmasını amaçlayan bir disiplin ve meslek olagelmiştir. Sosyal hizmetin bütün müdahale yöntemleri, bireylerin ve ailelerin toplumdaki olanaklardan yararlandırılması, sosyal destek sağlanması, endişelerinin ve yalnızlık duygularının azaltılması ve sağlıklı baş etme mekanizmalarının kurularak, problem çözme becerilerinin kazandırılması ve sosyal uyumun gerçekleştirilmesini hedeflemektedir.

İnsanlar yaşamları boyunca çok değişik yaşam alanları ve kategorilerde sorunlarla karşılaşırlar ve bunların büyük bölümünü kendi olanakları, güçleri ve sahip oldukları sosyal çevreyle birlikte çözerler. Ancak işsiz, yoksul, engelli, güçsüz nüfus gruplarının öyle gereksinimleri ve sorunları ortaya çıkar ki doktor, avukat, sosyal hizmet uzmanı gibi profesyonel meslek elemanlarına başvurmalarını ve bir hizmetten yararlanmalarını gerektirir. Çünkü, çeşitli sorunlara sahip olan bu güçsüz nüfus gruplarının toplumun sahip olduğu kaynaklarla buluşturularak bağlantılandırılması ile ancak çözüm sağlanabilecektir.

Daha büyük çerçeveden bakıldığında toplumsal sorunların makro düzeyde çözümü için, sosyal hizmet uzmanlarının, avukatlar, doktorlar, öğretmenler, gazeteceiler, yazarlar, sosyoglar, psikologlar vb. meslek gruplarıyla etkili ve sürekli işbirliği içine girerek, sosyal sorunların azaltılması ve daha işlevsel, bireyi geliştirici bir toplumsal işlevselliğe ulaşılabilmesi gereklidir. Gelişmiş toplumları oluşturan gelişmiş bireyler, özellikle belli bir eğitim almış aydın statüsündeki insanlar, diğerlerinin sorunlarına son derece duyarlı, toplumsal katılım gösteren ve sadece kendi durumun iyi olmasıyla rahat edemeyen, humanizmi ve bilinç düzeyi yüksek yurttaşlardır. Ülkemizde de böylesine katılımcı ve çok sayıda eğitimli, aydın insanı işin içine katan bir anlayış geliştirmeden, sosyal sorunların çözümü olanaklı hale gelemeyecektir. Bunun için öncelikle aydınların konformist yapıları bir kenara bırakarak, uygulanabilir çözümleriyle tüm sosyal sorunların çözümüne, politikanın hesapçı yapısından bağımsız şekilde el vermelidirler.

Günlük yaşamımızda “aydın” sözcüğünü sıklıkla kullanırız. Bazı kişiler, ”aydın” olarak nitelendirilir. Aydınların açıklamalarına, görüşlerine konuşmalarımızda yer verir, onları örnek gösterir, görüşlerini ve yorumlarını anlamaya çalışırız. Peki, ”aydın kimdir?”. Aydın sıfatının genel kabul görmüş, tüm öğelerini içeren bir tanımı var mıdır? Aydın olmanın kriterleri nelerdir?.. “Aydın” sadece bilen değil, bildiğini etrafına yayan, uygulamaya aktaran, sosyal yaşama bilimi aktaran ve pratikte süreç iyileştirmeleri yapabilen insandır. Sadece akademik ünvana sahip olmak, bir gazetede köşe yazmak tek başına aydın sıfatını karşılayamaz. Aydın, çağı ile hesaplaşma sevdası içinde insanlığın geldiği aşamayı kendi ölçüsünde biraz daha ileri taşımak azminde, gece gündüz çalışan hem gerektiğinde muhalif hem de çağdaş işbirliği içinde gelişmiş bir organizmadır. O, bulunduğu mevkiye, mertebeye, maddiyata angaje olmayan, üreten ve sadece insanlığın emrinde olan kimsedir. Her şeyden önce “aydın olmak yakınmak değil, yanmaktır” ilkesini yaşam tarzı olarak benimseyen, nitelikli bir insandır.

Öztin Akgüç (Cumhuriyet, 01.05.2005), bir aydında bulunması gereken nitelikler, öğeler ile bulunmaması gereken davranış biçimlerini şu şekilde sınıflandırmıştır:

Ciddi ve yeterli “eğitim” herhalde aydın olmanın ön koşullarından biridir ama yeterli koşulu değildir. Eğitim almış, diploma sahibi hatta akademik dereceleri, unvanları olan kişilerin tümünü aydın olarak nitelendiremeyiz; bu, yanlış ve yanıltıcı olur.

Yeterli bir eğitimin “genel kültür” vermesi de gerekir. Ancak ülkemizde gözlendiği gibi eğitim almak, diploma almakla genel kültür sahibi olmak çok farklı olgulardır. Genel kültür sahibi olabilmek için güncel olaylar dışında sanat etkinliklerini izlemek, felsefi akımları bilmek, ülkede ve dünyada siyasal, ekonomik, toplumsal gelişmelerle ilgilenmek gerekir. Dünya edebiyatının önde gelen eserlerinin en azından bir bölümünü okumamış, tiyatroya gitmemiş, klasik Batı ve/veya Türk müziği konserlerini sık aralıklarla izlememiş bir kişi, aydın olarak nitelendirilemez. Bu kriter, çok katı, çok seçici gibi gelebilir. Ama genel kültürü olmayan bir aydın düşünülemez. Sanat etkinliklerinin izlenmesi de gösteri, gösteriş amacıyla değil, görev olarak değil; anlayarak, zevk alınarak yapılmış olmalıdır.

Gerçek bir aydın toplumsal etkinliklere katılmalı ve katkıda bulunmalıdır. Bu etkinlik, sanat alanında olabilir, düşünce yayma alanında, eğitim alanında olabilir, toplumsal amaçlı bir sivil toplum örgütünde görev alma biçiminde olabilir.

Aydın kişinin “ön kabulleri” yoktur; olayları, gelişmeleri, zaman zaman kendi davranışlarını, değer yargılarını da sorgular. Aydın “özeleştiri” yapabilmeli, yanlış ve eksiklerini görebilmelidir. Aydın kişi, sorgulamadan, irdelemeden görüş açıklamamalı, sorumsuz davranmamalıdır.

Aydın insan,  davranışları itibarıyla insancıl, hümanist ve “hoşgörü” sahibi olmalıdır. Cinsiyet, ırk, ten, etnik veya sosyal köken, din, siyaset, düşünce, kanaat, ulusal bir azınlıktan olma ayrımı yapmamalıdır.

Aydın, sertliğe, zorbalığa, kaba güç kullanımına karşı olup “barıştan yana”dır. Ancak bu durum, zorbalara, yayılmacı güçlere boyun eğmek şeklinde anlaşılmamalıdır.

Aydın, inançları, amaçları doğrultusunda maddi, manevi “özveri” gösterebilen kişidir. Aydın, hep kendi çıkarını kollayan, homo economicus bir tip değildir. Başkalarını kandırmaya çalışmaz. Çıkar uğrun bazı çevrelerin şarlatanlığını yapmaz. Özellikle bilgi, kültür, varlık konusunda paylaşmacıdır.

Aydın kişinin açıkladığı, savunduğu düşüncelerle, davranışları ve yaşam biçimi aynı ve “tutarlı”dır. Bir aydın, ele verir talkını kendi yutar salkımı anlayışında olamaz. Ortama, koşullara göre sık sık fikir, görüş değiştirmez, esen yele göre yelken açmaz. Mevlana’nın deyişiyle olduğu gibi, göründüğü gibi davranır. Savunduğu görüşlerle çelişkili davranış, yaşama biçimi yoktur.

“Alçakgönüllülük”, büyük bir erdem olarak aydın olmanın da vazgeçilmez koşuludur. Aydın kişi, küçük dağları ben yarattım edası içinde olamaz; insanlara, çevreye küçümseyerek yukarıdan bakmaz, yüksekten atmaz.

“Özsaygı”, aydının çevresine olduğu gibi kendisine de saygısını sürdürmesidir.O, özsaygısını yitirecek davranışlar içine girmez, saygınlığını, onurunu korur; bunun için gerektiğinde savaşım da verir.

Yukarıdaki erdemlere, özelliklere, niteliklere başkaları da eklenebilir. Görülüyor ki aydın olma, bu kimliği taşıma kolay olmadığı gibi, örnekleri de bol değildir. Aydın sıfatı, ağırdır, beraberinde yükümlülükler getirir. Bu nedenle aydın sıfatı kullanılırken, oldukça ihtiyatlı olunmalıdır.

Günümüz Türkiye’sinde bazı büyük köşe yazarlarının, TV ankırmenlerinin yaşamının 30-40 yılını bilime adamış profesörlerden, on beş kat daha yüksek aylık 30 bin 50 bin TL gibi A.B.D. ölçeğinde ücretler aldıkları sıkça dile getirilmektedir. Bazı önemli becerileri olan insanların daha çok kazanmasından daha doğal bir şey olamaz ancak, bu kadar astronomik ve ülke gerçeklerine aykırı ücretler neyle izah edilebilir? İnsanın aklına önce şu geliyor. Bu becerikli ve bilgili zevata yüksek ücret ödeyen patronların gazete ve televizyonları sahipleri, yaptıkları işten çok büyük paralar kazanıyorlar ve böyle yüksek ücretler ödüyorlar. Ancak pratikte bakıldığında, 70 milyon nüfuslu ülkemizde günde sadece birkaç milyon gazete satıldığı ve bu büyük patronların çoğunun devlete milyarlarca dolar borcu olduğu ve çıkar ilişkilerine dayalı reklam pastasında meydana gelecek kırılmaların çok kısa sürede işletmeyi iflasa sürükleyeceği görülecektir. Bunları da bir kenara bırakalım, bu paraları kazanan insanlar etrafında olan emekçilere nasıl davranırlar, hiç mağdur bir insana katkı sunmuşlar mıdır? Başarılı bir yoksul gence burs bağlamışlar mıdır? (Bunları yapanları tenzih ederiz). Süreklilik ve zorluklar arzeden sosyal amaçlı projelere bir günlük televizyon gösterisi yapmacıklığı dışında katılmışlar mıdır? Bu sosyal bakışı geliştiremeyen, ülkenin işsizlik, açlık ve sefalet durumundan bihaber aydın neyi aydınlatabilir?

Ünlü sosyolog Şerif Mardin (2008)’de tam olarak Türk aydınının neden entelektüel olamadığı konusundaki bu sorunsalı irdelemiştir: Kültürel sebepleri inceleyerek, Türk aydınında iyi görüneni yadsımak ve eleştirel tutum benimsemenin ve daemonik (şeytani) bakış karakterinin, yeterince gelişmediği sonucuna ulaşmıştır. Olaylar ve gerçekler karşısında aydınların biraz saf ve naif kaldığını, isyanlarının nerede yattığının anlaşılamadığını ve daha çok okur-yazar olarak nitelendirilebileceklerini eklemiştir. Nitekim Osmanlı’da padişaha karşı olan aydınların, Jöntürklerin zannedilenin aksine dünyayı kavrayış ve açıklama farklılığına dayanan ideolojik bir başkaldırı içinde bulunmadıkları için, kimi zaman bir kese akçeye, kimi zaman valilik vb. yöneticilik görevine kimi zaman da başka bir vaade karşı bütün ütopyalarını terk edip padişahın kanatları altına sığınmaktan bir beis görmediklerini belirtmiştir.

Bir aydın olarak toplumsal sorunların çözümünden önce iyice anlaşılmasını öngören Mardin’e göre sosyal sorunların harmanında yaşanan modern dünyada, din işlevseldir; dolayısıyla toplum ve insan için önemli ve değerlidir. Bu yüzdendir ki siyaseti etkilemekte ve belirlemektedir. Din olgusunu yok sayarak bir yere varılamaz, işleyiş mekanizmasına nüfuz etmek ve dini anlamak gereklidir. Toplumun sorunları, hiçbir yerde entelektüel seviyede vazedilmiş soyut problemler olarak ortaya çıkmaz. Halk bu sorunları günlük yaşam gereksinimlerinin tatmini olarak görür. Türk aydınları bu gerçek olgulara göre hareket etmedikçe bir taraftan toplumdan uzak kalmaya devam edecek, diğer taraftan da sürprizlerle karşılaşmaya devam edecektir.

Kaya (2006)’ya göre, modernleştirici aktörlerin içinde yer aldıkları medeniyetleri ve tarihsel geçmişleriyle olan ilişkileri çatışmacı ya da barışçı olabilir, ama zorunlu olarak diyalektiktir. Örneğin, İslami bir toplumdaki modernlik projesi aktörler tarafından İslami medeniyete karşı olarak tanımlanabilir. Ancak zaman içinde aynı modernlik projesi İslami medeniyetle diyalektik ilişkilere adım atabilir ve İslami medeniyetin bazı merkezi özelliklerini dönüştürebileceği gibi bu aktörlerin iyi yaşamaya ilişkin düşüncelerinin de dönüştürebilir. Bu sosyokültürel bağlamda modernleştirici projeler, İslami toplumlarda Batı modernliklerine kıyasla farklılıklar taşıyan modernlikler üretebilir.           

Dünya tarihin derinliklerine birazcık dönmek, modern Batı’nın geçmişini incelemek bakış açımızda bir zenginleşme yaratabilir. Büyük Fransız aydını Voltaire (1694-1778), fiziksel olarak o kadar cılız ve hastalıklıydı ki “cılız bedende ne güçlü bir akıl” denilirdi kendisine. 1758 tarihinde yerleştiği, FERNEY, Cenevre’ye 5 ve Paris’e 500 km uzakta idi. Yaşadığı taş yapı 14 odalı şato benzeri bir köy eviydi. Arpa, buğday eker, birinci sınıf yulaf yetiştirirdi. Çiftlikte tarlalar, meyve bahçeleri, üzüm bağları, yüzlerce at, öküz, inek, koyun sürüsü ve 400 arı kovanı vardı. Bu tarımsal faaliyetlerde çalışan 30’dan fazla işçisi vardı. Bunlarla da yetinmeyip gece gündüz çalışarak, saatçilik atölyeleri kurup, kendisine başvuran hemen herkese iş bulmuştur. Böylece çalışanlarının sayısı 800’ü geçmiş, üretilen mamuller için yeni pazarları dahi kendisi bulmuştur. Çalışanları için 100’den fazla ev yaptırmış, yönetimi hicvedince 18 ay hapis yatmıştır.

Bütün bu bilgiler ışığında aydın, başta ülkesinin sorunları olmak üzere tüm sosyal sorunlara meydan okuyan, bunlarla mücadele etmek için, sürekli eleştirip başkalarını suçlamak yerine yaptığı mikro çalışmalarla bir insanın, bin insanın yaşamını ışıtan, onlara umut aşılayan bir kandil olmalıdır. Ülkesinde yaşayan insanların yaşadıkları sıkıntıları yaşamış, duyumsamış ve hissedebilmiş olmalıdır.

Aydın, kavramının “Aydınlanma” ile yakından ilişkisi vardır. Onbeşinci yüzyılın ortalarındaki “Rönesans” hareketi, onaltıncı yüzyılın ortalarındaki “Reformasyon” hareketi ve on yedinci yüzyılın ortalarından itibaren belirginleşen “Kartezyen felsefe”, on sekizinci yüzyıla hâkim olan “Aydınlanma Dönemi”nin temellerini oluşturmaktadır (Çiğdem, 2009: 19). Bu yüzyılı ayırt edici ve bütün farklılıkları ve çeşitliliği birlikte “akıl” kavramıdır. Cassirer (1951)’e göre, aklın gücü bizi ampirik dünyayı aşmaktan ziyade, bu dünya içerisinde kendimizi evde hissetmeye muktedir kılmasından ibarettir. Aydınlanma, “bilgiye” ve “akla” dayalı bir hareket olarak, kendisini yeni bir tür “bilgide” temellendirmiştir. Bu bilgi, ilke olarak tüm insanlığın kullanımına açık, elde edilmesi ve dolaşımı kolay, o ölçüde de karşı konulması, yadsınması zor bir olgudur. Çünkü kendisi şüphe uyandırmayacak bir netliğe ve kesinliğe sahip ve içeriğinde insanlığı tarihin daha önceki dönemlerinde rastlanan tahakküm biçimlerinden kurtarmaya muktedir “işlevsel” ögeler barındıran bir bilgidir bu.

Aydınlanma (enlightenment), onekizinci yüzyılda gerçekleşmiş ve hem Amerika hem de Avrupa’nın her tarafında etkili olan, İngiliz Devrimi’yle başlatılıp, Fransız Devrimiyle sona eren felsefi bir hareket’tir. Aydınlanma döneminde, eleştirel aklın öncülüğünde felsefede olduğu gibi toplumsal yaşamın çeşitli bölümlerinde, edebiyatta ve sosyal bilimlerde bir tür sekülarizasyon yaşanmaya başlanmıştı. Aydınlanma dönemiyle ortaya çıkan en önemli gelişme, dünyanın bütün insanlığa ait olduğu ve varolan nimetlerden herkesin faydalanması gerektiği görüşü olmuştur.

İşte “sosyal politika” bu düşüncelerden filizlenerek, toplumu oluşturan bireylerin refah içerisinde huzurlu yaşamalarına yönelik düzenlemeleri hedefleyen anlayışı oluşturmuştur. Sosyal adalet ve insan haklarını temel alan bu anlayış, modern devletin de temel felsefesini oluşturmaktadır. Sosyal politikayı dar anlamıyla, çıkarları uyuşmayan sınıflar arasında tırmanan çatışmaları önleyerek toplumsal uyumu garanti altına almak” biçiminde tanımlamak olanaklıdır (Şenkal, 2005: 26). Sosyal politika, bireylerin gereksinimlerini karşılayarak bir toplumu eğitim yoluyla modernite yolculuğunda dönüştürebilecek bir kıvraklık potansiyeline sahip önemli bir enstrümandır. Çünkü modern olmak rasyonalize olmaktır; modern insan kendi kaderini belirleyen özne durumunda olan insandır.

Yüzyıllar boyunca insan topluluklarının dünyadaki en önemli sorunu, sağ kalabilmek olmuştur. Neredeyse 20. yüzyıl sonuna kadar, devletin varlığını korumasının yolu savaşlardan geçiyordu. Ancak günümüzde devletler, sadece dış tehditlerle karşı karşıya değil, sınıflar arası çatışma ve çekişmelerle de tehdit altında kalmışlardır. Örneğin 18. yüzyılda Avrupa devletlerinde şiddetli sınıf çatışmaları, ülkelerin varlığını tehdit eder duruma ulaşmıştır. Bu içinden çıkılmaz durum devletleri, yaşanmakta olan sosyal sorunlara müdahale etmeye mecbur kılmıştır. Buradan başlayarak devletin, sosyal sorunlara müdahale alanının zaman içerisinde genişlemesi, sosyal politikanın da gelişmesine yol açmıştır (Şenkal, 2005: 26).   

Adam Smith, kapitalizmin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için sosyal politikaların uygulamaya sokulması gerektiğini belirterek eklemişti: “hiçbir topluluk, bireylerinin büyük çoğunluğu yoksulluk ve sefalet içindeyken bir ilerlemede bulunamaz ya da mutlu olamaz”. Bu önemli anlayış ve Aydınlanma, Avrupa’da yoksullar için yeni bir anlayışın ortaya çıkmasına çarpan etkisi yapmıştır.

Şenkal (2005: 321)’a göre refah devleti, örgütlü emeğin sahip olduğu gücün her alanda kullanıldığı ve yönetimin piyasa güçlerinin rolünü en az üç yönde değiştirme çabası içinde olan devlettir. Bu üç yönün birincisi, bireylere ve ailelere minimum gelir garanti etmek. İkincisi, bireysel ya da ailesel krizler gibi olumsuz sosyal olasılıkların kapsamını sınırlamak veya daraltmaktır (hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi). Üçüncü olarak da, statü ve sınıf ayrımında bulunmaksızın tüm vatandaşlara sosyal hizmetleri belirli ve en iyi standartta sunmaktır.

Toplumsal değişmeler ve gelişmeler toplumlarda meydana gelen sosyal ve ekonomik olaylar bireyleri stres altında bırakabilmekte ve çeşitli sorunlarla yüz yüze getirmektedir. Ülkemizde de son 30 yıldır oldukça hızlı bir toplumsal yapı değişimi yaşanmaktadır. Bu hızlı değişim süreci bireyleri stres altında bırakabilmekte, değişik birçok sosyal sorun gündeme gelmektedir. İnsanların günlük yaşamlarında karşılaştıkları sorunların çoğu bireylerin sahip olduğu kendi güçleriyle ve yakın çevre, arkadaş desteğiyle çözülebilmektedir. Ancak bazen güçsüz bireylerin karşısına, sahip oldukları olanaklarla çözemedikleri öylesine büyük engeller çıkabilmektedir ki bunlar ancak profesyonel bir yardımla çözülebilecek türdendir. İşte sosyal hizmet bu noktada, dezavantajlı ve ihtiyaç sahibi bireylere, mesleki yöntemlerini kullanarak sosyal refah kurumları aracılığıyla yardımlar sunan, bir disiplin ve meslek olarak ileri çıkmaktadır.

Sosyal hizmet açısından kişi ve ailelerin sorununun çözümü, sistematik ve çok kapsamlı bir bakışı, farklı düzeylerde müdahaleleri gerektirmektedir. Genelci sosyal çalışma uygulaması, bu alanda 1960’lardan sonra geliştirilen çağdaş yaklaşımlardan en önemlisi olarak; ekolojik sistem kuramını temel alan bir perspektifle, müracaatçı gruplarına yönelik mikro, mezzo ve makro düzeyde müdahalelerle sorunlarının çözümlenebileceği ilkesine dayanmaktadır. Sosyal hizmet mesleği açısından, diğer önemli unsur olan ‘ailelerin ve çocukların gereksinimleri’ konusu, mesleki uygulamaların temel bir müdahale alanı ve ailenin, toplumun iyilik halinin kilit noktasını oluşturmaktadır.

Günümüzde ülkemiz gibi azgelişmiş ülkelerin genelinde sosyal politika, toplumun belirli kesimleri arasındaki yapısal uyumun olumsuz etkisini bertaraf etmek için tasarlanan bir dizi sınırlı tedbirlerle ihmal edilmiştir. Bu süreçte sosyal politika, geçici uygulamalar olarak görülerek, devletin yurttaşlarına yaptığı maddi-manevi bir yatırımdan ziyade devlet gideri olarak düşünülmüştür. Sonuçta sosyal politika önemli ölçüde ihmal edilerek, devletin desteğine gereksinim duyan incinebilir nüfusu oluşturan milyonlarca birey, sosyal sorunların kucağında çaresiz çırpınışlarla yaşam mücadelesi vermektedir. Oysa sosyal politikanın temel hedefi gerçek anlamda, çaresizliği, sosyal çatışmaları azaltmak ve sosyal gerginliklerin büyük politik problemler haline gelmeden önlenmesine çalışmaktır.

Sosyal hizmet disiplini ve organizasyonlarına gereken değer ve önemin verilmesi, valilikler ve SHÇEK organizasyonuna insan kaynağı bakımından gerekli takviyelerin yapılması durumunda, sosyal sorunların çözümü bakımından çarpan etkisi yaratılacak ve sosyal dokuyu iyileştirmeye dönük müdahalelere geç de olsa başlanmış olacaktır. Çünkü sosyal doku onarımına başlanmadan, mikro ölçekte iyileştirmeler sağlayamadan, ülkemizin makro problemlerinin çözümüne ulaşmak olanaksızdır.

Yine Mardin (2006)’le tamamlayalım, “Türkiye için kısa vadede iyimser değilim ama uzun vadede ümitliyim. Çünkü toplumda devamlı problemler var ve bunlar, çorap söküğü gibi devam edecek. Türkiye’nin sosyolojik özelliği bu. Türkiye’nin kendine has problemleri, sekülarizm, laisizim, devlet, merkez-çevre gibi unsurlardır.”

Kaynakça

Cassirer, Ernest (1951). The Philosophy of Enlightenment,Princeton University Pres.

Çiğdem, Ahmet (2009). Aydınlanma Düşüncesi. İletişim Yayınları, 6. Baskı.

Kaya, İbrahim. (2006). Sosyal Teori ve Geç modernlikler. Türk Deneyimi. İmge Kitabevi.

Mardin, Şerif (2008). Din ve İdeoloji. Bütün Eserleri II, İletişim Yayınları 18. Baskı.

Marshall, Gordon (1999). Sosyoloji Sözlüğü. Çevirenler: Osman Akınhay, Derya Kömürcü. Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.

Şenkal, A. (2005). Küreselleşme Sürecinde: Sosyal Politika, Alfa Basım Yayım Dağıtım, Ağustos, 2005.

Şerif Mardin Okumaları (2006). Editör: Taşkın Takış, DoğuBatı Yayınları.

 

One Response to “Sosyal Hizmet Sosyal Sorunları Çözmeye Soyunmuş Bir Meslektir ve Aydın Sosyal Çevreye Faydası Dokunan Bir Kişi Olmalıdır”

  • sell your property diyor ki:

    Oh my goodness! Impressive article dude! Thank you, However I am encountering issues
    with your RSS. I don’t understand the reason why I cannot join it. Is there anyone else having similar RSS issues? Anyone who knows the solution can you kindly respond? Thanks!!

  • Leave a Reply

    *
    Bu bir spamlara karşı koruma yazılımıdır, resimde gösterilen güvenlik kelimesi girilmelidir. Kelimeyi sesli duymak için resmi tıklayın
    Anti-spam kelimeyi duymak için tıklayın